Sandıktan soru işaretleri çıktı

24 Haziran seçimlerinin üzerinden 1 hafta geçti, kesin sonuçlar 5 Temmuz’da açıklanacak. Ancak sorular yanıtsız, sorunlar çözümsüz.

Seçim günü yaşananların birçoğu soru işaretine dönüştü, aradan geçen bir haftada soru işaretleri büyüdü, birçoğu net ve akılcı bir yanıt verilmedi. Yaşananlar ve akılda kalan sorular şöyle:

YSK sandık sayısını bilmiyor mu?

YSK’nin sandık sayısı ile ilgili kararı 4 Mayıs cuma günü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. YSK’nin söz konusu 371 No’lu kararında, “Yurt içinde 181 bin 129 sandıkta 56 milyon 345 bin 891 seçmen oy kullanacaktır. Yurtdışında ise; ‘tahmini’ 3 milyon 10 bin 725 seçmen 3 bin 167 sandıkta oy kullanacaktır” ifadeleri yer aldı. Yani YSK işe, yurtiçinde ve yurtdışında toplam 184 bin 296 sandık “tahmini” ile başladı. AA ise aynı gün YSK Başkanı Sadi Güven’in “tahmini” sandık sayısını 180 bin 896 olarak bildirdiğini aktardı. Ancak 26 Haziran’da açıkladığı kesin olmayan sonuçlarına göre YSK, 188 bin 8 sandığın yüzde yüzünü açtı. Açıklamalar arasındaki rakam farkları açıklanamadı.

İhlaller neden önüne geçilmedi?

Başta Şanlıurfa Suruç olmak üzere Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Van ile Ankara olmak üzere pek çok sandık bölgesinde; toplu oy kullanma, seçmenin iradesine kabinde müdahale, oy kullanılmasının engellenmesi, açık oy kullanmaya zorlama, sandık kurulu üyelerinin ve müşahitlerin sandıktan uzaklaştırılması, sandık çevresinde silahlı kişilerin bulunması gibi çeşitli ihlaller yaşandı. Seçilmiş muhtarların, insanların seçme özgürlüğünü oy kullandırmayarak engelledikleri görüldü. İtiraz edenler örgütlü gruplar tarafından yaralandı, yaşamını yitirdi.

Nasıl bu kadar hızlı sayıldı?

Oy verme işleminin sona erdi ancak ihlal iddiaları sona ermedi. Ancak YSK, 1 saat 45 dakika sonra, 18.45’te seçim sonuçlarına ilişkin yayın yasaklarının kalkacağını duyurdu. İki pusula tek zarftan ibaret oyların sayım işleminin 1 saat 45 dakikada açıklanmaya başlanabilir hale gelmesinin kendisi bile bir soru işareti oluşturdu.

Ölüler oy kullandı mı?

Erken seçim kararı bile alınmadan, Mart ayında, CHP’nin eski Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne ait belgeler ile açıklamalar yaptı. 2 milyon 537 bin kişinin ölü olduğunu, ancak vatandaşlık numarası verilerek sahte kimlikler oluşturulduğunu açıkladı. Ölmüş bir kişinin kayıtlarında harf değişikliği, doğum ölüm tarihleri gibi konularda değişiklikler yapıldığını belirten Pekşen iddiasını bir adım daha ileri taşıyarak, “Hiç dünyaya gelmemiş kişilere de sahte vatandaşlık numarası vermişsiniz” dedi. Pekşen’in iddiasının, 24 Haziran seçimlerini ilgilendiren kısmı ise “Bu kayıtlarda sağ görünen insanlara seçmen kartı çıkarılmış mıdır?” sorusunun hiç verilmeyen yanıtının altında kaldı.

AA’nın ‘test’i nasıl tuttu?

