AK Parti’nin ‘Yeni Türkiye’si kapitalizm öncesi devlet projesidir

Tarık Ziya Ekinci

Atatürk ve arkadaşlarının 1923’te kurdukları Kemalist rejim 16 Nisan 2017’de kabul edilen anayasa değişikliği ile ustaca tasfiye edildi. Yerine Sayın Erdoğan’ın riyasetinde ve Sünni İslam ekseninde yeni bir rejim kuruluyor. Bu bir yorum değil, Sayın Erdoğan’ın tasfiye amaçlı bir KHK münasebetiyle “Türk devletindeki tasfiyeler sayesinde ‘sıfır kilometre’ bir devlet” kuracaklarını açıklamasıyla resmiyet kazanan bir gerçekliktir.

Kemalist Devlet, Kurtuluş Savaşı’nın bitimini izleyen ortamda devrimci bir yöntemle kuruldu. Yeni Rejim ise evrimci bir yöntemle kuruluyor. Yeni Türkiye’nin kuruluşunda tedrici geçiş yolunun seçilmesinin nedeni Kemalist rejim yandaşlarının tepkisini asgari düzeyde tutmak ve yeni rejimin sorunsuz biçimde kurulup yaygınlaşmasını sağlamak olduğu açıktır. Yeni Türkiyemimarlarının diğer bir becerisi de Kemalist rejimin sözel dayanaklarını anayasada koruyarak onu işlevsizleştirmeyi başarmış olmalarıdır.

Yeni Türkiye devleti, yasama, yürütme ve yargı erklerini Cumhurbaşkanı’nın uhdesinde toplamak suretiyle eski devlet yapısını kökten değiştiren bir ‘tek adam’ rejimidir. Dayanağı kapitalizm öncesi ideolojidir. Kemalizm’in savunucuları anayasada değiştirilmesi yasaklanan ilk üç maddenin korunmuş olmasını eski rejimin devam ettiğini sanmakta ve teselli bulmaktadırlar. Oysa Yeni Türkiye’yi karakterize eden erkler birliğine dayalı ‘tek adam’ rejiminin kurulmasından sonra anayasanın 2. Maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” hükmü işlevini yitirmiştir. Yeni Türkiye Devleti artık demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti değil, tek adamın yönettiği bir organdır. Sünni İslam ideolojisini esas alan Yeni Türkiye devletinin laik kalmaya devam edeceği olasılığı da söz konusu değil. Nitekim devletin eğitim sistemi, Sayın Erdoğan’ın sıkça yinelediği üzere, “dinine ve kinine bağlı” bir gençlik yetiştirmek amacıyla yeniden örgütlenmektedir. Böylece Kemalizm’in amaçladığı seküler toplum düşüncesi de bir düş olacak.

Cumhuriyet döneminde devleti yöneten sınıfların konumu

Türkiye Cumhuriyeti Devleti asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu. Bu, sınıf tabanı olmayan üstten bir kuruluştu. Batı’daki burjuva devlet yapılanması örnek alınmıştı. Bürokratik iktidar var olmayan burjuva sınıfının görevlerini üstlenmişti. Devlet bir yandan burjuva demokratik devrimleri yapıyor, diğer yandan Osmanlı devlet düzeninden kalma kapitalizm öncesi kurumları ve çağın dışında kalan değerleri tasfiye ediyordu.  Burjuvazisi olmayan bir burjuva devleti kurmak isteniyordu. Yeni devlet kurucu önderin ismine izafeten Kemalist rejim, kısaca Kemalizmolarak adlandırıldı. Yeni rejimin teorisyenleri zamanla devletin desteğiyle milli bir burjuvazinin yetişeceğini ve bürokrasinin n kurduğu devletin sınıfsal bir temele oturacağını varsayıyorlardı. Batı’daki burjuva devrimlerinin tam tersi bir yol izleniyordu. Oysa Batı’da burjuvazi aristokrasiye karşı halk yığınlarıyla birlikte devrim yapmış ve sınıf iktidarını halkın desteğiyle kurmuştu.

Toplumun katılmadığı tepeden kurulan bir rejimi sürdürmenin tek yolu vardır: zor kullanmak. Kemalist rejim de kaçınılmaz olarak baskı ile sürdürülmüş ve çizgi dışı sapmalar ordu müdahalesiyle düzeltilmiştir. Gerçekten Türkiye’de devlet desteğiyle giderek güçlenen bir burjuva sınıfı oluştu.  Ama hiçbir zaman devlete egemen bir sınıf olamadı ve Batı burjuvazisi gibi iktidara damgasını vuramadı.  Asker-sivil bürokratik iktidar bloğuna bağımlı bir sınıf olarak varlığını sürdürdü. Bugünkü büyük burjuvazi (TÜSİAD) bile sınıf iktidarını kurmak ve devlete yön vermek gibi bir işlevinin olduğunu kabul etmek istemiyor. Çünkü büyük ihaleleri yöneten bürokratik devlettir. Dünkü cılız burjuvazi, kuruluş aşamasındaki devletin kimi ihtiyaçları için ithalat ve ihracat yapmakla yetiniyordu.  Bugün de büyük holdingleri yöneten montajcı sanayi burjuvazisi, yabancı ortaklarıyla birlikte, ordunun silah ve mühimmat ihtiyacı, tank ve gemi inşası, elektronik cihazlar, İHA’lar ve Hava kuvvetlerine ait uçakların sağlanması vb. için sıkça açılan büyük kazançlı devlet ihalelerinin peşindedir. Türkiye burjuvazisi dışa açılamadı. Batı burjuvazisiyle rekabet edecek güçte değil. Sermaye sınıfının kazancı büyük ölçüde iç sömürüye dayanıyor. Bu nedenle devlete egemen güçlerle ihtilafa düşmekten özenle kaçınmaktadır. Örneğin, anayasa da yapılan köklü rejim değişikliği karşısında tepkisiz kalmıştır. Bu, açıkça bir sınıfsal körlüktür. Burjuvazinin sınıf çıkarlarıyla örtüşmesine karşın, Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barışın sağlanması, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve gerçek bir hukuk devletinin kurulması için mücadele etmekte çekingen davranması da sınıfsal varlığının inkârıdır. Keza sınıf çıkarlarına ters düşmesine karşın OHAL rejiminin süreklilik kazanmasına ilgisiz kalması kabul edilemez bir zaaftır.

Görüldüğü gibi Türkiye burjuvazisi büyük holdinglere ve görece güçlü bir sanayi sektörüne sahip olmasına karşın, yapısal nedenlerle, Batı burjuvazisiyle eşdeğer nitelikte bir sınıf devleti kurmayı başaramamıştır.

Sonuç olarak Kemalist Cumhuriyetin bir burjuva devleti olduğunu söylemek gerçekçi değildir. Keza Türkiye’nin bir burjuva devleti olduğu varsayımı ile yapılan siyasal ve sosyolojik çözümlemeler de yol gösterici olmaktan uzaktır. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar bir yana, burjuvazinin yeni Türkiye modeline bigâne kalması bile, tek başına, bu gerçeği kanıtlamaya yeterlidir.

AK Parti’nin kurmakta olduğu Yeni Türkiye’nin ideolojisi ve sınıfsal dayanakları

AK Partinin Yeni Türkiye projesi uzun bir sürecin ürünüdür. Projeyi başlatan Sayın Erbakan’dır. Yeni Türkiye, Milli Nizam Partisi’nin kurulduğu 1960’lı yıllardan başlayarak devam ede gelen bir siyasetin günümüzdeki ürünüdür. Yeni Türkiye düşüncesinin hayata geçmesi için asker-sivil bürokrasinin baskısından kurtulmak, özellikle silahlı kanadı pasifize etmek gerekli bir zorunluluktu. Parti kapatmaları, tutuklamalar, vakıf, tarikat ve benzeri dinsel amaçlı kuruluşların tasfiye edilmesi, yayın organlarının kapatılması hareketin iktidar amaçlarına set çekiyordu. Yeni Türkiye hareketinin öncü kadroları uzun yıllar CHP+ Ordu=Devlet denklemi karşısında çaresizdi. Hem CHP’yi alt etmek, hem de orduyu kışlasına kapatmak aşılması gereken ağır sorulardı.  AK Parti, iktidara geldiği 2002 tarihinden başlayarak etkin ve tutarlı bir mücadele başlattı. İlk beş yıl boyunca demokratik hak ve özgürlükleri genişletme ve hukuk devletini güçlendirme yönündeki politikalar sayesinde içte ve dışta büyük itibar kazandı. Ordunun radikal unsurlarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz davalarında kamuoyundan destek gördü. Önemli tasfiyeler yapıldı. Daha sonra yenilgiyle sonuçlanan 15 Temmuz Fetocu hain ve caniyane kalkışma hareketini yapanların tutuklanarak tasfiye edilmeleriyle de Ordu önce Kemalist unsurlardan, sonra da Yeni Türkiye projesinin karşıtlarından tamamen arındı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri bakanlığına, Kuvvet Komutanlıkları da Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Böylece silahlı kuvvetler AK Parti iktidarına bağlı bir kuruluş haline geldi. Miadını dolduran Ordu+CHP=Devlet denklemi yerine AK Parti+Ordu=Devlet denklemi kuruldu. Yüksek yargı, vesayet rejiminin denetiminden çıkarıldı. Anayasa Mahkeme’sinin (AYM) parti kapatma tehditleri son buldu. Yeni Devlet denkleminde AYM de AK Partinin yörüngesine girdi. Milletvekillerinin tutuklu olarak yargılanamayacağına ilişkin içtihadını unuttu. 12 HDP milletvekillinin makabline şamil bir anayasa değişikliği ile yargılanıp tutuklanmaları karşısında sessiz ve ilgisiz kaldı. Eski kararını uygulayabilmek için adeta talimat bekleyen bir konuma girdi. En azından toplumdaki algı bu yöndedir ve bu algı devam ediyor.

