Kılıçdaroğlu’nun dosyasından, ’17 Aralık’ta ‘Kucağa düşecek’ denen işadamı da çıktı

Sıtkı Ayan

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ailesi ve yakınlarıyla ilgili iddiasının odağındaki işadamı Sıdkı Ayan’ın adı, 17-25 Aralık sürecinde geçiyordu. Dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’ın Ayan için, “Kucağa düşecek” dediği öne sürülmüştü.

Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarına göre, Erdoğan’ın ailesi ve yakınlarının para gönderdiği Man Adası’ndaki şirketi Sıdkı Ayan kuruyor, daha sonra Kasım Öztaş’a devrediliyor. Erdoğan’ın ailesi ve yakınları bu şirkete peyder pey gönderiyor.

Ayan 2013’te İran ve Türkmen doğalgazını Türkiye üzerinden Almanya’ya taşıyacak boru hattını inşaa etmeye talip olmasıyla gündeme gelmişti. 11.5 milyar dolara mal olacak proje için devlet teşviği verilmesi gündemdeydi. Ayan daha sonra yaptığı açıklamalarda bu teşviki almadığını söylemişti.

17-25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları sürecinde Erdoğan ile oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği öne sürülen bir telefon görüşmesinde, Bilal Erdoğan olduğu belirtilen kişi Ayan’ın 10 milyon dolar önerdiğini söylüyor, buna karşılık Tayyip Erdoğan olduğu belirtilen kişi miktarı yeterli bulmayarak, “Sakın alma. Kucağımıza düşecek” diyordu.

Hükümet bu tape dahil tüm kayıtların ‘sahte’ olduğunu savunmuştu.

New York’taki ‘Sarraf davası’nın dosyasına Ayan’ın adının karıştığı gelen haberler arasındaydı.

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

YouTube Preview Image

NYT: New York’ta görülecek bir dava, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı neden rahatsız ediyor?

“Erdoğan, neler olduğunun farkındaydı”

Çeviri: Gonca Tokyol

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 27 Kasım’da New York’ta görülecek olan ‘Zarrab davasına’ yönelik eleştirilerinin temelindeki asıl kaygının, hâkim karşısına çıkacak isimlerden bir ya da birkaçının suçlamaları kabul ederek anlaşmaya gitmesi olduğu iddia edildi. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının delinmesine dair davanın, Türkiye ile ABD arasındaki ilişkileri gerginleştirdiğini kaydeden New York Times gazetesi, Erdoğan’ın sürece yönelik itirazlarının ‘vatansever’likten öte sebepler içerdiğini savundu. 

2013 yılında ortaya çıkan ses kayıtlarının Erdoğan hükümeti tarafından ‘uydurma’ olarak kabul edildiğini hatırlatan NYT, ABD’li savcıların ise New York’taki davada bu kayıtlardan alıntı yaptığını, iddianamede isimleri yer alan Zarrab, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ın Erdoğan’la bir araya gelmeyi tartıştığını ve Türkiye’nin dış ticaret verilerini artırmak için ‘başbakanın emriyle’ hareket ettiklerini söylediğini aktardı.

“Erdoğan’ın ismi geçen kişilerin bazılarıyla düzenli olarak görüştüğüne dair kanıtlar var”

“New York’ta görülecek bir dava, Türkiye Cumhurbaşkanı’nı neden rahatsız ediyor” başlıklı yazıda, 17-25 Aralık döneminde ortaya çıkan kayıtların çevirisini inceleyen Patrick Kingsley ve Benjamin Weiser, New York’taki davanın geçen ay sunulan iddianamesinde dönemin Başbakanı Erdoğan’ın isminin geçmediğini ya da kendisine referans verilmediğini belirterek, “Ancak, 2013’te, yaptırımların delinmesinin zirve yaptığı dönemde Erdoğan’ın ismi geçen kişilerin bazılarıyla düzenli olarak görüştüğüne dair kanıtlar var” ifadelerine yer verdi.

“Erdoğan, duruşmada ortaya çıkabileceklerden endişeleniyor”

Davaya dair sorulardan birinin, sanıklardan bir ya da birkaçının cezalarında indirime gidilmesi umuduyla suçu kabul ederek ABD’li yetkililerle işbirliğine gidip gitmeyeceği olduğunu kaydeden NYT yazarlarına konuşan ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric. S. Edelman da, “Erdoğan’ın bundan endişe duyduğuna eminim. Eminim ki duruşmada nelerin ortaya çıkacağına yönelik endişe duyuyor” dedi.. 2013’teki iddiaların ve dinleme kayıtlarının Türkiye’de ‘Gülen hareketinin kurgusu’ olarak kabul edildiğini ancak aynı kayıtların ABD’deki davanın bir parçası olduğunu ifade eden Kingsley ve Weiser’ın yazısından bazı bölümler şöyle:

-Mahkeme kayıtları, Erdoğan’ın sesinin belirlenen kayıtlardan herhangi birinde yer almadığını gösteriyor. Ancak 2013 sonbaharında, gizli anlaşmada yer aldığından şüphelenilen kişiler tarafından sıklıkla makamına referans verildi.

“ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının ardından Türkiye’nin ticaret açığı yükselişe geçti”

-Obama yönetimi, Haziran 2013’te, Türkiye’nin İran’a benzin için altınla ödeme yapmasına izin veren bir açığı kapadı. Davada yer alan kayıtlardaki ifadelere göre, aynı yılın sonbaharında, iddianamede ismi yer alan iki kişi, yaptırımlardan kaçınmak için alternatif bir yol bulunmasını tartıştı. Yüksek miktarda altın artık Türkiye üzerinden yönlendirilmeyeceği için tarafların üzerinde anlaştığı iddia edilen anlaşmanın Türkiye ekonomisi için sıkıntılı etkileri oldu, ülkenin ticaret açığı artmaya başladı.

“Erdoğan paniğe kapıldı”

-Dinlemelere yansıyan konuşmalara göre Erdoğan, bu gelişmenin ardından paniğe kapıldı. Yerel seçimlerin yakınlaşmasıyla birlikte Erdoğan, Türk ekonomisinin kurtarıcısı olarak şöhretinin zarar görebileceğinden korkmuş olabilir. Kayıtlara göre Erdoğan Zarrab, Çağlayan ve Aslan’la Türkiye’nin ihracat verilerinin bir önceki yılki rekor düzeylere ulaşması ihtiyacı hakkında konuştu.

Erdoğan’ın bunun yasadışı yollarla yapılmasını talep ettiği ya da beklediği yönünde bir kanıt yok. Ancak istediği sonuç, daha önce sadece şimdi ABD yaptırımları kapsamında kalan metotlarla elde edilmişti.

Zarrab: Elimizden geleni yapmalıyız, başbakana söz verdim

-19 Eylül 2013’teki bir konuşmada Zarrab, ticaret açığı konusunda Erdoğan’la kişisel olarak konuştuğunu ve Türkiye’ni ihracatını 4 milyar dolar artırmak konusunda Erdoğan’a güvence verdiğini iddia ediyor. Eski Halkbank Genel Müdürü Aslan’la konuşan Zarrab, “4 milyar dolarlık hedefe ulaşmak için elimizden geleni yapmalıyız çünkü başbakana söz verdim” diyor. Aynı gün yapılan bir başka görüşmedeyse Zarrab, bir iş arkadaşıyla yaptığı görüşmede, “2 milyar dolar bile önemli çünkü başbakanla doğrudan bir araya geleceğim” ifadelerini kullanıyor.