AA’nın verileri ile ilgili seçimlerden önce bir olay daha gündeme geldi. Hükümete yakın TVnet kanalında, 19 Haziran’da yayımlanan bir programda, ekranda AA’nın seçim tablosunun oy oranlarını belirdi. Tabloda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yüzde 53, İnce’nin yüzde 26, Akşener’in yüzde 12, Demirtaş’ın yüzde 7, Karamollaoğlu’nun yüzde 1 ve Perinçek’in yüzde 1 oy aldığı görüldü. Ekranda bir anda beliren tabloda il il sonuçlara da yer verildi. AA, bu yayının seçim akşamı sonuçların sağlıklı bir şekilde abonelere iletilmesi için bir test olduğu belirtildi. 24 Haziran günü kurulan sandıktan çıkan sonuçlarla test yayanındaki sonuçların birbirine yakın olması dikkat çekti. Sözcü Gazetesi yazarı Soner Yalçın, AA Genel Yayın Yönetmeni Murat Mutanoğlu’nun, test yayını ekranlarına yansıtan TVNET’in kurucu kadrosundan olduğunu yazdı.

Manipülasyon mu var?

Seçim sonuçlarının açıklanmaya başlaması ile kamu yayıncısı Anadolu Ajansı’nın, hem sandık güvenliğinden sorumlu görevlileri, hem de oyunu çoktan kullanıp sonuçlara yansıdığının peşine düşen seçmenin algısını bozmaya yönelik yayın yaptığı iddiaları yükseldi. CHP Sözcüsü Bülent Tezcan, 19.15’te, kameraların karşısına geçti. AA’nın sandık sonuçlarını nasıl yayımladığını anlattı. Tezcan, “AA, yüzde 70.72 ile başladı. Bizim verilerimize göre 9 bin 638 sandık açıldığında Muharrem İnce yüzde 40.35, Erdoğan yüzde 46.58, Meral Akşener yüzde 7.25 oy seviyesinde, Selahattin Demirtaş yüzde 4.06 oy oranında. AA ise yüzde 3’ken yüzde 70 oran açıkladı. Çok açık bir manipülasyon” dedi.

Yüzdeler neden açıklanmadı?

YSK’nin çelişkileri: YSK Başkanı Sadi Güven, seçimden bir gün önce sandık sonuçlarının 24 Haziran geceyarısı 24.00’ten önce açıklamayı ümit ettiklerini bildirmişti. Ancak Güven’in kameraların karşısına geçmesi, 03.00’ü buldu. Güven, “Recep Tayyip Erdoğan’ın geçerli oyların salt çoğunluğunu aldığı anlaşılmaktadır” dedi, ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki alınan yüzdeleri açıklamadı.

Kesin sonuçlar neden ertelendi?

YSK Başkanı Güven, seçim günü kesin sonuçların 29 Haziran cuma günü açıklanabileceğini duyurmuştu. Ancak bu daha sonra 5 Temmuz’a ertelendi. Kesin sonuçların 29’unda açıklanacağına ilişkin tahminin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turda tamamlanmaması durumunda hazırlandığı, ancak birinci turda tamamlanması nedeniyle normal milletvekili seçim sürecinin işletileceği açıklandı.

Tutanaklar neyi bekliyor?

YSK, daha önce yaptığının aksine sandık tutanaklarını açıklamak için bu kez kesin sonuçların açıklanmasını bekledi. Vatandaşların en azından kendi sandıklarındaki sonuçları görmesi, partilerin kendi görevlileri aracılığıyla elde ettiği tutanakları karşılaştırması için 2014 yılından bu yana işleyen sistem için YSK Başkanı Güven, “Sandık sonuç tutanakları taramak suretiyle sisteme koyuyoruz. Tüm vatandaşlarımız inceliyor. Bu seçimde tutulan ve sisteme büyük oranda işlenen tutanakları da seçim sonuçları kesinleştikten sora vatandaşımıza açacağız. Sistem yorulmasın diye 5-10 günlük bir kesinti yaptık” dedi.