Bugün artık asker-sivil bürokrasi siyasetin dışına çıkmış. Sosyolojik tabanı olmayan Kemalizm de gücünü kaybetmiştir. Yandaşlarının tabulaştırma çabalarına rağmen Kemalist ideolojiye dayalı bir siyasetin umut vaat etmesi olanaklı görünmüyor. Artık siyasal yaşama yön verme ve iktidarı oluşturma gücü halk yığınlarına geçmiştir. Halka rağmen, halk için siyaset yapma dönemi kapanmıştır.

Siyasi partilerin gücünü sağlayan dayandıkları sosyal sınıflardır. Başarılarını sağlayan da yığınları harekete geçirecek güçlü ve uyumlu ideolojidir. Diğer bir deyimle siyasi partilerin başarısı toplumda kurdukları ideolojik ve kültürel hegemonya ile mümkündür.  Bugünkü siyasal ortamda bu olanaklara sahip tek parti AK Partidir.

AK Parti, Kapitalizm öncesi değerler sistemini modern çağın teknolojisiyle uzlaştırmayı amaçlayan bir politika izlemektedir. Temel ideolojisi dindir. Sünni İslam’ı referans almaktadır. Kapitalizm öncesi kurumların canlandırılmaya çalışması AK Parti’nin Parti-Devleti projesiyle de uyumludur. Yeni anayasa buna elverişlidir. Toplumun büyük çoğunluğu AK Partinin inanç temelli ideolojisine ve geliştirdiği kapitalizm öncesi değerler sistemini desteklemektedir. Diğer bir deyimle AK Parti, toplumda, halkın genel eğilimine uygun ideolojik ve kültürel bir hegemonya kurmayı başarmıştır. Eğitim sistemini bu doğrultuda yeniden düzenlenmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Birlik Vakfı, vb. kuruluşlarla yaptığı sözleşmeler uyarınca bunların ürettikleri ve üretecekleri kapitalizm öncesi projeler doğrultusunda bir eğitim politikası izleyecektir. Sayın Erdoğan 19. Milli Eğitim Şurasında “bizim bazı sıkıntılarımız var hala… Bu sıkıntıyı Anadolu’dan başlayarak bir hayat tarzı sunarak yeneceğiz” derken, anılan kuruluşların ürettikleri düşünceler temelinde Yeni Türkiye Devletinin kültürel eksikliklerini gidermeyi ve Ak Parti’nin toplumdaki kültürel hegemonyasını pekiştirmeyi amaçladığı açıktır.

Sayın Erdoğan kapitalizm öncesi değerler sistemini canlandırırken uzun erimli ve rakipsiz bir iktidar kurduğunun bilincindedir. Yeni Türkiye için öngörülen ‘tek adam’ yönetimi kapitalizm öncesi değerler sistemiyle uyumludur. İslamiyet’in gelişme sürecindeki Müslüman devletlerin tümünde olduğu gibi, Osmanlı devleti de tarihi boyunca ‘tek adam’ tarafından yönetilmiştir. Tarihteki Müslüman Devletlerin yöneticileri tanrısal iradenin yeryüzündeki temsilcisi olarak algılanıyordu.  AK Partinin ‘tek adam’ yönetiminde ısrarcı olmasının nedeni de İslami yönetim geleneğine bağlılığın bir gereğidir. Müslüman halkımızın tercihi de bu yöndedir. Eğitimin politikasının inanç ağırlıklı olması kapitalizm öncesi değerler sistemine uygun bir hayat tarzı oluşturmakta gerekli olan bir yöntemdir.

Sayın Erdoğan’ın öncülük ettiği ‘Yeni Türkiye’ devletinin bugünkü yurt ve dünya koşullarında ne ölçüde başarılı olacağını zaman gösterecek. Ama Yeni Türkiye iktidarının uzun ömürlü ve rakipsiz bir iktidar olacağını söylemek bir kehanet değildir.

Türkiye siyasetinde AK Parti seçeneksiz midir?

Bugünkü Türkiye’de Ak Parti, halk yığınlarına nüfuz eden, toplumda kültürel ve ideolojik bir hegemonya kurabilen tek partidir. Burjuvazi, açıklanan tarihsel ve sosyolojik nedenlerle sınıf iktidarını kuramamıştır.  Ama İşçi sınıfı ve müttefikleri kurulan sisteme karşı toplumun tarih dışı maceralara sürüklenmesini önleyecek siyasal ve sosyal bir güç olarak varlığını koruyor. Ne var ki bu gerçeği zamanında algılayan Sayın Erdoğan kullandığı hukuk dışı yöntemlerle, en azından, bu gücü sembolize eden (HDP) hareketi hizaya getirmiş ve şimdilik pasifize etmeyi başarmış görünüyor.

Türkiye’de işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidar alternatifi siyasal bir güç olduğu iddiası pek çok kimse için istihfafla karşılanan hayal ürünü bir düşünce olarak algılanabilir.  Ama 7 Haziran 2015 tarihli seçimlerden sonra gelişen olaylar ve Sayın Erdoğan başta olmak üzere iktidarın izlediği saldırgan politikalar kronolojik olarak gözden geçirildiğinde bu tezin hafife alınamayacak kadar gerçekçi olduğu kolayca anlaşılır. İşçi sınıfı siyasal partileri, sendikalar ve emek örgütleri başta olmak üzere, demokratik Kürt özgürlük hareketi,  Aleviler ve dışlanan diğer farklı toplumsal grupların ortak bir siyasi hareketi oluşturulduğu takdirde Türkiye’nin tarih dışı maceralara sürüklenmesini önlemek mümkündür.

Demokrasi mücadelesi bağlamında ele alınması gerek bu sorun bir sonraki yazının konusu olacak.


Nakleden Koray Düzgören, Artı gerçek Gazetesi, 05. 08. 2017

Kaynak : http://t24.com.tr/

O zarflar kimlerin eline geçti?

Saygı Öztürk

Halk oylamasının yapıldığı saatte, AKP Temsilcisi eski Milletvekili Recep Özel, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığı’na el yazısıyla yazdığı dilekçeyi verdi. Dilekçesinde “16 Nisan 2017 tarihinde yapılmakta olan halk oylamasında bazı sandıklarda oy pusulalarının veya oy zarflarının İlçe Seçim Kurulu ve Sandık Kurulu mührü ile mühürlenmediğini yoğun bir biçimde tespit etmiş bulunmaktayız” iddiasında bulundu. Recep Özel, zarflarda mühür bulunmadığını nereden biliyordu? İşte, işin “püf” noktası ve araştırılması gereken de bu…
Recep Özel, dilekçe verdi vermesine ama zarflarda ilçe seçim kurulunun mührünün bulunmaması halinde, sandık kurulları oy verme işlemini başlatamaz. Oylamanın başlatılmadığına ilişkin hiçbir şikayet ve tespit yok. Konuyu biraz açalım:

SEÇİM İÇİN KOŞUL: ÖNCE İKİ MÜHÜR

YSK tarafından bastırılan ve YSK mührü taşıyan zarflar, oy pusulaları ile birlikte ilçe seçim kurullarına seçmen sayısı dikkate alınıp gönderilir. İlçe seçim kurulu, kendilerine gelen zarfları, ilçe seçim kurulu mührü ile mühürler. Oy kullanılan yerlerin sandık kurullarına bunlar ulaştırılır.
Sandık kurulları ise oylama başlamadan önce, gelen paketi açar, zarfların YSK ve ilçe seçim kurulu mührü taşıyıp taşımadığına bakar. İki mührü gördükten sonra aynı zarf üzerine kendi mührünü basar. Yani zarf üzerinde üç mühür bulunur. Seçimde kullanılacak oy pusulasının da arkasına mühür basılır. Yasaya göre uyulması, yapılması gereken de bu… Sandık kurulları, bu süreci işletti, oy verme süreci Türkiye’nin her tarafında başlatıldı. YSK’daki AKP Temsilcisi Recep Özel, ilçe seçim kurulu mührünün, bulunmadığını öne sürüp, mühürsüz zarfların da geçerli sayılmasını istedi. CHP Üyesi Mehmet Hadimi Yakupoğlu’nun itirazını dikkate alan bile olmadı.

MÜHÜRSÜZLER SİSTEME NASIL GİRDİ?