-Dönemin Ekonomi Bakanı Çağlayan ise, 3 Ekim 2013’te Aslan’la yaptığı konuşmada, “Türkiye’nin ihracatta en az 2 ila 4 milyar dolara ihtiyacı var. Dün akşam başbakanla İstanbul’da iki saatlik bir görüşme yaptık ve ona çok fazla baskı olduğunu söyledim” diyor.

-Türkiye’deki savcıların ulaştığı 16 Eylül 2013 tarihli bir başka konuşmaya göre ise Aslan, Erdoğan’ın kendisine “ihracatı artırmak için ne gerekiyorsa yapılmasını” söylediğini aktarıyor. Kayıtların dökümleri, Erdoğan’ın Zarrab, Aslan ya da Çağlayan’ın ihracatı nasıl artıracağını söylediğini içermiyor.

“Erdoğan, neler olduğunun farkındaydı”

-Dökümlerden anladıklarım, 27 yıldır Türkiye siyasetini takip eden biri olarak Erdoğan’ın neler yaşandığının tamamen farkında olduğunu gösteriyor” diyen İstanbul merkezli Global Source Partners analiz firmasının danışmanlarından Atilla Yeşilada, kayıtlarda yaptırımların nasıl delineceğine dair herhangi bir konunun Erdoğan’a sunulmadığını ise kabul ediyor.

-Ancak Erdoğan, ABD’nin İran’a yönelik yaptırımlarının delinmesine yönelik niyetini daha önce açık şekilde dile getirmişti. Aralık 2012’de bir basın toplantısında konuşan Erdoğan, “Bu konuyla ilgili olarak bize ‘yaptırımlara uymanız gerekir’ gibi yaklaşımlar olduğunda biz ona uymayız. Bu bizim için stratejik öneme haizdir” demişti.


Makalenin orijinal hâlini okumak için tıklayın

Kaynak : http://t24.com.tr/

Zafer Çağlayan’ın da sanık olduğu ABD’deki Reza Zarrab davasının ek iddianamesinde neler var?

İnan Ketenciler – Oğuz Bakır

17-25 Aralık operasyonlarının ardından görevinden istifa eden eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın da sanık sıfatıyla dahil edildiği ABD’deki Reza Zarrab davasının ek iddianamesi, New York Güney Bölgesi Savcılığı tarafından kamuoyuna sunuldu.

17 / 25 Aralık operasyonlarının odağındaki Azeri asıllı İranlı işadamı Reza Zarrab, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla ve Levent Balkan, Reza Zarrab’ın kardeşi Muhammed Zarrab ile 29 yaşındaki İran vatandaşı Kamelya Cemşidi ve Mellat Excange’in üst düzey yöneticisi olan 65 yaşındaki İran vatandaşı Hüseyin Necefzade de iddianamede sanık sıfatıyla yer alıyor. 9 sanığa yönelik suçlamalar 2010 yılından 2015 yılına kadar olan dönemi kapsıyor.

Sanıklar, Türkiye, İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki şirketleri aracılığıyla yaptıkları işlemlerle ABD’ye karşı dolandırıcılık, Uluslararası Acil Ekonomik Güç Yasası’nı ihlal, Bankacılık sistemine karşı dolandırıcılık ve para aklama iddialarıyla suçlanıyor.

ABD’li savcı: Zafer Çağlayan on milyonlarca dolar rüşvet aldı

Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesinin ardından Preet Bharara yerine göreve getirilen Savcı Joon H. Kim tarafından hazırlanan iddianamede “Abi” kod adıyla da anılan Zafer Çağlayan için “Nakit ve mücevherat şeklinde on milyonlarca dolar rüşvet aldı” iddiasına yer veriliyor.

Zarrab’tan Ahmedinejad’a mektup

Savcı Kim, ek iddianamede ABD’de 1,5 yıldır tutuklu bulunan Reza Zarrab’ın 2011 yılında, dönemin İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’a bir mektup yazarak şu ifadeleri kullandığını öne sürdü:

“Ekonomik cihat yılında , yüce  Allah’ın izniyle, döviz alım satımı ve nakit taşımacılığındaki 50 yıllık tecrübesiyle, Birleşik Arap Emirlikleri, Türkiye, Rusya ve Azerbaycan’daki şubeleriyle sevgili anavatanımıza hizmet etmeye hazırız.”

Savcı: Süleyman Aslan gizledi

İddianamede, 20 Aralık 2013’te tutuklandıktan sonra 17 Şubat 2014’te serbest bırakılan eski Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan’la ilgili olarak “Fesat karıştırıldığını gizlemesi karşılığında on milyonlarca dolar rüşvet aldı” ifadeleri yer aldı.

“ABD’li bakanlık yetkilileri sordu, Halkbank yetkilisi reddetti”

Savcı Kim, 28 Mart 2017’den bu yana ABD’de tutuklu bulunan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’yla ilgili olarak “10 Ekim 2014’te ABD Maliye Bakanlığı yetkilileriyle bir araya geldiği toplantıda Amerikan ambargolarını delmek adına bilerek Reza Zarrab ve kendisine bağlı şirketlerle işlem yapıp yapmadıkları sorulduğunda bu iddiaları reddetti” dedi.

Muhammed Zarrab’ın para trafiği

İddianamede, Reza Zarrab’ın kardeşi Muhammed Zarrab’a yönelik suçlamalar da yer alıyor. Buna göre, 2013’te yapılan 17/25 Aralık operasyonlarının ardından Reza  Zarrab’a ait şirketlerin havale trafiğini kardeşi Muhammed Zarrab yürütüyor.

Buna göre, Muhammed Zarrab 2015 yılında kendi döviz şirketi aracılığıyla Tahran merkezli Mahan Havayolları’na iletilmek üzere Birleşik Arap Emirlikleri’nden milyonlarca dolar ve Euro havale aldı.

Duruşma 25 Eylül’de 

Öte yandan, Reza Zarrab’la birlikte New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde yargılanan Mehmet Hakan Atilla dün yeniden hakim karşısına çıktı.

Duruşmada, Atilla’nın suçsuz olduğu gerekçesiyle hakkındaki davanın düşürülme talebi ve dosyasının Zarrab davasından ayrılma isteği görüşüldü. Atilla’nın avukatı Cathy Fleming, müvekkilinin suçsuz olduğunu öne sürerek hakkında hazırlanan iddianamede yer alan suçlamaları kabul etmediğini söyledi. Savcılık ise Atilla ile ilgili iddianamede yer alan suçlamaların işlendiğinin açık olduğunu savundu.

Savcılık, İranlı ve Türk yetkililerin Zarrab tarafından kurulan suç ağının parçası olduklarını iddia etti. Yetkililerin aldıkları rüşvet karşılığında mevkilerini kullanarak suç ağının işlerini kolaylaştırıp koruduğu öne sürüldü.