AA’nın internet sitesinde hala yayınlanan seçim sonuçları ile YSK’nin açıkladığı kesin olmayan sonuçlar arasında sandık, seçmen, toplam oy, geçerli oy rakamlarında büyük farklar dikkat çekiyor. Bunun en belirgin örneği ise ise AKP’nin aldığı oy sayısı ve oy oranlarında kendisini gösteriyor. YSK’nin 26 Haziran’da açıkladığı kesin olmayan sonuçlara göre AKP, yüzde 41.85’lik oy oranına ulaştı. Ancak AA, o günden bu yana AKP hanesinde görülen yüzde 42.56 oranını değiştirmedi. YSK ile AA arasındaki bir diğer büyük fark ise AKP’nin topladığı toplam geçerli oy sayısı. YSK’ye göre AKP’nın aldığı toplam oy 20 milyon 980 bin 956. AA’ye göre ise AKP 21 milyon 335 bin 579 oy topladı. AA’nın, AKP’nin hanesine YSK’ye göre 354 bin 623 fazla oy yazdığı görülüyor. 

AA’ya sorular

Finansmanını en az TRT kadar halkın vergilerinden sağlayan kamu yayıncısı Anadolu Ajansı, seçim akşamı 2 binden fazla yayın kuruluşuna, sandıkların sonuçlarını duyurdu. 13 dilde yayın yapan AA; görevlilerinin sandıklar açıldıktan sonra, ıslak imzalı tutanağı merkeze ileteceğini duyurdu. Ancak “Sistemimizi siber saldırılara karşı koruyacağımızı, eleştirilere cevap vermek yerine işimize odaklanacağımızı ve ne olursa olsun verileri hiç bekletmeden anında aboneye ulaştırarak kesintisiz, hızlı ve doğru veri akışını gerçekleştireceğimizi söylemiştik. Bugün çalışanlarımızla birlikte milletimize verdiğimiz sözü yerine getirmenin huzuru içerisindeyiz” açıklamasını yapan AA, şu sorulara yanıt vermedi:

AA’nın görevlileri kim? Muhabir mi?

AA, 24 Haziran günü 188 bin sandığın başında birini mi görevlendirdi? AA ‘görevlileri’ her sandıkta mı, sandıkların bulunduğu her okulda mı? Sandıkların bulunduğu 50 bine yakın okulda görevlendirme yapılabildi mi? AA görevlileri 957 ilçe seçim kurulunda mı görevlindirildi?

Yayın yasağının kalkmasından sonra AA, nasıl YSK’den da hızlı bir şekilde verileri topladı ve yayınladı? AA görevlilerinin sonuçları il seçim kurullarından alması demek ise kesin olmayan sonuçları açıklaması için YSK kadar geç kalması gerek.

AA, parti müşahitlerinden, partilerin ilçe veya il başkanlıklarından bilgi alabilir mi?

Adil Seçim Plat formu’na sorular

Millet İttifakı’nı oluşturan muhalefet partileri, onlarca sivil toplum kuruluşu ve sivil inisiyatif, seçimlerin çok öncesinde; sözkonusu “tekel” yayınına alternatif olmak, AA’nın erkenden açıkladığı büyük yüzdelerle algı operasyonu iddialarının ortaya çıkmasını engellemek için Adil Seçim Platformu adıyla yola çıkmıştı. “YSK bile sonuçları bizden öğrenecek” iddialı çıkışına karşın, sistem varoluş amacını işletemedi. YSK’nin yayın yasaklarını kaldırıldığı 18.45’ten 21.00’a kadar tek bir veri açıklanamadı. Merkezdeki verilerin basın mensupları için aktarılacağı söylenen ekrana çok uzun süre Halk TV canlı yayını aktarıldı. Platformun gönüllüleri, esas amacı, yani sisteme tutanak yollamayı uzun süre başaramadı. İnternet sitesine de uzun süre ulaşılamadı.

Gönüllüler ellerindeki tutanakları neden sisteme kaydedemedi?

Sistemin elde ettiği ilk veriler geç açıklandı ancak nihai sonuç neden açıklanmadı?