Sandık kurulu, ilçe seçim kurulunun mührünün basılmamasını ve bununla ilgili şikayetlerin gelmesi kabul edilebilir. Ama ilçe seçim kurulu mührü görülmeden, siyasi parti temsilcisinin de bulunduğu sandık kurulunun zaten oylamayı başlatmaması gerekirdi. Oylamayı başlattıklarına göre zarfın üstünde YSK ve ilçe seçim kurulu mührü var demektir. Peki, seçim yapılacak yere, yasa gereği seçmen sayısından fazla zarf ve oy pusulası gönderilmesi gerekirken, bunların eksik gönderilmesine ne demeli? CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger de bunu YSK yetkililerine bir türlü anlatamadı.Mühürsüz zarfların, oy pusulalarının YSK’nın sisteminden başka ellere geçtiği şüphesi doğdu. Eğer, YSK eliyle bunlar ulaştırılmış olsa, YSK ve ilçe seçim kurulu mührünü taşımış olması gerekirdi. Belki birkaç yerde mühürsüz olabilir ama bu kadar yaygın olduğuna göre bu işin altında başka şeyler aranır, seçmene saygı gereği aranmalı da…

KUŞKULAR BOŞUNA DEĞİL

Anayasa’nın 79. maddesi, oylamanın düzeni ve dürüstlüğünü sağlama görevini YSK’ya vermiş. YSK’dan beklenen “Mühürsüz oy pusulalarını, YSK mührünü taşımayan zarfları saydırdık, tutanak düzenledik. İşte sonuç” demesiydi. Kaç ilçe seçim kurulu, kaç sandık kurulunun ihmali görüldüğü, mühürsüz pusula ve zarflardaki tercihin hep “evet” ya da “hayır” yönünde mi ağırlıklı olduğu, bunun organize bir şey olup olmadığının ortaya çıkarılması gerekirdi. Bunların hiçbirini yapmadan olayın üstünü kapattı. Eski DYP’li hukukçu bakan Yaşar Topçu, YSK’nın, “mühürsüzleri kabul ettim” demekle kurtulamayacağını, seçimin dürüst bir biçimde yapıldığını kanıtlamak zorunda olduğunu anlattı. Oy pusulalarının dışarıdan gelip gelmediğini kanıtlamanın vatandaşın değil YSK’nın görevi olduğunu hatırlattı. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek’in verdiği 8 Nisan 2010 tarihinde yasalaşan Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair 5980 Sayılı Kanun’un 19. Maddesi’ni okuyalım:
“Üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan zarflar geçersiz sayılır. Bu zarflar paketlenir, paketin üzeri mühürlenerek zarf sayısı yazılır. Bu zarflar saklanır ve kesinlikle açılmaz. Bütün işlemler ayrıca tutanak defterine geçirilerek, sandık kurulu başkan ve üyeleri tarafından mühürlenir.”
Yukarıdaki hükümleri uygulamak için hukukçu olmaya da gerek yok. Siz kanunları en iyi bilmesi gereken 10 hukukçu, yasa hükmünün hiçbir hükmünü niçin yerine getirmediniz? Yok yok, bu işin altında başka şeyler yattığına ilişkin kamuoyunda oluşan kuşkuları gidermek de, zarfların birilerinin eline geçip geçmediğini ortaya koymak da sizin göreviniz.

Kaynak : Saygı Öztürk – http://www.sozcu.com.tr/

Dümbeleği “çala çala” yoruldu bileklerim…

Yılmaz Özdil

Ergenekon sahte çıktı.
Balyoz sahte çıktı.
Casusluk sahte çıktı.
Arınç’a suikast sahte çıktı.

*

Üniversite soruları çalındı.
KPSS soruları çalındı.

*

Başörtülü bacıma saldırdılar, yalan çıktı, camide içki içtiler, yalan çıktı.

*

Asrın liderimizin diploması senelerdir tartışılıyor, henüz diploma gösterilemedi.

*

Akp’nin seçim şarkısı “dombıra” araklama çıktı. Söz ve müziği kendisine ait olan Arslanbek Sultanbekov “şarkımı çaldılar, üstüne üstlük anonim diyerek, beni hırsız durumuna düşürdüler” dedi.

*

Akp’nin seçim reklamı, Sony’nin Playstation reklamından aşırma çıktı.

*

Akp milletvekillerinin, kanun çıkarılırken TBMM’de sahte oy kullandıkları ortaya çıktı.

*

Akp milletvekilinin “Yeliz” isimli sahte sosyal medya hesabıyla TBMM’den yayın yaptığı ortaya çıktı.

*

Akp teşkilatlarının sahte evrakla sahte üye kaydettikleri ortaya çıktı.

*

Saray, kaçak.

*

Yerli otomobil, Cadillac’tan çalıntı çıktı.

*

Akp’li belediyenin sporcusu, atletizm tarihimizde bir ilki başardı, olimpiyatta altın madalya kazandı, dopingli çıktı.

*

Akp tarafından “kamu yararına çalışan dernek” statüsü verilen, “izinsiz yardım toplama izni” verilen, üstüne, TBMM Üstün Hizmet Ödülü verilen Keriz Feneri’nde, bağışları çaldılar. Nasıl çaldıkları konusunda bilgi almak için Keriz Feneri’ne telefon ettim, telesekreterde hangi şarkı çalıyordu biliyor musunuz… Hem vallahi hem billahi, dümbeleği “çala çala” yoruldu bileklerim çalıyordu!

*

TBMM lokantasındaki yemekleri çaldılar, resmi makam araçlarıyla götürdüler, Meclis’in aşçı ve garsonlarını sahte evraklarla özel restoranda çalıştırdılar. TBMM’nin çay ocaklarından elde edilen çay paralarını çaldılar, aralarında kırıştılar. TBMM’nin temizlik malzemesi alımında sahte evrakla hırsızlık yaptılar. TBMM’nin bulaşık malzemesi alımında sahte evrakla sahte ihale verdiler. TBMM’nin güvenliğini sağlamak için satın alınan kameraların ihalesinde hırsızlık yaptılar. TBMM bilgi işlem dairesinin cihaz alımında hırsızlık yaptılar. TBMM’deki Vakıfbank şubesi soyuldu, kapıya anahtar uydurarak içeri girdiler, 150 adet para çekme kartını çaldılar. TBMM kafeteryasındaki LÖSEV bağış kutusu çalındı. TBMM basın bürosundan dizüstü bilgisayar çalındı. TBMM halkla ilişkiler binasından Kuran’ı Kerim çalındı. TBMM tuvaletinde unutulan çantadan, para çalındı. TBMM’deki diğer hırsızlık vakalarında, cüzdan, cep telefonu, fotoğraf makinesi, gözlük, hatta çeyrek altın çalındı.

*

TBMM’nin sağlık faturalarında hırsızlık yapıldığı ortaya çıktı, hastanede beş gün yatıp, 266 gün yattım diye fatura getiren oldu, sahte ilaç reçetesi getiren oldu, sahte evraklarla haftada beş gün tahlil yaptırdığını, iki ayda bir gözlük değiştirdiğini, 32 dişine implant çaktırdığını iddia eden milletvekillerimiz var.

*

TBMM’ye bağlı saray ve kasırlar soyuldu, gümüş şamdanların, zillerin, masa örtülerinin, abajurların, halıların, tabloların çalındığı ortaya çıktı.

*

Bu TBMM’de hırsızlık komisyonu kuruldu, bakanlarımızın 17/25’te hırsızlık yapmadıkları kararı çıktı.

*

En son…
Referandumda oylar çalındı.

*

Mühürsüz oyların geçerli sayılması için YSK’ya başvuran Akp temsilcisinin, TBMM’deyken sahte oy kullanma rezaletine karıştığı ortaya çıktı.

Kaynak : Yılmaz Özdil – http://www.sozcu.com.tr/

Bunları öğrenince sizin de kaygınız artacak

Saygı Öztürk

Hakaretlere uğradılar, “terörist” ilan edildiler, her gün ekranlarda aşağılandılar, silah çekildi, kürsüleri yıkıldı, ancak onlar anayasanın ince hesaplarını sabırla ortaya koydular. Halk hareketinin isimsiz binlerce kahramanı da bu mücadelede yerini aldı. Hile olmazsa seçimi de mutlaka kazanacaklarına inanıyorlardı. Şimdi, seçim hilelerinin sonucu belirlediği konuşuluyor.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK), AKP’li üyenin başvurusu üzerine, mühürsüz oy pusulalarını “geçerli” kabul etti. Oysa, aynı seçim kurulu yurtdışında kullanılan mühürsüz oy pusulalarını geçersiz saydı. Aynı seçim içinde YSK’nın iki ayrı uygulamasına tanık olduk. Şu anlaşılıyor ki, yasaları uygulamayan ya da kararlarını yasaların üstünde gören bir YSK ile karşı karşıyayız.