Hâkim: Davanın seyri değişti

Dün açıklanan ek iddianameyle adı Zarrab davasına sanık olarak eklenen eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve diğer yeni isimlerle ilgili suçlamalar duruşmada da gündemine geldi. Hâkim Richard Berman davanın seyrinin eklenen yeni iddianameyle değiştiğini belirtti. Berman, ek iddianamede Halkbank’ın kurumsal olarak adının öne çıktığını söyledi. Hâkim, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla’nın aleyhine kara para aklamak, bankacılık sahtekarlığı, ABD’nin İran’a uyguladığı ambargoları delmek gibi çok kuvvetli iddialar olduğunu ifade etti.

Kaynak : http://t24.com.tr/

AKP-“FETÖ” Ortaklığı Darbe İddianamesinde

AKP‘nin “FETÖ” ile mücadelede 17-25 Aralık miladı çöktü…15 Temmuz darbe girişimi davasının çatı iddianamesinde savcı, FETÖ’nün mücadele edilmesi gereken bir örgüt olduğu kararının 2004’teki MGK’de alındığını yazdı…

Cumhuriyet gazetesinden Alican Uludağ’ın haberine göre, 15 Temmuz darbe girişimine ilişkin hazırlanan çatı iddianamenin satır aralarında yer alan çarpıcı bir bilgi, AKP iktidarının bir dönem ittifak yaptığı Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadelede 17 Aralık 2013 tarihini “milat” alarak “sorumluluktan kurtulma” çabasını boşa çıkardı.

2004 MGK kararı Darbe iddianamesinde

İddianamede, “Milli Güvenlik Kurulu, 25 Ağustos 2004 günü yaptığı toplantıda, ‘Fetullah Gülen grubunun faaliyetlerine karşı alınması gerekli tedbirler’ başlığı altında, Nurculuk ve Fetullah Gülen grubuna ait kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi için 15 ayrı karar almıştır” şeklinde düşülen kayıt, iktidarın “Biz FETÖ’nün terör örgütü olduğunu bilmiyorduk” tezini çürüttü. Dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın 2013’te yaptığı “2004’teki MGK kararı hükümet tarafından yok hükmünde kabul edilmiştir” açıklaması da FETÖ ile mücadele edilmediğinin göstergesi oldu. Savcının resmi belge olan iddianameye, 2004 MGK kararını eklemesi, iktidarın sorumluluğunu ortaya koydu.

AKP- Cemaat ortaklığı artık yok sayılamayacak

FETÖ ile mücadele konusunda sadece 17 Aralık tarihinin “milat” olarak kabul edilmesi ve iktidar ile cemaatin ortaklık yaptığı yılların yok sayılması eleştiri konusu olmuştu. Savcılıklar, FETÖ soruşturmalarını yaparken 17 Aralık 2013 tarihinden sonraki eylemleri baz alırken, cemaatin bu noktaya gelmesine neden olan 17 Aralık öncesi, yani buzdağının görünmeyen yüzüne girmemeyi tercih etti. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere iktidar temsilcileri, cemaatin terör örgütü olduğunu 17 Aralık’ta anladıklarını öne sürdüler. Savcılar da bu bakış açısına uygun davrandı. Erdoğan, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yaptığı bir açıklamada, geçmişi “… eğitim, yardım, dayanışma faaliyetleri için müsamaha gösterdik. Allah dedikleri için müsamaha gösterdik. Bir ortak yanımız var dedik” diyerek savundu.

Savcı AKP’nin 17-25 Aralık tezini çürüttü

Ancak 15 Temmuz darbe girişiminin Genelkurmay Başkanlığı’nda yaşananları anlatan iddianamede, iktidarın tüm tezlerini çökertecek iki paragraf ortaya çıktı. İktidarın siyasi sorumluluğuna işaret ettiği için görevden alınan Ankara Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen’in yazdığı iddianamede, FETÖ ile mücadelenin 25 Ağustos 2004’te başladığına dikkat çekildi. İddianamede, “Demokratik ve anayasal devletlerde mevcut sistemin nasıl değiştirilebileceği, demokrasinin ve hukukun ilkeleri çerçevesinde bellidir. FETÖ, kanunların ve hukukun boşluklarından faydalanıp bu kavramları istismar ederek egemenliği elde etme politikası izlemektedir. Nitekim örgütün bu niteliği nedeniyle Milli Güvenlik Kurulu, 25 Ağustos 2004 günü yaptığı toplantıda, “Fetullah Gülen grubunun faaliyetlerine karşı alınması gerekli tedbirler” başlığı altında, Nurculuk ve Fetullah Gülen grubuna ait kuruluşlarının faaliyetlerinin engellenmesi için 15 ayrı karar almıştır. Kararlarda, Cemaat hakkında ağır yaptırımlar gerektiren yasal düzenlemelerin yapılması ve eylem planının hazırlanması konusunda mutabakata varılmış, darbe girişiminden sonra da bu kararların bir işe yaramadığı ve örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki yapılanmasının boyutları acı bir şekilde ortaya çıkmıştır.”

İddianamede, başka bir bölümünde de 2004 tarihli MGK kararına atıf yapılırken, bu toplantıda “yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlerine karşı bir eylem planı hazırlanmasının uygun görüldüğü” ve bu konudaki tavsiye kararının hükümete bildirilmesine karar verildiğine dikkat çekildi.

Yalçın Akdoğan’ın “2004 MGK kararları yok hükmünde kabul edildi” sözleri itiraf oldu

Yani savcı, FETÖ’nün mücadele edilmesi gereken bir örgüt olduğunun kararının 2004’te alındığını resmi belge olan iddianamede yazarak kayıtlara geçirdi. Bu kayıt, iktidarın “biz bunların terör örgütü olduğunu 17 Aralık’ta anladık” savunmasını çökertirken, hukuki sorumluluğu açığa çıkardı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın 2013’te bu MGK kararının basında yer alması üzerine twitter’da yaptığı “2004’teki MGK kararı hükümet tarafından yok hükmünde kabul edilmiştir” açıklama iktidarın FETÖ’nün darbe yapacak güce ulaşmasındaki rolünün itirafı oldu.

Kaynakhttp://gazeteport.com/

FETHULLAH’IN SİYASİ AYAĞI

Mehmet Tezkan

Başbakan diyor ki; FETÖ’nün siyasi ayağı yok, olanlarla ilgili temizliği yaptık..

CHP lideri de diyor ki; 120-180 arasında byLock’çu siyasetçi var..

Var mı yok mu?

Elimizde belge bilgi yok ama siyasi ayağının da olması lazım..

FETÖ’nün..

Yargı ayağı varsa..

Polis ayağı varsa..

Asker ayağı varsa..

Bürokrat ayağı varsa..

Adli tıp ayağı varsa..

Öğretmen ayağı varsa..

Üniversite ayağı varsa..

Sağlık ayağı varsa..

İstihbarat ayağı varsa..

Esnaf ayağı varsa..

İşadamı ayağı varsa..

Siyasi ayağı da olmalı.. Mantık bunu söylüyor..