Tüm bu sorunlar yaşanırken, 22.13’te “Büyükşehirler henüz sistemlere tam olarak yansımış durumda değil. Umudunuzu kaybetmeyin TV ekranlarındaki manipülasyonlara aldanmayın bu seçim ikinci tura kalmıştır” açıklaması hangi veriye dayanarak yapıldı?

Sisteme kaydedilemese de daha sonra yapılacak itirazları kolaylaştırması beklenen, YSK’nin partilere gönderdiği ancak vatandaş kullanımına açmak için kesin sonuçları beklediği tutunaklar nerede? Siyasi partilerin genel merkezlerine gönderildi mi?

Seçimleri muhalefet kazansaydı da, kamunun bilgi edinmesi açısından sağlıklı veri sağlanabilecek miydi?

Kaynak : Sinan Tartanoğlu – http://www.cumhuriyet.com.tr/

Şeytan üçgeni

Yılmaz Özdil

İngiltere’yle Suudi Arabistan arasında “Al-Yamamah” adı verilen bir silah anlaşması imzalanmıştı. Devlet şirketi British Aerospace Systems, toplam bedeli 80 milyar dolarlık savaş uçağı satıyordu.

*

Şak diye soruşturma açıldı. Çünkü, Suudi Arabistan’a uçak satılırken, Suudi Arabistan’a rüşvet verildiği tespit edilmişti!

*

Tuhaf bir durumdu.
Suudi Arabistan uçak almak için para ödüyor, İngiliz şirketi de Suudi Arabistan’ın Washington Büyükelçiliği’ne rüşvet ödüyordu. 2007 itibariyle, peyderpey, iki milyar dolar rüşvet transfer edilmişti.

*

Tuhaf ötesi bir durum daha yaşandı. Suudi Arabistan, İngiltere’ye nota verdi!
“Soruşturmayı derhal durdurun, yoksa sizden alacağım uçakları almam, gider Fransa’dan alırım” dedi.

Rüşvet alırken suçüstü yakalanan ülke, kendisine rüşvet veren ülkeyi tehdit ediyordu.

*

Ne oldu biliyor musunuz?
İngiltere Yüksek Mahkemesi, soruşturmayı derhal durdurdu, uluslararası kepazeliğin üstünü örttü.

*

İngiltere başbakanı Tony Blair’di.
“Hukuk üstündür ama, ulusal çıkarlarımızdan daha üstün değildir” dedi. Suudilerin yakası bırakıldı.

*

Peki, bu olan bitenin perde arkasında hangi dolaplar dönüyordu?
Rüşvet parası neden Washington büyükelçiliğine gidiyordu?
İngiltere’nin rüşvet verdiği, Suudi kraliyet ailesinin koruduğu büyükelçi kimdi?

*

Prens Bender’di.

*
Tam adı, Bandar bin Sultan bin Abdulaziz Al Saud’tu. Veliaht prens Abdulaziz’in oğluydu. İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri Koleji’nden mezun olmuş, savaş pilotu olmuş, ABD Ulusal Savunma Üniversitesi’nde eğitim almış, Johns Hopkins Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler üzerine yüksek lisans yapmış, yarbay rütbesiyle Suudi Arabistan Hava Kuvvetleri’ne katılmış, 17 senelik askeri görevden sonra, 1983’te, Washington büyükelçisi olmuştu.

*

Dört ABD başkanıyla, Reagan, Clinton ve Bushlarla çalıştı.
Baba Bush ve oğul Bush’la o kadar yakın ilişkiler kurdu ki, aileden kabul edildi, “Bender Bush” lakabı takıldı.

*

Parası ganiydi. Mesela, sırf Aspen’deki çiftliği 135 milyon dolar, California’daki malikanesi 165 milyon dolardı.