ÖNCE YASALARA BAKALIM

2 Mayıs 1961 tarihinde 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi. Kanunun 98. maddesi oy pusulasının konulacağı zarfla ilgiliydi. Mühürden söz edilmeyen bu madde 2010 yılına kadar yürürlükte kaldı.
Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP Genel Başkanlığı ve başbakanlığı döneminde, Seçim İşlerinden Sorumlu AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek ve arkadaşları tarafından TBMM Başkanlığı’na sunulan 15 Mart 2010 tarihli yasa önerisi, kabul edildi, 10 Nisan 2010 tarihli Resmi Gazete’de kanun yayımlanıp yürürlüğe girdi. Yasanın 19. maddesiyle oy pusulasının konulduğu zarfta sandık kurulu mührünün basılı olması koşulu getirildi. Maddeye, “mühürsüz zarflar saklanır ve kesinlikle açılmaz” hükmü eklendi.
1961 tarihli yasasının 101. maddesi oy pusulasıyla ilgiliydi ama pusulaya mühür vurulmasından söz edilmiyordu. 1977 yılında yasanın 77. maddesi yeniden düzenlendi, “oy pusulasının üzerine mühür vurulur” hükmü eklendi Ancak bunun oy pusulasının önü mü, arkası mı olduğu belirtilmedi.

DEĞİŞİKLİK ÖNERİSİ ERDOĞAN’DAN

10 Nisan 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan yasanın 21. maddesinin başlığı: “Geçerli olmayan oy pusulaları” yapıldı. Bu maddenin üçüncü bendinde “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan” ifadesi eklendi. Yani, mührün pusulanın arkasına vurulması yasada öngörüldü.
– Seçim Yasası, YSK’ya sadece seçim sürelerini kısıtlama yani takvim belirleme yetkisi veriyor. Yasada yer alan emredici hükümleri değiştirme yetkisi tanımıyor. Oysa, şimdi yasanın açık hükmüne rağmen YSK, mühürsüz pusulaları, ya da ön yüzüne mühür basılmış oy pusulasının da geçerli saydı.
YSK’nın, daha sandık başkanı yaptıklarına bile oy pusulası eğitimi vermediği ya da yetersiz verdiği, her başkanın kafasına göre işlem yaptığı anlaşılıyor. Hele 1,5 milyondan fazla oyun iptal edilmesi de, oy kullanacakların yeterli içimde bilgilendirilmediğinin kanıtıdır.

SEÇİMLERİ BUNLAR YAPTI

Kendilerini yasanın üzerinde görüp, mühürsüz zarf ve oy pusulasının geçerli olmasına ilişkin karar veren YSK’nın biraz geçmişine gidildiğinde, ülkemizde seçim güvenliğinin hiç bulunmadığı da ortaya çıkar. AKP, Yüksek Seçim Kurulu’nu yıllarca Fethullahçı bir yapıya teslim etmişti. Hükümet-Fethullah ilişkileri bozulduğunda YSK’da da önemli değişiklikler oldu. Başkan Sadi Güven’in eski üyelerle ilgili aktardığı bilgilere bakalım:
– 24 Ocak 2013 tarihinde göreve başlayan Yüksek Seçim Kurulu üyelerinden İbrahim Zengin, Ali Kaya, Ünal Demirci, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Genel Kurulu’nun 24 Ağustos 2016 tarihli ve kararı ile meslekten çıkarıldı.
– 24 Ocak 2013 ile 23 Temmuz 2016 tarihleri arasında üye olarak görev yapan İbrahim Zengin, Ali Kaya, Ünal Demirci, FETÖ soruşturması kapsamında tutuklandı.
– 2002 yılından sonra YSK üyeliğine seçilenlerden Selahattin Atalay, Halim Aşaner, İbrahim Zengin, Ali Kaya, Ünal Demirci tutuklandı.
Sadi Güven, “Kurul üyelerimizden seçim sonuçlarına hile karıştırdığı gerekçesiyle tutuklanan veya ihraç edilen bulunmamaktadır” diyor. Tabii ki son yıllardaki bütün seçimlerin kazanının belli olduğuna göre, birlikte aynı menzile gidildiği belirtildiğine göre “Hile yaptıkları için tutuklandıklarını” zaten kimse söyleyemez.
Yalnız onlar mı tutuklu? Seçim Kurulu Başkanlığı yapan 500’e yakın hakimin ya tutuklu ya da ihraç edildiği ülkede seçimlerin güvenli yapıldığına kimi inandırabilirsiniz? Mevcut üyelerin seçimleri sırasında karşılarına hiç rakip çıkmamasına ne dersiniz? Eşini belediyeye “sınavsız” olarak aldıran Seçim Kurulu Başkanı var mı yok mu bir zahmet Sadi Bey ona da baksın…

Kaynak : Saygı Öztürk – http://www.sozcu.com.tr/

Dün, sarayda çok konuşulan o rüya!..

Ahmet Takan

Ortaya çıkan sonuç “evet” de olsa milletin gerçek hükmünü iyi görmek/okumak lazım. İster iki renkli Türkiye haritasına bakın… İster tüm rakamlara… Hepsi aynı mesajı veriyor:

R. Erdoğan ve AKP iktidarının sonu geldi!..

Bir süre daha devam edecek; sandık sonuçlarına itirazlar, YSK’ya eleştiriler… Bunlar, bizim seçim sonu klasiklerimizdendir. Olağanı da budur. Muhalefet sandık başında gerçekleştiremediği organizasyonu, eksikliklerini bir şekilde örtmeye çalışacaktır. AKP’nin sandık oyunlarını ilk defa geçen Pazar mı gördük?.. Tezgahları ezber yaptırdılar bize. Adamlar, seçim hilelerini Türkiye klasiği haline getirdiler. Testi kırılmadan kimsenin aklına bir şey gelmiyor.. Sonra feryat figan!..

YSK, güven ve itibarını 16 Nisan’da mı sıfırladı?.. Gerçekçi olmak lazım. Geriye doğru giderek kaç sandık sürecini bir çırpıda sayabilirim size YSK’nın sandık oyunlarına iktidar lehine göz yumduğu…

Bana sorarsanız, tarihi 16 Nisan referandumda millet çok hayati ve akılları çatlatan mesajlar verdi. “Evet” ve “hayır” sonuçlarının genelde bu kadar birbirine çok yakın olması birlik ve beraberlik mesajıdır aslında. En az bunun kadar önemli olan da, dinamitlenmek istenen, tahribata maruz kalan devlet mekanizmasına da rahat nefes alma imkanı verilmiştir. Baas tipi bir rejimi hayal edenlere esaslı bir şamar atmıştır Türk milleti. Bu anayasa değişikliğinin ardından devleti istedikleri gibi talan edeceklerini sananlara sert bir “müsaade etmeyeceğiz”, “karşınızda çelik gibi bir  duvar var” denmiştir. Diktatörlük hevesleri kursaklarda bırakılmıştır. R. Erdoğan ve avanesine bugüne kadar sürdürdükleri pervasızca ve fütursuz tavırlarına karşı esaslı bir “dur” ihtarı verilmiştir. Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere büyükşehirlerde AKP’ye indirilen ağır darbeler, şımarık iktidara karşı büyük bir  başkaldırının habercisidir. Türk aydınlarının, tarih boyunca hep yenilikçi, modernist olan Türkçülük hareketinin, dipteki milliyetçi hareketin 2’nci Kurtuluş Savaşının düğmesine basmasıdır. Türkiye üzerinde hayaller kuran dış güçler ile yerli iş birlikçilerine bir kez daha “Çanakkale geçilmez” hatırlatmasıdır.

Büyük Türk milletinin o eşsiz sağ duyusu bir kez daha tecelli etti. Sorarım size; hangi hassas terazi veya cetvel ayarlayabilirdi bu 51’e 49 gibi akıllara durgunluk veren ince ayarı?.. 16 Nisan sabahı derin millet gidişata el koydu!.. Tüm siyasi aktörlere -eğer anlayabilirlerse- son bir şans ve ders daha verdi, “kendinize çeki düzen verin” diye. Kırmızı çizgilerini çok net anlattı Türk milleti;

R.Erdoğan ve AKP iktidarına, “sana verdiğimiz kredinin artık sonuna geldin” dedi.

Devlet ve onun aygıtlarını idare eden bürokratlarına, “cesur olun. İktidarın haksız uygulamalarına boyun eğmeyin. Arkanızda biz varız” diye seslendi.

Hele o muhalefete:

“Sana kaç seçimdir, Erdoğan ve iktidarının alternatifsiz olmadığının mesajını verdik, anlayamadın. Bir kez daha anlatalım dedik. Erdoğan değiş(e)mez değil. Ancaak!. Bir daha benim karşıma ‘ekmek için Ekmeleddin’ diye bir saçmalıkla gelme. Karşımıza, tüm Türkiye’nin ciddiye alacağı, kabul edeceği, huzur ve güven içinde inanıp yoluna devam edeceği isimlerle ve yapılanmayla gel” diye avaz avaz haykırdı.

Onun için; bu yüzde 49 çok ama çok değerli… Kıymetini çok iyi bilmek anlamak ve anlatmak lazım. 49’u en az onun kadar değerli olan 51’den ayrıştırmamak ve koparmamak gerek. Aradaki ince ve derin bağlantıları çok çok iyi analiz etmek lazım.