***

Savcılık da bu görüşte.. Karargâh iddianamesinde bu soruya imalı yanıt verildi..

Denildi ki; 17/25 Aralık’tan sonra Fethullahçılar iki yasa çıkarttılar..

Birincisi şuydu..

İktidar partisinin oylarıyla kabul edilen yasayla terfiler bir yıl öne çekildi…

Dört yıllık albaylarla, üç yıllık generaller bu yasaya dayanılarak YAŞ kapsamına alınıp terfi ettirildi..

Sonucu şu oldu..

O yıl general yapılan 10 albay da darbe girişimine katıldı..

***

İkincisi de şu..

Yasa 37 AKP milletvekilinin imzasıyla Meclis’e sunuldu…

28-30 yıl görev yapan albaylara emekli olurlarsa 70 bin lira fazla ikramiye hakkı tanındı..

Böylece, kenara atılan, psikolojik baskı uygulanan Fethullahçı olmayan albayların gönüllü tasfiyesi sağlandı..

Fethullahçı albayların önü açıldı..

(Küçük bir not; iddianamede bu iddiaya yer veren savcı görevden alındı, FETÖ soruşturmasından uzaklaştırıldı..)

***

Hal buysa.. Gerçek buysa..

FETÖ’nün siyasi ayağı yok diyebilir miyiz?

Hukuk bir türlü gelemiyor..

2010 yılıydı..

Gündemde yine anayasa değişikliği vardı..

Türkiye yine referanduma gidiyordu..

İktidar partisi kampanyasını ‘Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğünü getireceğiz’ sloganıyla taçlandırmıştı..

İktidar yanlısı gazetelerin manşetleri aynıydı..

Üstünlerin hukukuna son verilecek..

Hukukun üstünlüğü gelecek..

***

Nasıl olacak?

HSYK’nın yapısı değişecek.. HSYK’yı hâkimler savcılar oylarıyla kuracak.. HSYK değişince, yargı bağımsız ve tarafsız olacak.. Adalet geri gelecek.. HSYK üzerindeki vesayet kalkacak.. Askerin gücü kırılacak..

Türkiye özgürleşecek..

Üstünlerin hukukuna son verilecek..

Söylem buydu..

***

Aradan yedi yıl geçti..

Gündemde yine anayasa değişikliği var..

Türkiye yine referanduma gidiyor..

İktidar yanlısı gazeteleri aç; manşetler yine aynı..

Tam bağımsız HSYK adaleti uçuracak..

***

Nasıl alacak?

HSYK’nın ‘Y’si atılınca..

Yani Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun, ‘Yüksek’i atılınca..

HSYK, HSK olunca.. Milli ve demokratik yapıya kavuşacakmış.. İğrenç kumpaslara yön veren HSYK yeni yapısıyla asıl işlevine odaklanacakmış..

***

Yedi yıl önce ne dedilerse, bugün de aynı şeyi yazıyorlar..

Aynı manşeti atıyorlar..

Patlayan patlayana

Sandıklar patlamadan önce..

Dolar patladı..

Faiz patladı..

İşsizlik patladı..

Yoksulluk patladı..

Ve..

Enflasyon da patladı..

8.5 yılın zirvesi olmuş.. Alıştık artık..

Faiz 10 yılın zirvesi oldu, işsizlik 7 yılın zirvesine çıktı, dolar rekor kırdı..

Kaynak : Mehmet Tezkan – http://www.milliyet.com.tr/

Türkiye’nin ayağına dolaşan lobicilik maceraları

Amberin Zaman

Dün Washington’da birkaç haftadır gösterimde olan ve ABD’li eleştirmenler tarafından övgü yağmuruna tutulan Kedi belgeselini izledim. İstanbul’da  çekilen film İstanbulluların sokak kedileriyle iç içe geçen yaşamlarını anlatıyor.

Belgesel, devletin on milyonlarca dolarla akıtarak yıllardır başaramadığını 80 dakikada başarıyor.

İzleyiciye Türkiye’yi ve Türk insanını sevdiriyor. Türkiye’ye derhal gitme arzusunu uyandırıyor.

Film neden bu kadar etkili? Gerçek olduğu için. İstanbul’a özgü, sahici bir hikayeyi anlattığı için. Süslemeden püslemeden, tüm yalınlığıyla ama mizah da katarak.

Bir filmin başaramadığını Türk devletinin neden başaramadığına gelince… Ne şekilde ambalajlarsanız ambalajlayın, hangi lobi şirketine milyonlarca dolar akıtırsanız akıtın, anlattıklarınız doğru değilse, hikayeniz özünde kötüyse ve haksızsanız kimseyi kandıramazsınız.

Tutuklu gazeteci sayısıyla dünya birincisisiniz. Halkın oylarıyla seçilen onlarca belediye başkanını, milletvekilini hapislerde çürütüyorsunuz. Vatandaşlarınızı bodrumlarda yanarak can vermesine göz yumuyorsunuz. Ve bunu Birleşmiş Milletler raporlarla belgeliyor.

Ama dünyaya ‘demokrasi’ diye yutturmaya çalışıyorsunuz. Yutmuyorlar işte.

Birkaç yıl öncesine kadar yere göğe sığdırılamayan Türkiye, sürekli olarak olumsuzluklarla anılıyor.

Dün The New York Times’da yer alan bir haber yine Türkiye’nin başını ağrıtacak cinsten.

Trump’a yakınlığıyla tanınan New York’un eski belediye başkanlarından Rudy Giuliani’nin davaya bakan savcıları bypass ederek Rıza Sarraf’ın durumunu görüşmek üzere Trump yönetiminden bazı kişilerle bir araya gelmek istediği kaydediliyor.

Sarraf’ın savunma ekibine dahil edilen Giuliani’nin geçtiğimiz ay Türkiye’de cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Sarraf davasını görüştüğü de ortaya çıktı. Giuliani, Türkiye’ye gitmeden önce Adalet bakanı Jeff Sessions’ı da bilgilendirmiş.

Haberde “Erdoğan’ın davayla ilgili müzakerelerde müdahalesi derinleşiyor” ifadesi yer alıyor.

Aynı zamanda Sarraf’ın 17-25 Aralık yolsuzluk davasında sanık olarak yargılandığı ancak davanın düştüğü de hatırlatılıyor. Açıkça telaffuz edilmese de, Türkiye’nin Trump’a yakın figürler üzerinden davayı etkilemeye çalıştığı ima ediliyor.

Sarraf’la birlikte İran lehine yasadışı faaliyetler yürüttüğü iddialarıyla geçtiğimiz hafta New York’ta tutuklanan Halkbank’ın genel müdür yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın vereceği ifade de ayrı merak konusu.

Türk medyasının çoğunlukla es geçtiği Michael Flynn skandalı da dinecek gibi değil. Rusya ile ilişkileri ifşa edildikten sonra Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı koltuğundan istifa etmek zorunda kalan emekli general Flynn, geçtiğimiz ay ABD adalet bakanlığına Türk işadamı Ekim Alptekin’den 530 bin dolar aldığını bildirmişti.

ABD kanunlarına göre yabancı hükümetler adına lobi faaliyeti yürüten ABD vatandaşları, hükümete açıklamada bulunmak zorundalar.