*

Elbette rüşveti kendisi için almıyordu, ihtiyacı yoktu.
Nasıl olsa her ihalede rüşvet dönüyordu, bu parayı İngiliz devletine bırakmanın alemi yoktu, kendi devleti adına alıyordu.
Ve bu rüşvet parasını, Suudi Arabistan’ın örtülü operasyonlarını finanse etmek için kullanıyordu!

*

Prens Bender… Usame bin Ladin’in terör kariyerini başlatan aktörlerin başında geliyordu. Kendisini ABD düşmanı zanneden köktendinci fanatikleri organize ediyor, tam tersi yönde, ABD-Suudi çıkarları doğrultusunda, CIA maşası olarak kullanıyordu.
Hakikaten büyük zeka isteyen bu ölümcül işi Afganistan’da yaptı, Kafkasya’da yaptı, Bosna’da yaptı, Lübnan’da yaptı, Irak’ta yaptı, Libya’da yaptı.

*

Suudi İstihbarat Teşkilatı’nın başına getirildi.
Suudi Ulusal Güvenlik Konseyi başkanı oldu.

*
Karanlık el’di.
Mezhepçi çatışmanın kuklacısı’ydı.

*

Gel zaman git zaman, Arap Baharı ayaklarıyla Libya’da Mısır’da istediği gibi at koşturan Beyaz Saray, Suriye’de duvara tosladı.
O duvar, Kremlin’di.

*

Selamünaleyküm dediği için Müslüman aleminin en sevdiği başkan olan Obama… Vekalet savaşı için Prens Bender’e başvurdu.

*

Onun aklına uydu.

*

Işid icat oldu.

*

Dünyada ne kadar ruh hastası varsa, alayını Suriye’ye getirdiler. Kimin kimi soktuğu belli olmayan “eşekarısı kovanı” yarattılar.

*

Libya’dan yüklenen silahları, gemilerle Hırvatistan’a getirdiler, Hırvatistan’dan uçaklara yükleyip “tanıdık” bir havalimanına indirdiler, tır’larla Suriye’ye taşıdılar!

*

İçsavaşı körüklediler, yüzbinlerce insanın ölümüne sebep oldular, altı milyon kişiyi mülteci haline getirdiler, dört milyon Suriyeli’nin Türkiye’ye girmesine sebep oldular, Suriye’de taş üstünde taş bırakmadılar, insanlık tarihinde görülmemiş vahşetler sergilediler.

*

Netice?
Başaramadılar.

*

Suriye’de…
Rusya ve İran kazandı.

*

Obama çuvalladı.
ABD-Suudi planı iflas etti.

*
Fatura ona kesildi.
Prens Bender görevden alındı.
Suudi Arabistan’ın yeni kralı Selman, koltuğa oturur oturmaz ilk iş, Prens Bender’in defterini dürdü. 30 senedir Ortadoğu’nun korkulu rüyasıydı, emperyal günahların “günah keçisi” oluverdi.

*
Hatta son prens operasyonunda gözaltına alındı!

*

Tüm bunlar adım adım yaşanırken, bizimkilerin dünyadan haberi bile yoktu… Osmanlı hayalleri kuruyor, üç saatte Şam’a gidip, Emevi camisinde namaz kılacaklarını filan zannediyorlardı.

*

Takvimde başka gün kalmamış gibi tam 29 Ekim’de Türkiye topraklarına giren Kürdistan silahlı kuvvetlerinin Kobani’ye geçmesine eskortluk ediyorlardı.

*
Takvimde başka gün kalmamış gibi tam 10 Kasım’da Ankara’ya gelen Suudi Kralı’nın ayağına, kaldığı otele gidiyor, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Şeref Madalyası takdim ediyorlardı.

*
Suudi Kralı’nın otel odasında sağına ve soluna oturup, poz veriyorlardı.

*

Reyhanlı için, Ermenek için, Uludere için, Suruç için yas ilan etmiyorlar, 91 yaşında eceliyle ölen Suudi Kralı için “milli yas” ilan ediyorlardı. Suudi Kralı için Türk Bayrağı’nı yarıya indiriyorlardı.