51’e 49 ince ayarı, aynı zamanda Türk milletinin 16 Nisan’da millet devlet bekası ve bir daha kaotik karanlık günleri yaşamamak için kurduğu hassas bir güvenlik barikatıdır. Bu millet, 7 Haziran seçimleri sonrasını yaşadı ve o tecrübelerden nasıl bir ders aldığını ve bir daha asla buna müsaade etmeyeceğini de gösterdi. Ve topu yine olması gereken mecraya, siyaset kurumuna bıraktı.

Kendimce çok önemsediğim, özel bir parantez açmak istiyorum. Bu referandum sonuçları; Türk milliyetçilerinin ve Ülkücülerin ülke bekası söz konusu olunca topyekûn partiler üstü bir anlayışla nasıl tutum takınacağının ve nerede duracaklarının da bir kez daha açık ispatı oldu.

***

Biliyorum… Ankara gazetecisi olarak bugün benden referandum sonuçlarının saray ve iktidar kulislerinde nasıl yankılandığına dair kulisleri bekliyorsunuz. İlk olarak şunu söyleyebilirim, Erdoğan bu ağır seçim yenilgisini daha fazla tartıştırmamak için önce parti içi ve kabinede operasyonlara girişecek. Gündem değiştirme çabalarına yoğunlaşacak. Fakat sarayda ve AKP’de canlar çok sıkkın. Bildiğiniz gibi değil. Sarayda odaların kapıları derin üzüntü ile kapatıldıktan sonra, Erdoğan’ın geçmişte anlattığı bir rüyası konuşuluyor. R. Erdoğan’ın gizli gizli millî görüş hareketinden kopma hazırlıkları yaptığı o günlerde çok yakın çevresi ile paylaştığı rüyası. Ben de bir kaç kez dinleyenlerden işitmiştim… Rivayet o ki:

“Erdoğan, rüyasında büyük bir saray yapmış ve o saraya arkadaşları ile birlikte yerleşmiş. Son tuğlayı koyarken saray bir anda yıkılmış ve arkadaşları ile birlikte altında kalmış…”

R. Erdoğan’ın bu rüyaya o zamanlarda güvendiği isimlerden yorum istediği hâlâ anlatılır. Ancak manidar olan o rüyanın dünden beri sarayda çok kafa kurcalamaya başlamış olması!..

Kaynak : Ahmet Takan – http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

Referandum sonuçları ne anlama geliyor?

Levent Gültekin

Anayasa değişikliğinin ülkeyi tek adama teslim etmek olduğunu, bağımsız yargıyı yok ettiğini, ülkeyi parti devletine dönüştürdüğünü, 80 milyonun değil, bir kişinin huzurunu teminat altına aldığını yazdık, konuştuk. Dilimiz döndüğünce, imkan buldukça anlatmaya çalıştık.

Fakat tam olarak ne olduğunu, ne getirip ne götüreceğini topluma anlatacak imkanımız olmadı.

Medya onların kontrolündeydi. Her gün 25 kanalda sabah akşam halka yalan söylediler. Yalancı bir cennet vaat ettiler.

Para onlardaydı, dağı taşı afişle donattılar. Kaymakamı, valisi, askeri, polisi, bürokratı… devletin tüm imkanlarını kullanarak ‘Evet’ kampanyası yaptılar.

Tehdit ettiler. ‘Hayır’ diyenleri ‘terörist’, ‘vatan haini’ ilan ettiler.

“Evet vermek farzdır” dediler. “Eğer ‘Hayır’ derseniz cehenneme gidersiniz” gibi ipe sapa gelmez sözler sarf ettiler.

Sınırsız maddi imkanları vardı. Devleti kullandılar, dini kullandılar.

İnsanları işsizlikle, açlıkla, ölümle, tehdit ettiler.

Evet’ çıkmazsa ekonomi bozulur, elinde kalan o son lokma da gider” diyerek, bir lokma ekmek bulduğunda sevinen insanları açlıkla korkuttular…

Ve yüzde 51 gibi kıl payı bir farkla istediklerini elde ettiler. Halkın kararı buysa bize uymaktan başka seçenek kalmıyor.

Kurulan tek adam rejiminin ülkeye bir zararı olacak. ‘Evet’ veren de ‘Hayır’ diyen de maalesef bu zararı çekecek.

YSK’nın son dakika şaibelerinden bağımsız olarak söylüyorum: Bunca tehdide bunca hakarete, bunca baskıya, bunca devlet ve medya imkanına rağmen alınan rakam yüzde 51!

Büyük çoğunluğu milliyetçi  ve muhafazakârlardan oluşan bir topluma cenneti vaat ettiler, buna rağmen ikna edebildikleri toplumun ancak yüzde 51’i.

Bu oran, dinin siyaset malzemesi yapılmasının iflasının da göstergesidir aynı zamanda.

Diğer taraftan İstanbul’u kaybettiler, Ankara’yı, İzmir’i, Adana’yı, Diyarbakır’ı, Mersin’i kaybettiler. Bunca baskıya, tehdide, yalana, medyatik bombardımana rağmen yüzde 49 direndi. ‘Hayır’ dedi.

Yüzde 51 ‘Evet’ çıkmış olması her şeyin sonu değil.

Biz demokrasi mücadelesi veriyoruz, iktidar mücadelesi değil. Akşamdan sabaha iktidarı ele geçirmek için yola çıkmadık.

‘Hayır’ çıksaydı bir şey değişmeyecek, sadece ülke için ‘bela’ olarak gördüğümüz bir durumu engellemiş olacaktık.

Gerçek bir demokrasiye ulaşmak için ‘Hayır’ dedik. Herkesin inancını, kimliğini, giyimini, yaşamını teminat altına alan, ortak aklı devrede tutan bir anayasa yapma umudumuzu korumak, bunun zeminini oluşturmak için çabaladık.

Anlaşılan o ki, bütün bunlar için biraz daha uzun soluklu bir mücadele gerekiyor.

Yüzde 55-60 ‘Hayır’ çıksaydı işler daha kolay olabilirdi.

Fakat yüzde 51 ‘Hayır’ çıksaydı ne olurdu? Biraz düşünün.

Ne yazık ki uzmanlar, büyük bir ekonomik krizin hızla yaklaştığını söylüyor. Tüm veriler, ekonominin son derece kırılgan olduğunu gösteriyor.

Fiili tek adam rejimi uygulamalarının ülkede yarattığı büyük tahribat var. Bütün bunların ağır sonuçları olacak.

‘Hayır’ çıksaydı, iktidar, bütün bunların sorumlusu olarak ‘Hayır’ diyenleri gösterecekti. Aynen 7 Haziran sonrasına benzer bir durumla karşı karşıya kalacaktık. Döviz artacak “Sorumlusu ‘Hayır’cılar” diyecekti.

İç barış daha da bozulacak ‘Evet’ çıksa böyle olmazdı” diyecekti. “İstikrarı ‘Hayır’cılar bozdu, bize engel oldular, hepsi onların yüzünden…” diyecekti.

Ama artık bir bahanesi yok. Artık anayasal olarak da ‘tek adam.’

Yani tek yetkili. Elini tutan da, “Onu öyle yapma” diyecek kimse de yok. Tek yetkili olduğu gibi, aynı zamandan tek sorumlu. En azından, en büyük sorumlu. Yetkiyle birlikte, sorumluluğu da üstüne aldı.

Ne biliyorsa yapacak, uygulayacak. ‘Hayır’ diyenler açısından dün ile yarının bir farkı yok.

Cumhurbaşkanı Erdoğan zaten tek yetkiliydi. Anayasa zaten askıya alınmıştı. Ülkeyi zaten KHK’larla yönetiyordu.

Yargıda istediğini alıp istediğini atayabiliyordu. Hükümete zaten başkanlık ediyordu.

Bunları, bundan sonra anayasal kılıfla yapacak.

Fakat yüzde 51 çok hassas bir oran. İktidarın rahatça hareket etmesini engelleyecek bir oran.

Yani hem bahaneleri ellerinden gitmiş oldu hem de kontrolsüzce hareket edecekleri kadar bir orana ulaşamadılar.

Halk “Ne istiyorsan al, dilediğini yap, her şey sonsuza dek senin, daima arkandayız…” demedi.

Halk “Eh, gerçekten çok mu istiyorsun başkan olmayı? Madem öyle… hatırını kırmayalım, görelim bakalım ne yapabiliyorsun…” demiş oldu.

Şu bir gerçek ki tüm yetkinin tek bir kişiye verildiği bir ülke uzun süre varlığını sürdüremez. Ekonomisini yürütemez. Dünyada sağlıklı ilişkiler geliştiremez.

Bütün bunların bir faturası olacak. İşte yüzde 51 ‘Evet’, o faturanın ‘Hayır’cılara kesilmesini engelledi. Ve yüzde 49 ‘Hayır’ iktidarın coşmasını engelleyecektir.

Muhalefet, yani demokratlar bu süreçten güçlenerek çıktı. Birlikte hareket etmeyi, demokratik üslubu daha iyi öğrenmiş ve çok büyük siyasi tecrübe kazanmış olarak çıktı.

Birbirimizle konuşmayı, birbirimizin dilinden anlamayı, birbirimizin hassasiyetlerine saygılı olmayı öğrendik.

Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Atatürkçü, sağcı, solcu ülkücü, başı açık, başı kapalı… Her kesimden insan el ele verdik, bir mücadele yürüttük.

Dostluğun tadını aldık. Kaynaşmanın, yardımlaşmanın ne demek olduğunu böyle yaparak neler yapılacağını gördük…

Şimdi top iktidarda. Eğer dedikleri gibi işler yolunda gidecekse ne âlâ. Gitmeyecekse, çok değil birkaç yıl içinde halkın karşısına çıkacaklar. Sebep oldukları tahribatın faturasıyla karşılaşacaklar.

Bize düşen, ‘Hayır’ kampanyası ile başlattığımız mücadeleye devam etmek.

Kimliklerimizi, inançlarımızı, mezheplerimizi, ideolojilerimizi kalbimize gömmek ve toplumun bütün kesimleriyle diyalog kurmak, duygu birliği oluşturmak, ortak değerlerimize vurgu yapmak. Demokrasinin, özgürlüğün, ortak aklın değerini, yaşamımıza katkısını anlatmak.

Burayı herkes için yaşanabilir, saygın bir ülke yapabileceğimize insanları ikna etmek.

Yalancı cennet vaat edenlere karşı, gerçek cennetin eşitlikte, özgürlükte, demokraside olduğunu, bunu kurmak için el ele vermek gerektiğini anlatmak…

Yüzde 49 bize bu gücü sağladı. Bu umudu verdi.

Farkında mısınız, yüzde 40’la iktidar olabilen Erdoğan’ın artık yüzde 51’e ihtiyacı var. Ama önünde devasa sorunlar bulunuyor ve artık tek bir bahanesi yok.

Yüzde 60 ‘Evet’ çıksaydı “Burası da böyle bir ülkeymiş oturalım kaderimize razı olalım” deyip her şeyi boş verebilirdik. Fakat öyle değil.

Ancak tamamen kaybedince değerini anladığımız demokrasi ve özgürlük gibi değerler için mücadele zemini oluşturduk.

Daha yeni başladık.

Henüz yolun başında olmamıza rağmen çok iyi başladık.

Kaynakhttp://www.diken.com.tr/

AKP, FETÖ’yü ihale ediyor!

Özcan Yeniçeri

FETÖ’ye devleti peşkeş çekenler suçu başka yerlere ihale ediyor.

“Suçlu ayağa kalk” denilinceye kadar, hiç olmazsa susun!

Bürokrasiyi FETÖ’cü unsurlarla ağzına kadar doldurdukları yetmiyormuş gibi bir de utanıp-sıkılmadan kendilerini sütten çıkmış ak kaşık olarak pazarlıyorlar.

O günlerde ihaleleri FETÖ’ye verenler, bugünlerde rakiplerine racon kesiyor.

FETÖ’ye en fazla yardım, yataklık ve yalakalık edenler en fazla FETÖ’cü kellesi koparmaya çalışıyor.

Yaptıkları ne mertliğe, ne insanlığa ne de erkekliğe sığıyor!

Bir dönemin muhassalası!

Yalnızca en tepedekilerden FETÖ’ye övgü ve hürmet sunanlardan bir kaçı şöyledir:

Hüseyin Çelik: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış. Bunlar kargaları bile güldürür”.

Çelik’in kargaları, FETÖ tehdidinin darbe yapacak konuma gelene kadar görmemiş ve küçümsemiştir.

Bekir Bozdağ: “Fetullah Gülen bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymettir… Değerli, bilge bir insandır. Her şeyi açık. Devletin denetimi gözetimi altında açık.”

Bozdağ’a bakarsanız, Fetullah’ın her şeyi açık, devletin denetimi ve gözetimi altındadır. Eğer böyleyse bu darbenin nasıl gerçekleştiğini Bozdağ bir zahmet edip açıklamalıdır.

Recep Tayip Erdoğan: “Sırtınızı devlete dayamadan bugünlere ulaştınız, helal para ile bugünlere geldiniz! Sizler arkanıza çeteleri alarak değil mafyayı alarak değil hukuk dışı örgütlenmeleri alarak değil, arkanıza milleti alarak bugünlere ulaştınız”.

Binali Yıldırım: “O gün hoca efendiye sahip çıkmasaydınız, evlerinizi gönüllerinizi açmasaydınız bu güzellikler yaşanmayacaktı. Hizmet erlerine buradan selam gönderiyoruz.”

Binali Bey’in vardığı hükmün ise tam tersi doğrudur. O gün hoca efendiye kimse sahip çıkmasaydı 15 Temmuz darbe çirkinliği yaşanmazdı!

Erkan Tan: “Sayın Fetullah Gülen yüreğimiz buruk. Siz olmadan burada eğlenemiyoruz. Yeterince coşamıyoruz. Dönün artık. Özledik.”

Erkan Bey’in taklit, onay ve tekrar makamında bulunması dolayısıyla Fetullah Gülen için “yüreğinin buruk” olması da doğaldır.

En vurucu cümle ise Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a aittir: “On yedi üniversite kurmak için geldiler hepsini onadım. Okullar için yer istediler verdik. Uluslararası camiada davet ettiler devlet başkanlarına bunları biz refere ettik. Olimpiyat dediler her türlü desteği verdik. Ne nankörlük bu. Ne istediniz de alamadınız.”

Bir ortaklığın hazin sonu!

FETÖ de çıkıp pekâlâ ‘canım biz de mezardakileri kaldırıp sizin 2010 referandumunuzda oy kullandırdık’ diyebilir.

AKP ile FETÖ, 17-25 Aralık öncesinde “aynı menzil” yolcusuydular.

Her iki tarafta birbirleri aleyhinde tek söz söyletmezlerdi.

FETÖ ne istemişse AKP vermişti.

AKP ne istiyorsa da FETÖ yerine getiriyordu.

FETÖ işi büyütüp AKP’den devleti talep etti..

AKP ise FETÖ’nün önüne Balyoz ve Ergenekon’la TSK’yı attı.

Bununla yetin! dedi.

FETÖ işi daha da büyüttü.

Bu defa AKP, Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı’nı FETÖ’nün önüne attı.

Genelkurmay Başkanı terör örgütü mensubu olarak tutuklandı. AKP seyretti.

FETÖ işin tadını almıştı bu defa MİT Müsteşarını istedi.

Ortaklık bozuldu!

AKP’nin FETÖ’yü ihale etme girişimi!

15 Temmuz sonrasında AKP eski ortağı FETÖ’yü kime ihale edeceğini şaşırdı.

AKP’nin dışındaki herkesi FETÖ’yle ilişki içinde göstererek dikkati kendi üzerinden başka yere çekmeye çalıştılar, olmadı.

 Varlıklarını iktidara borçlu medyada ki FETÖ övücüler bir anda FETÖ sövücüsü kesildiler.

Dün öve öve FETÖ’yü yere göğe sığdıramayanlar bu defa da yere yere, yerin dibine batırmaya başladılar!

Dürüst olmadıklarını kimseyi inandıramadılar.

Güneş balçıkla sıvanamıyor!

FETÖ’yü her istediğini alan devasa bir örgüte dönüştürenler hesabı vermemek için FETÖ’yü ihale etmeye çalışıyorlar.

Bugünden sonra FETÖ’nün alıcısı olur mu?

Onu da göreceğiz!

YouTube Preview Image

Kaynak: Özcan Yeniçeri – http://www.yenicaggazetesi.com.tr/

Cumhurbaşkanı’na 15 Temmuz sorusu: Başbakan’a niye haber vermediler

Abdulkadir Selvi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, 15 Temmuz darbe girişimi gecesine ilişkin yeni iddialar ortaya attı. Kılıçdaroğlu, “MİT Müsteşarı’nın saat 16.16’da haberi olmuş. Genelkurmay Başkanı’nın 17.54’te haberi oluyor. Cumhurbaşkanı 19.30’da haberdar oluyor. Binali Yıldırım 21.30’da. Cumhurbaşkanı’na şu soruyu sormak isterim; Başbakan’a niye haber vermedin?” dedi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kahramanmaraş’a giderken yolda bir grup gazetecinin sorularını yanıtladı. Kılıçdaroğlu özetle şunları söyledi:

HÜKÜMETİN NASIL HABERİ YOK

15 Temmuz darbe girişiminin araştırılmasıyla ilgili Meclis’te kurulan komisyon, darbenin ayrıntılarının ortaya çıkmasına engel oldu. İki kritik ismi TBMM’ye getirmedi; Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı. Hükümet bunu istemedi. Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’nın ifadesi var. TSK’da kriz ve olağanüstü durumlarda haber alınır alınmaz personel kışlayı terk etmesin emri verilir. Bu emir niye verilmedi? Ömer Halisdemir’e, darbeci generali vur emrini veren Zekai Aksakallı’nın bu açıklaması bence darbe sürecinin ilk ve en önemli açıklaması.