Ödeme, Alptekin’in Hollanda’da kayıtlı Inovo BV hesabı tarafından yapılsa da Flynn, yürüttüğü çalışmaların ‘Türk hükümetinin lehine’ olarak yorumlanabileceğini teslim etti.

Oysa Alptekin, ‘lobicilik faaliyeti’ değil, Türkiye’yi de ilgilendiren milyarlarca dolar değerinde bir projenin ortağı olan İsrailli bir enerji şirketi adına ‘jeopolitik raporlar üretmesi’ için Flynn’e başvurduğunu savunmuştu.

Ne var ki Flynn’in daha ziyade Fethullah Gülen ile uğraştığı meydana çıktı. En çarpıcı ayrıntılardan birini The Wall Street Journal ortaya çıkardı.

Alptekin’in aracılığıyla 19 Eylül’de New York’ta Enerji Bakanı Berat Albayrak ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’yla bir araya gelen Flynn’in, Gülen’in ABD’den nasıl kaçırılabileceğine dair fikir yürüttüğü iddia ediliyor. Gazeteye konu hakkında bilgi veren ve görüşmenin sadece bir kısmına katıldığını belirten eski CIA direktörü James Woolsey, herhangi somut bir planın söz konusu olmadığını ancak tartışılan adımların potansiyel olarak illegal olabileceğinin altını çizdi.

Skandalın ucu İsrail’e de değdi. İsrail’in Kanal 10 televizyonunun baş muhabiri Nadav Eyal, Alptekin’in birlikte çalıştığı ancak yaptığı anlaşma gereği adını açıklamayacağını savunduğu şirkete ulaştı. Şirket, Eyal’e Alptekin ile herhangi bir bağlantısı olmadığını iddia etti.

Bize ulaşan Eyal, haberin peşini bırakmayacağını söylüyor.

Bu arada Flynn, İbrahim Kurtuluş adında bir Türk-Amerikan iş adamının düzenlediği bir etkinlikte konuşma yapmak karşılığında 10 bin dolar aldığını da Adalet bakanlığına bildirdiği ortaya çıktı. Ankara’da yerleşik serbest gazeteci Laura Pitel’e demeç veren Kurtuluş ödemenin kendisi tarafından değil etkinliğin ev sahibi, Koreli işadamı tarafından yapıldığını savundu.

The Financial Times’a da katkı da bulunan Pitel doğal olarak soruyor: “Eğer Bay Kurtuluş’un anlattıkları doğruysa nasıl oldu da Flynn yakından irdelenecek bu denli önemli bir bildirime yanlış kişinin ismini yazabildi?”

Türkiye’nin imajı mı demiştiniz?

Kaynak : Amberin Zaman – http://www.diken.com.tr/

ABD, o dosyayı açık tutuyor giden tutuklanır

Saygı Öztürk

2012/120663, kamuoyunun “17 Aralık” olarak bildiği rüşvet, yolsuzluk, karapara suçlamalarının yer aldığı, üç bakanın, çocuklarının içinde bulunduğu soruşturma dosyasının numarasıdır. Bu dosyada 53 şüpheli bulunuyordu. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara’dan dosya alındıktan sonra 2014/69582 sayıyla, sanıklar hakkında “kovuşturmaya yer olmadığı”na ilişkin karar verildi. İşte hakkında takipsizlik kararı verilenlerden biri de dosyanın 25. şüphelisi olan Halbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’ydı.
ABD’nin İran’a uyguladığı ambargonun delinmesi, rüşvet, yolsuzluk olayına adı karışanlar haklarında kovuşturmaya gerek olmadığına ilişkin karar alındı ama ABD bunu hiç tanımıyor. Verilen “Kovuşturmaya Yer Olmadığı” kararını yok sayıyor. O yüzden, dosyada ismi olanlardan ABD’ye gidecek olanlar varsa tutuklanmayı da göze alsınlar. Bankacı Atilla hakkında da takipsizlik kararı verilmişti verilmesine ama ABD’de tutuklandı.

KADIN AJAN PEŞİNDEYDİ

ABD’de birileri görevden alınınca, ayrılınca yerine gelenler sistemi değiştirmiyor. Rıza Sarraf’ı tutuklatan Savcı Bharara görevden alındı ama aynı soruşturmada adı geçen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı, ABD’ye gelince tutuklandı. Gelişmeleri yakından izleyen bir hukukçu, “17 Aralık dosyasıyla ilgili olarak savcılığın verdiği takipsizlik kararını, ABD makamları ‘yok’ sayıyor. Hazırlanan ilk fezleke ABD savcılığının elinde. Bu dosyada kim varsa, ABD’ye gelince tutuklanıyor ya da tutuklanacak. Açıkçası, ABD makamları Türk hukukçuların verdiği kararı tanımıyor” dedi.
FBI ajanı Jennifer A., 17 Aralık dosyasında adı geçen kişilerle tek tek ilgileniyor. Öyle bir sistem kurulmuş ki, 17 Aralık dosyasının şüphelilerinden ABD’ye gitmek isteyen olursa vize işlemleri hemen yapılıyor. Yani, bu kişilere vize vermemek gibi bir uygulamaları olmuyor. Yeter ki onlar ABD’ye gitmek istesin. Kapıyı sonuna kadar açıyorlar. İşte, o dosyanın şüphelilerinin attığı her adımı ajan Jennifer izliyor. Yakayı kaptıran artık kolay kolay dönemiyor. Rıza Sarraf’la başladı, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla ile devam ediyor.

RÜŞVET ALMAK VE VERMEK…

Rıza Sarraf’la, Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Atilla arasındaki konuşmalar İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından dinlenmiş. Bunlar fezlekede bulunuyordu. Bu konuşmalara ve eldeki diğer kanıtlara dayanarak aynı soruşturma dosyasında Rıza Sarraf da, Mehmet Hakan Atilla da şüpheliler arasında… Savcı Celal Kara, genel müdür yardımcısını “rüşvet almak ve vermekle” suçlamıştı. Soruşturmanın Kara’dan alınmasından sonra tüm sanıklarla ilgili kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilince, dosya işlemden kaldırılmıştı.
Bizde dosya kalkıyor ama başkaları kolay kolay kaldırmıyor. Nitekim bir dönem imzasız diye eleştirilen o dosya, ABD savcılığının elinde. O dosyada bulunan telefon konuşmalarının tapeleri (bant çözümleri) arasında Rıza Sarraf ve dönemin banka genel müdürü Süleyman Aslan arasındaki telefon konuşmalarında da, Atilla’nın adı sıkça geçiyor. Sarraf’la Atilla arasında yapılan soruşturma dosyasındaki konuşmaların tapeleri de ABD’nin elinde. Bunlar, Rıza Sarraf’ın sorgusu sırasında da gündeme getirildi.
2 Temmuz 2013 tarihinde saat 15.16’da Rıza Sarraf ile Mehmet Hakan Atilla konuşuyor. Saat 15.35’te yine konuşuyor. Bu konuşma fezlekede şöyle açıklanıyor:

TÜM KONUŞMALAR KAYITLARDA

“Bu görüşmelerde şahısların bankaya beyan edecekleri menşe şahadetnamesinde buğday ürünlerinin menşeinin Dubai olarak beyan edildiği ancak Dubai’de buğday üretiminin olmadığının Halbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla tarafından da bilindiği, bu durumun Genel Müdür Süleyman Aslan’la yapılan rüşvet anlaşmasında gerçeği yansıtmayan belgeler kullanılmasından Mehmet Hakan Atilla’nın da haberdar olduğu anlaşılmıştır. Bu görüşmeden sonra Rıza Sarraf’ın hemen Abdullah Happani’yi uyardığı ve menşe şahadetnamesindeki usulsüzlüğü gidermesini istediği tespit edilmiştir.”
9 Temmuz’da Mehmet Hakan Atilla ile Rıza Sarraf iki kez telefonda konuşuyor. İşte bu konuşmalar o dönem yetkililer tarafından şöyle değerlendiriliyor:
“Transit ticaretle ilgili Rıza Saraf’ın, genel müdür Süleyman Aslan’dan yardım aldığı, banka personelinin anlamaması için Mehmet Hakan Atilla ile görüştüğü, Atilla’nın da yapacakları ticaret için ibraz edecekleri belge içeriklerinin gerçeğe aykırı olduğunun anlaşılmaması için uyarılarda bulunduğu, bunlar içerinde transit olarak gönderildiği iddia edilen malların içeriğinin firma iştigal alanı ile örtüşmesi, tonaj uyumunun sağlanmasının yer aldığı tespit edilmiştir.”
Konuşmalar uzayıp gidiyor. Şüphelilere takipsizlik veriliyor, dosya kapatılıyor. Ama dosyayı kapatmayanlar da var.

Kaynak : Saygı Öztürk – http://www.sozcu.com.tr/

İddianame: Örgüt düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiş; FETÖ 17-25 Aralık’tan sonra 2 kez kanun çıkartmış

İddianamede AKP’li 37 vekilin yasayı TBMM’ye sunduğu belirtildi.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Genelkurmay Karargâhı’nda yaşananlara ilişkin iddianamesinde ‘FETÖ’nün 17-25 Aralık 2013’teki operasyondan sonra AKP iktidarında çıkarttığı 2 kanun yer aldı. 11 Şubat 2014’te TBMM’de benimsenen ilk yasa ile terfiler bir yıl öne çekildi. 4 yıllık albaylar ile 3 yıllık generaller de YAŞ kapsamına alındı. 14 Mart 2016’da kabul edilen 2. düzenleme ile de subaylıkta 28-30 yılını tamamlayan albaylara 30-70 bin lira fazla ikramiye verilerek gönüllü emeklilik hakkı tanındı. İddinamede “Örgüt kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir” ifadesi yer aldı.

Siyasi otoriteye yaptırdı

Sözcü gazetesinden Emin Özgönül’ün haberine göre, iddianamede “Örgüt, TSK komuta kademesini en kısa sürede ele geçirmek maksadıyla generalliğe terfi için albaylıkta bekleme süresini 4 yıla indirip, henüz sırası gelmeyen mensuplarını da terfiye dahil etmiştir” dendi ve şu görüşe yer verildi:
Generallikte rütbe bekleme süresini 4 yıldan 3 yıla indirerek de, kendisine müzahir olmayan generalleri daha kısa sürede TSK dışına çıkarmayı amaçlamıştır. Kendisine müzahir elemanların en az bulunduğu 1988 ve daha önceki yıl mezunu albayları tasfiye için de hizmet süresini 28-30 yıla indirip toplu emekliliği getiren kanuni düzenlemeleri siyasi otoriteye yaptırabilmiştir

10 general darbe girişimi gecesinde

Bu düzenlemeler sonucu 2014’teki YAŞ toplantısında 10 albay, bir yıl erken terfi edip tuğgeneral oldu. Yine aynı iddianamede 10 generalin tümünün de darbe girişiminde rol aldığı iddia ediliyor. Bu isimler arasında Özel Kuvvetler Komutanlığı’nı basan Semih Terzi ile Marmaris baskınına katılan Gökhan Şahin Sönmezateş de bulunuyor. İddianameye göre, ‘FETÖ’cülerin hazırlayıp iktidar tarafından yasalaştırıldığı belirtilen ilk yasa kanun tasarısı olarak 17-25 operasyonundan sadece 26 gün sonra, 21 Ocak 2014’te TBMM’ye sunuldu. AKP oylarıyla benimsenen bu yasa ile “Rütbe bekleme süresini tamamlamaya bir yıl kalanlar da Yüksek Askeri Şura değerlendirmesine alınırlar” hükmü getirildi.

30-70 bin lira fazla ikramiye

İddianamede dikkat çekilen diğer yasa ise 30 Aralık 2015’te AKP’li 37 milletvekili tarafından TBMM’ye sunuldu. 28-30 yıllık görevlerini tamamlayan albaylara gönüllü emekli olurlarsa, 30-70 bin lira arasında fazla ikramiye verilmesi öngörüldü. Böylelikle 31 yıl olan hizmet süresini tamamlayıp normal emekliye ayrılan bir albay 120 bin lira civarında emekli ikramiyesi alırken, gönüllü emekli olanlar 150-190 bin lira arasında ikramiye aldı. TSK’da bu durumda olan 3 bin civarında albay kapsama girdi. ‘FETÖ’ bağlantısı olmayan albayların böylece TSK’dan kendi istekleri ile ayrıldığı yorumu yapıldı.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Erdoğan yargıya seslendi: Tanıdıklarım var, itirafçı diye ortaya çıkanlar doğru konuşmuyor; dikkatli olmak lazım

“Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkilerin yeniden belirlenmesi kayıp değil, büyük kazanç”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan darbe girişimiyle ilgili devam eden soruşturmalar kapsamında itirafçı olanlar hakkında yargı üyelerine seslendi. “Şu anda içeride olanlardan çok iyi tanıdıklarım var, itirafçı namıya ortaya çıkıyorlar. Fakat ben söyleyeyim, bunlar doğru konuşmuyor. İtirafçı diye ortaya çıkarken bunlar gayet iyi aldatmacayı oynuyorlar” diye konuşan Erdoğan, “En tehlikeli olan bu. Bunların bir kısmıyla başa baş görüştüğüm oldu başbakanlığım döneminde. İtirafçı olduğunda söyledikleriyle bana o zaman söyledikleri tamamen farklı. Bu oyuna asla gelmemek lazım” dedi.

Beştepe’de konuşan Erdoğan’ın açıklamalarının tamamı şöyle:

Çoğulcu yapısı ve geniş tabanıyla ülkemizde örneğine çok az rastalanacak bir mesleki temsil gücüne ulaşan Yargıda Birlik Derneği’ne başarılar diliyorum. Adalet kavramı insanlığın tarihiyle eş bir geçmişe sahiptir. İlk insan Hz. Adem’in oğulları Habil ile Kabil arasındaki anlaşmazlığın temelinde hak ve hukuk tartışması vardır. Peygamberlerin, filozofların üzerinde en çok durdukları konuların başında adaletin geliyor olması boşuna değildir. Adaletin tesis edildiği her yerde refah ve huzur hakim olmuştur. Buna karşılık adalet anlayışının ve sistemin doğru kurulamadığı her yerde çatışmanın, dengesizliklerin kol gezdiğini görüyoruz. Dünya şu an bunun acı bedellerini ödüyor. Türkiye, yakın tarihinde yaşadığı acı olaylarla bir kez daha idrak etmiştir. Ülkemizin geçmiş 14 yıldır sorumluluğunu üstlenmiş bir yöneticisi olarak samimi bir muhasebe yapmak istiyorum. 14 yıl önce göreve geldiğimizde Türkiye’yi dört temel üzerinde kalkındıracağımızı ifade etmiştik.