FETÖ iddianamesini yazan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Necip Cem İşçimen neden görevden alındı? Hangi bilgilere ulaşmıştı ki iktidarı rahatsız ettiği için görevden alındı. Darbeden önce yazılan 6.6.2016 tarih ve 2016’ya 24769 sayılı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı bir iddianame var. O iddianamede FETÖ – PDY’nin darbe teşebbüsünde bulunma tehlikesinin açık ve yakın olduğu yazıyor. Darbenin olacağını söylüyor. Peki nasıl oluyor da hükümetin bunlardan haberi yok?

ADİL ÖKSÜZ KORUNUYOR MU?

Adil Öksüz’ü ilk dillendiren benim; beni suçladılar koro halinde. Ama şimdi kaçacak delik arıyorlar. Niye serbest bırakıldı Adil Öksüz? Açık bir çağrı yapıyorum, Adil Öksüz’ün elindeki GPS cihazını Türkiye’ye hangi kurum ithal etti? Zor bir soru mu? İpucu istiyorlar buyurun size söylüyorum. Adil Öksüz sıradan bir insan değil ki, bir akademisyen, entelektüel birisi. Boş bir adam değil. Herkese kelepçe vurulurken Adil Öksüz’e niye kelepçe vurulmaz? Herkesin cep telefonu alınırken Adil Öksüz’e iki cep telefonu ile konuşma imkânı verilir. Efendim bu işle ilgili soruşturma açtık diyorlar. Onu benim külahıma anlatsınlar.

Binali Bey kalkıp şu açıklamayı yapıyor. ‘FETÖ’nün siyasi ayağı yok’ diyor. 215 bin 92 ByLock kullanıcısı var. Memuru var, sendikacısı var, sanayicisi var, işvereni var, çikolatacısı var, baklavacısı var ama siyasetçisi yok. Bu bizim aklımızla alay etmektir. İddianamede MİT Müsteşarı’nın saat 16.16’da haberi olmuş. Genelkurmay Başkanı’nın 17.54’te haberi oluyor. Cumhurbaşkanı 19.30’da haberdar oluyor. Binali Yıldırım 21.30’da. Cumhurbaşkanı’na şu soruyu sormak isterim; Başbakan’a niye haber vermedin? Senin 19.30’da haberin oluyor 21.30’a kadar neden Başbakan’a haber vermedin? 2 saat boyunca Başbakan’a neden haber vermiyorsun? Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı üçlüsüne soruyorum bu defa, neden Başbakan’a haber vermediniz? Neden sadece Cumhurbaşkanı ile çalıştınız? Başbakan ülkenin sıradan bir insanı mıdır? Ben size somut bulguları iddianameden veriyorum. Makul her insanın sorması gereken bir soruyu soruyorum. Ben söylemiyorum iddianamede bunlar var. Darbe girişimini kapatmak istiyorlar. Gerçeklerin açığa çıkmasını engellemek istiyorlar.

ŞEHİT AİLELERİNE DAVET

(Şehit aileleri sizi mahkemeye verecekler) Çok memnun olurum. O ailelerin haklarını savunduğumu en azından mahkemede de anlatma imkânına sahip olurum. Eminim onların haklarını nasıl savunduğumu görürlerse bana teşekkürlerini sunacaklardır. Aileler ayrıca arzu ederlerse gelip benimle de görüşebilirler. Kapım açık. Gelirlerse ben onlara anlatırım. Böylece gerçekleri öğreneceklerdir. Şehit ailelerine bir çağrı yapıyorum, bir davette bulunuyorum.

YA AÇIKLAR YA İSTİFA EDER

Bekir Bozdağ, ‘Kılıçdaroğlu’na mail gelmiş’ diyor. Mail onun elinde niye açıklamıyor? Takip etmiyorsa bana mail geldiğini nereden biliyor o zaman? Ben gelmediğini söylüyorum. O da açıklasın beni mahcup etsin. Adalet Bakanı’na yakışmaz yalan söylemek. David Keynes’ten bir mail geldi. Partiye geldi bana değil. Bana gelen bir mail yok. Bunu aldık 19 Ekim 2016’da Başbakanlık Müsteşarlığı’na verdik. Adalet Bakanı arzu ediyorsa Başbakanlık Müsteşarı’na sorabilir. Sayın Aytun Çıray’a gelen bir mail vardı. ‘Hemen gidip İzmir’deki Cumhuriyet Savcılığı’na verin’ dedik. Sayın Aytun Çıray da verdi. Şimdi Sayın Bekir Bozdağ’dan cevap istiyorum. Bana gelen mail’i bir açıklasın, ben de öğrenmiş olayım. Yalan söylemek bu kadar kolay olmamalı. Açıklamazsa istifa etmesi lazım. Bana iftira ediyor. Bu kadar açık söylüyorum istifa etmesi lazım. Onuru ve haysiyeti varsa ya açıklar, açıklamazsa istifa eder.”

KaynakAbdulkadir Selvi – http://www.hurriyet.com.tr/

“ABD’nin sabrını, Suriye Dışişleri Bakanı’nın ‘kimyasal depo’ açıklaması taşırdı”

Murat Yetkin

“Rusya’nın yeni bir denklem kurulması için adım atması gerekiyor”

Hürriyet yazarı Murat Yetkin, İdlib’de 30’u çocuk, 86 kişinin hayatını kaybettiği ‘kimyasal saldırı’ya ABD ve Rusya’dan gelen tepkileri hatırlatarak “Kuzey rüzgârı da birkaç saat içinde Esad’a karşı esmeye başlamıştı. Sınırına gelen sabrı taşıran ne olmuştu? Bu gelişmenin, ortaya çıkan –sarin gazı işaretleri gibi- yeni verilerin yanı sıra Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in düzenlediği basın toplantısı olduğu anlaşılıyor” dedi.

“Muallim, o binanın El Nusra tarafından kimyasal silah deposu olarak kullanıldığını söyledi” diyen Yetkin, “Dediği tamamen doğru varsayılsa bile bu, içinde kimyasal silah depolanan bir binanın vurulmasının doğal sonucunun patlamayla ortaya çıkacak kimyasalın, genç-yaşlı, suçlu-suçsuz ayırt etmeden o civardaki herkesi öldürebileceği, yaralayabileceği açıktı” diye yazdı.

Murat Yetkin’in “Suriye’de sabırları taşıran ayrıntı” başlığıyla yayımlanan (7 Nisan 2017) yazısı şöyle:

Sabrın sınırına aslında 4 Nisan’da uluslararası ajanslara yağmaya başlayan cansız çocuk bedenlerinin fotoğraflarıyla gelinmişti.

Tıpkı 2015 Eylül’ünde o zamana dek Suriyeli mülteciler sorununa duyarsız kalan dünyanın Aylan bebeğin Bodrum sahiline vuran cansız bedeninin fotoğrafıyla bir uyanışı yaşaması gibi, İdlib’ten gelen çocuk fotoğrafları da dünyayı sarstı.

Ankara’nın elindeki bilgilere göre sabah saat 6.30 sularında Suriye hava kuvvetlerinin iki Su-22 jeti, Türkiye sınırına yakın İdlib şehrinin Han Şeyhun kasabasına toplam beş dalış yapmış ve bazı hedefleri bombalamıştı. Kısa süre sonra ölüm haberleri ve fotoğrafları gelmeye başladı.

Dün akşama dek öldürülenlerin sayısı, çoğu çocuk olmak üzere 86’ya yükseldi.

Öldürülenlerden üçü, Türkiye’de tedavi altındayken hayatını kaybetti.

Hükümet önceki gün, yani 5 Nisan’da ilk ölüm vakasıyla birlikte, başta Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) olmak üzere uluslararası örgütlere, otopside hazır bulunma çağrısı gönderdi.

Bu doğru bir adımdı, çünkü böylelikle fotoğraflardan ve tanıklıklardan da edinilen kimyasal silah, zehirli gaz kullanımı iddiasının kanıtlanıp kanıtlanmayacağı resmi tanıklıklarla anlaşılacaktı.

Dün, 6 Nisan’da Sağlık Bakanı Recep Akdağ, otopsinin boğulma yoluyla ölümü gösterdiğini ve bunun da “sarin” gazı nedeniyle olduğuna dair buğulara rastlandığını açıkladı.

Sarin, 1938’de Nazi Almanyasında üretilmiş bir gazdı. Birinci derece tehlikeli kimyasal silah sayılarak 1997’de bulundurulması dahi yasaklanan bu gazın adı en son yine Suriye iç savaşı sırasında duyulmuştu.

21 Ağustos 2013’te Şam’ın varoşu Ghuta mahallesine yapılan kimyasal saldırıda adı geçmiş, o saldırıda yüzlerce kişi öldürülmüştü (bilgi eksikliğinden kesin sayı hala bilinmiyor ama iddialar 280 ile 1730 arasında değişiyor).

Ama Sağlık Bakanlığı bu açıklamayı yapana dek geçen iki günde çok şey yaşanmış, gerilim tırmanmıştı.

Mesela 5 Nisan’da yapılan BM Güvenlik Konseyi toplantısında ABD temsilcisi Nikki Haley, öldürülmüş çocuk bedenlerinin fotoğraflarını göstermiş ve Rusya’yı Beşar Esad rejiminin arkasında durduğu için bu katliamdan sorumlu olmakla suçlamıştı.