Bunlar, eğitim, sağlık, adalet ve emniyet… Gerçekten de Türkiye tarihinin en büyük atılımlarıyla bu dönemde tanışmıştır. Bu uğurda gece gündüz çalıştık. Nice tuzakları boşa çıkardık. Nice engelleri aştık, nice mücadelelerden galip çıktık. Rabbime hamd ediyor, milletime bu süreçte bizlere verdiği destek için şükranlarımı sunuyorum. Ancak geriye dönük baktığımızda ülkemize, milletimize ve şahsıma kurulan bazı tuzakları, oynanan oyunları fark etmekte geç kaldığımızı görüyorum. Yargıda yaşanan sıkıntılar bunlar arasındadır. Bu sıkıntı tabii tek taraflı ve sadece bir dönemle sınırlı değildir. Meselenin bir tarafında yargıyı milletin değil, örgütün emrine sokmaya çalışanlar varken yargı üzerinden meşru siyasal kurumlar alt etmeye çalışan vesayetçi bir anlayış mevcuttu. Milli iradeyi hiçe sayan kimi çevrelerin başbakanlığımın ilk döneminde sergiledikleri tavırları unutmam mümkün değildir. 367 garabetinden kapatma davalarına öyle yöntemlerle karşımıza çıkıldı ki hukuk adına biz utandık. FETÖ denen şer örgütü, diğer kurumlarımızla birlikte özel dönem verdiği yargının içine bu dönemde sızmaya başlamıştır. Bu işin 40 yıllık bir geçmişi var, kısa sürede bu sızma hareketi yapılmadı. Biz insanları peşin hükümle kategorize etmedik. Devletine, hükümetine, demokratik ve meşru siyasi kurumlara saygı duyan veya öyle gözüken herkese kapılarımızı açık tuttuk. Hiçbir kurumumuzu peşinen teslim etmiş değiliz. Bu örgütün zihin dünyası ve organizasyon yapısı her türlü iyi niyeti istismara müsait olduğu için güç temerküzüne girdiklerini gördük. Türkiye’nin darbecilerle, cuntacılarla, vesayet odaklarıyla mücadelesi adına yargıya verdiğimiz desteği bu örgüt, kendi militanlara yol açmak için kullanmıştır.

“Takke düştü, kel göründü”

“Şayet bir davada tek bir masum dahi mağdur ediliyorsa orada adaletten söz edilemeyeceği açıktır. Birtakım tutuklamalarla bir takım davaların gidişatıyla ilgili şahsımın o dönemde verdiği beyanatlar ortadadır. Her ne kadar vicdanen rahat değilsek de yargının bağımsızlığına halel getirmemek için meseleye daha etkin, daha keskin bir şekilde müdahale edemedik. O dönemde yargının içinde kritik görevlerde bulunanların bu işleri rayından çıkardığı daha sonra ortaya çıkarılmıştır. Vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere emir ve talimat veremez. Genelge gönderemez, tavsiyede bulunamaz. FETÖ mensubu hakim ve savcılar görevlerini bu kriterlere uygun olarak mı yapıyorlardı. Kamuoyu oluşturmaya yönelik haberlerden başlayarak hakimlerin kararlarına kadar her yerde örgütün çıkarları ve talimatları esas alınmıyor muydu. Bu ülkeyi yargısını bir terör örgütüne teslim etmiş hakim ve savcılara terk edemezdik. Hani eskiler “Takke düştü, kel göründü” derler ya, 17-25 Aralık’ta da tam olarak böyle olmuştur. Meşru hükümeti devirerek yönetime el koymaya çalışmanın adı darbedir, 17-25 Aralık da bir darbe girişimidir. Hükümet ve siyasi kadrolar olarak gösterdiğimiz o sağlam duruş, milletimizin de verdiği destek sayesinde bu darbe girişimini boşa çıkardık.

“Gelecek yakındır, gelecek bunu çok net ortaya koyacaktır”

Örgüt, 17-25 Aralık’ta başaramadığını TSK’daki yandaşları vasıtasıyla gerçekleştirmeye çalışmıştır. O gece milletimizin fedakarlığı sayesinde başarıya ulaşamamıştır. Daha sonra Gezi olayları, 6-8 ekim olayları gibi pek çok kargaşanın içerisinde aynı örgütün büyümesinde parmağı olduğunu gördük. Bu Pensilvanya’daki zat utanmadan “Tüm bunlar bir senaryodur” diyor. Biz neyin senaryo olduğunu görüyoruz. Evvel Allah gelecek yakındır, gelecek bunu çok açık ve net ortaya koyacaktır. Çünkü ben ilahi adaletin tecellisinden zerre kadar şüphe etmiyorum. Bu adalet tecelli edecek.

“Size “Yargıda Birlik Derneği” olarak Batı’da birileri pas vermeyebilir, görüşmek istemeyebilir. Hiç umursamayın, ağır olacak ama atalarımızın bu ifadesini kullanmam lazım. “İt ürür kervan yürür” İstedikleri kadar ön kesmeye çalışsınlar. HSYK’yı tamamen ele geçirerek yargıyı teslim almak isteyen örgüte karşı Yargıda Birlik Derneği kurulmuştur. İyi ki de kurdunuz, aksi taktirde meydan bunlara kalıyordu. Eğer meydanı boş bırakırsanız işte birileri gelir o meydanı doldurur. Anayasaya, kanuna uygun bir şekilde görevlerini yerine getirmek isteyen hakim ve savcılarımız, iradesini FETÖ’ye teslim etmeye çalışan bu mankurtlara karşı tarihe geçecek bir direniş başlatmıştır. Hayırlı olsun.

“En tehlikeli olan bu…”

“Ülkemize yönelik saldırılar ne kadar alçakça olursa olsun bizim buna verdiğimiz mücadele hep hukuk devleti sınırları içerisinde olmuştur. Şu anda içeride olanlardan çok iyi tanıdıklarım var, itirafçı namıya ortaya çıkıyorlar. Fakat ben söyleyeyim, bunlar doğru konuşmuyor. İtirafçı diye ortaya çıkarken bunlar gayet iyi aldatmacayı oynuyorlar. En tehlikeli olan bu. Bunların bir kısmıyla başa baş görüştüğüm oldu başbakanlığım döneminde. İtirafçı olduğunda söyledikleriyle bana o zaman söyledikleri tamamen farklı. Bu oyuna asla gelmemek lazım.

“Bizim hiç kimseden çekinmemize gerek yok. Çünkü adalet terazisi sizin ellerinizdedir. Adalet terazisini ellerinde tutanlar, yer yüzündeki gücü ellerinde tutanlardır. Tüm halkımızın beklentisi de bu teraziden çıkacak neticelerdir. 15 Temmuz sonrasında FETÖ mensuplarının tasfiyesi iş yükleyi fevkalede artan hakim ve savcılarımız gece gündüz çalışarak adalet sisteminin işlemesini sağlamıştır, ayrıca kutluyorum. 15 Temmuz sonrasında yargı ve emniyette gördüğümüz üzere FETÖ’cülerin tasfiyesi işleri zorlaştırmak bir yana, kolaylaştırmış ve sürdürülebilir olmasını mümkün kılmıştır.  Emniyette FETÖ’den dolayı ortaya çıkan bir mağduriyet hiç görmedim, duymadım. Reina saldırganının 17 günde bunları yakalamış olmalarını Türk polisinin ne denli ufku olduğunu, güçlü olduğunu göstermesi açısından da çok önemsiyorum.

“PKK terör örgütüyle bunlar ortak çalışıyorlar. Müşterek çalışıyorlar. Bugün bizim emniyet teşkilatımızın içinde bunlar var mı, var. TSK içerisinde var mı, var. Bunlar terör örgütlerinin işini ciddi manada kolaylaştırıyor ama her geçen gün eriyorlar. Daha da eriyecekler veya terk edecekler.

“Kayıp değil, kazançtır”

“Meclis’te ilk tur görüşmeleri tamamlanan anayasa değişikliği, yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkileri yeniden düzenliyor. Her ne kadar kağıt üzerinde farklı erkler olarak gözükse de her ikisinin de aynı güçte toplanması gerekiyor. Geçmişte siyasi sistemin tıkandığı dönemlere baktığımızda bu iki güç arasındaki uyumsuzluğun öne çıktığını gösteriyor. Yasama, yürütme ve yargı erkleri arasındaki ilişkilerin demokratik bir anlayışla yeniden belirlenmesi kayıp değil, büyük bir kazançtır.

“Gücünü halktan alan bir cumhurbaşkanının vesayetin değil, milli iradenin temsilcisi olması kadar tabi bir şey yoktur. Gücünü halktan alan daha üst bir siyasi otorite oluştururken anayasanın başbakanlığı esas alan yapısı değiştirilmemiştir. İki başlı bir yapı ortaya çıkmıştır. Şahsımın mevcut hükümetle uyumlu çalışıyor olması, ortada bir sorun olmadığı anlamına gelmiyor. Daha önceki cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ile de bizim ilişkilerimizin gayet iyi çalışıyor olması bir şeyi değiştirmiyor. Mesafe kat edilmesi gereken yollar var çünkü.

“Devletin işlerliğinde bir patinaj var”

“Devletin işlerliğinde bir patinaj var. Bunu görerek ortadan kaldırmak için adım atan MHP’ye teşekkür ediyorum, her şeyi Türkiye için düşünmek zorundayız. Başbakanlık ile Cumhurbaşkanlığının gücünü birleştiren yeni yönetim modelinin hayırlı uğurlu olmasını diliyorum. Anayasa değişikliğiyle HSYK’nın yapısıyla ilgili de reform yapılıyor. 2011”de getirilen seçim sisteminin hakim ve savcıları mutlu etmediğini bizzat sizler ifade ettiniz. Bunun için seçim sistemi kaldırılıyor, şimdi Meclis’te ikinci tur görüşmeleri başlayacak değişiklikle 4’ü cumhurbaşkanı, 7’si meclis tarafından seçilecek, ikisi de bakan ve müsteşardan oluşan 13 kişilik bir yapıya dönüştürülmesi hedefleniyor. Önümüzdeki dönemde de çoğulcu ve geniş tabana oturan yapısı mutlaka korunacaktır.

“Yargının FETÖ ya da başka bir örgüt tarafından rehin alınmasına asla izin vermeyeceğiz. Yargıda Birlik Derneği’nin önümüzdeki dönemde de yargının işleyişini takip edecek, gerektiğinde eleştirecek şekilde çalışmalarını sürdüreceğine ben inanıyorum.”

Kaynak : http://t24.com.tr/

Eski AKP milletvekili: Ergenekon ve Balyoz’u birileri yapıyor, işimize geldiği için biz izliyorduk

151518447

“Devlet içinde devleti biz kurmadık”

2002-2014 arasında AKP’den 3 dönem Kütahya milletvekili seçilen TBMM KİT Komisyonu eski Başkanı Hasan Fehmi Kinay “Ergenekon, Balyoz operasyonlarını biz yönetmedik. O zaman bazı arkadaşlarımız darbecilerin tasfiye edildiğini düşünüyor ve buna seviniyordu. Ama gerçekte bu operasyonların AKP ile bir ilgisi yoktu. Birileri yapıyor, biz de işimize geldiği için sessizce izliyorduk” dedi. 

Sözcü’den Veli Toprak‘ın haberine göre, MedyaKutahya.com’da ‘Devlet aklı tamam da ille de siyasi akıl…’ başlıklı bir yazı kaleme alan Kinay’in açıklamaları şöyle:

Şimdilerde geçmişin darbeci generalleri fırsatı ganimete çevirme derdindeler. Şunu bilelim ki Ergenekon, Balyoz operasyonlarını biz yönetmedik. O zaman bazı arkadaşlarımız darbecilerin tasfiye edildiğini düşünüyor ve buna seviniyordu. Ama gerçekte bu operasyonların AKP’yle bir ilgisi yoktu. Birileri yapıyor, biz de işimize geldiği için sessizce izliyorduk. Sonuçta bu operasyonların arkasında paralel yapının olduğu ortaya çıktı. Aynı hataya yine düşebiliriz. Şimdi siyasi akıl yine dışlanıyor. Yine süreci başkaları yönetiyor ve sonrasında kimin yerine kimin geçeceğini bilmiyoruz..

O meydanı valiler mi doldurdu?

15 Temmuz gecesi ve sonrası meydanlara koşan bizlerdik. AKP teşkilatları olmasa o meydanları valiler doldurabilir miydi? Milletvekilleri, belediye başkanları, il başkanları olmasa halka olup biteni kim anlatacaktı? Ben, AKP içinde hâlâ FETÖ’cü olduğunu sanmıyorum. 17-25 Aralık sonrası devlet içinde yuvalanmış FETÖ’cülerin olduğu kesin.

Devlet içinde devleti biz kurmadık

İki konuda uyarıda bulunmak zorundayım. Birincisi şu: Devlet içindeki paralelcilerin tasfiyesi bürokratlar kadar siyasilerin de sorunudur. Devlet içinde devleti de biz kurmadık. Orduya değil partimiz AKP’ye kumpas kuruldu. Bir taraftan 27 Nisan bildirisiyle, 367 garabetiyle, parti kapatma davalarıyla sıkıştırdılar, diğer taraftan bunu yapanları tasfiye ederek paralel yapıyı kurdular. Sonra da MİT Müsteşarı, 17/25 Aralık operasyonları ve 15 Temmuz darbe girişimiyle üzerimize çullandılar.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Sayfa1 → 212