Rusya ise o saate kadar çoktan “Terörle mücadelesinde Suriye hükümetinin yanında olmaya devam edeceğini” açıklamıştı.

ABD, İngiltere ve Fransa’nın hazırladığı Suriye’yi kınayan bir karar, Rusya’nın karşı çıkması nedeniyle çıkamadı; Rusya eleştirileri “objektiflikten uzak” bulmuştu.

Bunun üzerine ABD Başkanı Donald Trump, Suriye’nin sadece “kırmızıçizgileri” değil, “bütün çizgileri aştığını” söyledi.

Trump, açıkça önceki başkan Barack Obama’ya atıfta bulunuyordu.

Obama, 20 Ağustos 2012’de bir açıklama yaparak, Esad rejiminin muhaliflere kimyasal silah kullanmasını “kırmızıçizgi” olarak duyurmuş, aksi halde askeri müdahale ima etmişti; Türkiye bu açıklamayı memnuniyetle karşılamıştı.

Ancak aynı Obama, az önce söz ettiğimiz Ghuta olayları ardından, uluslararası planda artan hatırlatmalar karşısında 4 Eylül 2013’de “kırmızıçizgi” demediğini söyleyip işin içinden çıkmıştı.

ABD’nin müdahale niyeti olmadığı ortaya çıkınca, Rusya ve Çin’in BM Güvenlik Konseyindeki diplomatik korumasını da arkasına alan Esad rejimi saldırılarını artırmıştı.

2013 IŞİD’in de ortaya çıktığı yıldı. ABD sahneden çekilince İran Devrim Muhafızları ve Lübnan’dan Hizbullah militanları Suriye’ye girip hem IŞİD ve el Nusra gibi terör örgütlerine, hem de rejim karşıtı muhaliflere karşı savaşa katılmıştı.

O dönem yabancı terörist savaşçıların 910 km uzunluktaki sınırdan Suriye’ye geçip dönmesine kayıtsız kalmakla, mücahitlere askeri malzeme sağlamakla suçlanan Türkiye, bugün sayıları 3 milyonu bulan mülteci akınına uğradı. Ardından da IŞİD ve PKK kaynaklı kanlı terör eylemlerine maruz kaldı.

ABD, 2014 Eylülünde Kobani olayları sırasında PKK’nın Suriye kolu PYD ve onun askeri kanadı YPG üzerinden Suriye sahasına girdi. Onu 2015 Eylülünde Rusya ve nihayet 2016 Ağustosunda Türkiye izledi.

Trump “kırmızıçizgi” atfıyla işte bütün bu gelişmelere Obama’nın “kırmızıçizgi” sözünü yutmasının neden olduğunu anlatıyordu.

6 Nisan sabahı Konsey bir daha toplandı.

Gerçi Moskova 6 Nisan sabahında artık İdlib’te yaşananları “canavarca” bulduğunu söylüyordu, ama BM’de yine engelledi ve yine karar çıkmadı.

Bu duruma tepki gösteren sadece Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan olmadı. Mesela Almanya Başbakanı Angela Merkel de BM’nin Suriye’yi kınama kararı dahi alamamış olmasını “Utanç verici” olarak kınadı.

BM Genel Sekreteri Antonio Gutteres, Suriye sahasında etkili dört ülkeyi en azından 72 saat ateşkes sağlayarak sivillere insani yardım ulaştırılmasına imkân vermeye çağırdı; bu ülkeler ABD, Rusya, İran ve Türkiye idi.

Böylelikle Suriye sahnesinin dört asli oyuncusu da BM Genel Sekreteri tarafından zımnen sayılmış oluyordu.

Günün bu karşılıklı kınama ve çağrılarla biteceği düşünülürken akşam saatlerine doğru açıklamalar sertleşmeye başladı.

Trump, Temsilciler Meclisinde yaptığı konuşmada, Suriye’ye askeri müdahale için henüz karar vermediğini, ama bu ihtimali Pentagon ile konuştuğunu ve BM karar alamıyorsa, ABD’nin tek başına da harekete geçebileceğini söyledi.

Bu gerçekten şaşırtıcıydı. Bu yalnızca ABD’nin Suriye siyasetinde köklü değişiklik anlamına gelmekle kalmaz, aynı zamanda Batının acımasız diktatörlere sırf İslamcı değiller diye hoş bakması siyasetinin de sonu sayılabilirdi.

O sıra aynı ölçüde şaşırtıcı bir açıklama da Moskova’dan geldi.

Devlet Başkanı Vladimir Putin’in sözcüsü Dimitri Peskov, Esad’a verdikleri desteğin “kayıtsız şartsız olmadığını” söylüyordu.

Kuzey rüzgârı da birkaç saat içinde Esad’a karşı esmeye başlamıştı.

Sınırına gelen sabrı taşıran ne olmuştu?

Bu gelişmenin, ortaya çıkan –sarin gazı işaretleri gibi- yeni verilerin yanı sıra Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in düzenlediği basın toplantısı olduğu anlaşılıyor.

Muallim, Suriye ordusunun kimyasal silah kullanmadığını söylüyordu. Gerçi 2013 Ghuta saldırısında da bunu söylemişti Şam yönetimi, ama sonra yayınlanan bir BM raporunda sarin gazı yüklü savaş başlıklarının Suriye ordusunda bulunan türden karadan-karaya füzeler yoluyla Ghuta semtine atıldığı yazılmıştı.

Ama Muallim tam “özrü kabahatinden büyük” denilebilecek bir şey daha söyledi.

O binanın El Nusra tarafından kimyasal silah deposu olarak kullanıldığını söyledi.

Dediği tamamen doğru varsayılsa bile bu, içinde kimyasal silah depolanan bir binanın vurulmasının doğal sonucunun patlamayla ortaya çıkacak kimyasalın, genç-yaşlı, suçlu-suçsuz ayırt etmeden o civardaki herkesi öldürebileceği, yaralayabileceği açıktı.

Meskûn mahalde kimyasal silah bulunabilecek bir binanın patlatılmasının etraftaki sivilleri öldüreceği belliydi. Suriye dışişleri bakanı adeta “şecaatini arz ederken sirkatini” söylüyor, yani kendini aklamak isterken suçunu itiraf ediyordu.

Dün akşam saatlerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan Trump’a kararından dolayı teşekkür etti ve “lafta kalmaması halinde” Türkiye’nin destek vereceğini söyledi.

Bu koşullarda BM’den bir karar çıkacak mı? Çıkmasa da dört ülke bu koşullarda geçici ateşkes ilan ettirebilecekler mi?

Bunlar henüz cevabı olmayan sorular.

Ancak ateşkes olsa da, olmasa da Suriye’nin mevcut görünümüyle, gerçekten köklü adımlar atılmaması durumunda sürdürülemez halde olduğu anlaşılıyor. Ülke etnik, dinsel ve ideolojik yönden coğrafi kutuplara bölünmüş durumda ve şu anda ancak dış askeri güçler tarafından bir arada tutulabiliyor.

Suriye’nin sürdürülebilir hale dönebilmesi için özellikle Rusya’nın yeni bir denklem kurulması için adım atması gerekiyor.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

“Dünyanın en adaletsiz seçim kampanyası bile bu toplumun yarısını ikna edememişken umutlu olmayacaksanız, ne zaman olacaksınız?”

Kerem Altıparmak: Buna rağmen umutsuz olduğunuz için sandığa gitmeyeceksiniz öyle mi?

Kerem Altıparmak*

Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mülkiye) akademisyeni

Parlamentoda 4 parti var. Milletvekili sayısıyla en büyük ve en küçüğü zaten evet diyor. İkinci büyük muhalefet partisinin eşbaşkanları ve sözcüleri dahil 13 vekili ve binlerce üyesi tutuklu. Bu partinin kardeş partisi tarafından yönetilen tüm belediyelere el koyulmuş, belediye eşbaşkanları dahil binlerce üyesi tutuklu. Anamuhalefet partisi, taktik olarak olabilir, hiç şatafatlı bir kampanya yürütmüyor. Tüm panolar evetlerle dolu.

OHAL bahanesiyle muhalif medya tamamen susturulmuş, kapatılan televizyon, radyo ve gazetelerin yanında binlerce gazeteci işsiz kalmış, 150 gazeteci hapiste. Atilla Taş ve Murat Aksoy örneğinde olduğu gibi, hapisten çıkanı daha çıkamadan tekrar alıyorlar. O da yetmiyor, tahliye kararı veren hakimleri de açığa alıyorlar. Hayır diyeceğini söyleyen gazeteciyi direkt işten atıyorlar. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın açılış adı altındaki mitingleri aynı anda 15-20 kanalda yayımlanıyor.

Ve buna rağmen iktidar partisi yüzde 50’yi garantileyebilmiş değil. O kadar garantileyebilmiş değil ki anket yayımlanması bile yasak. Ve siz buna rağmen umutsuz olduğunuz için sandığa gitmeyeceksiniz öyle mi? Dünyanın en adaletsiz seçim kampanyası bile bu toplumun yarısını ikna edememişken umutlu olmayacaksanız, ne zaman umutlu olacaksınız ki?


Bu yazı Mülkiye Haber’den alınmıştır.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Sayfa1 → 741234Son Sayfa »