*

Genelkurmay Başkanımızı kamuflajlı kıyafetiyle Arabistan’a götürüp, Suudi Kralı’nın yanına oturtup, poz verdirtiyorlardı. Suudilerle ortak askeri tatbikat yapacağımızı açıklıyor, “müjde” olarak sunuyorlardı.

*

NATO üyesi olmayan Suudi Arabistan’ın savaş uçaklarını, Suriye’yi rahat rahat vursunlar diye İncirlik Üssü’ne kabul ediyorlardı.

*

“Türk Arapsız yaşayamaz, kim ki yaşar der, delidir, Arabın Türk hem sağ gözüdür, hem sağ elidir” diyorlardı.
“Neymiş efendim, Araplar bize ihanet etmiş, Arapları ihanetle suçlamak çok yanlış bir tutum” diyorlardı.
“Araplar bizi sırtımızdan hançerledi deniyor, sokaklarda dolaşan köpekler Arap Arap diye çağırılıyor, köpeğe o adı niye veriyor, hep Araplarla bağlarımızı koparmak için, Ortadoğu’yu bataklıkmış gibi göstermek için” diyorlardı.
“Geçmişte ders kitaplarımızda kasıtlı ve yanlış bir şekilde yeraldığı için, nesiller boyunca zihinlere kazınmış olan ‘Araplar bizi arkadan vurdu’ yalanını artık bir kenara bırakmanın zamanı gelmiştir” diyorlardı.

*
Suudiler için badem bıyıklarını süpürge ediyorlardı.

*

Netice?
Trump modeline geçildi.
Bizimkiler idrak edemedi.

*

Suudi Arabistan veliaht prensi zart diye çıktı, Türkiye’yi “şeytan” ilan etti.
“Suudi Arabistan ve Mısır’ın düşmanları şeytan üçgenini temsil ediyor, Türkiye, İran ve Katar şeytan üçgenidir” dedi.

*

CIA, FSB, MI6, Mossad, GIP, VAJA coğrafyasına İETT’yle girersen, olacağı buydu tabii.

*

Cümleten tebrik ederim kardeşim…
Şam’a namaz kılmaya gideceğini zannediyordun.
Mekke’ye “hacı” olmaya bile gidemeyebilirsin!

Kaynak : https://www.sozcu.com.tr/

Erdoğan 36 başdanışmana ne danışıyor acaba?

Ahmet Sever

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fahri Kasırga, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanlığı bütçesi görüşülürken milletvekillerinin sorusu üzerine açıklamış:

“Külliyede 36 başdanışman var”…

Sayı vermiyor ama, “Danışman düzeyinde de çok sayıda hizmet eden arkadaşımız var” diyor…

Başdanışmanların eline, “6 bin 400 ek göstergeye tabi devlet memurlarının aldığı ücretin” geçtiğini, ayrıca özel bir ücret almadıklarını, sadece uçak bileti ödendiğini, harcırah verilmediğini söylüyor…

Geçmişte aynı görevde bulunduğum için, hasbelkader bu konuyla ilgili biraz bilgiye sahibim…

Daha önceki Cumhurbaşkanları döneminde 5 – 6’yı geçmeyen başdanışmanlar şimdi 36’ya fırlamış…

Sayın Kasırga’nın açıklamalarına bakınca, sanki başdanışmanlar kuru bir maaşa çalışıyorlarmış gibi bir algı ortaya çıkıyor…

Önce, Genel Sekreter Kasırga’nın cevabında eksik bıraktığı noktalara bir bakalım…

36 başdanışmanın sekreteri, makam aracı, şoförü, lojmanı, cep telefonu yok mu?

Cumhurbaşkanı ile yurt dışına seyahat eden başdanışmanların 5 yıldızlı otellerde konaklamaları, yeme içmeleri karşılanmıyor mu?

Ayrıca, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan bu 36 başdanışmana neyi, ne kadar danışıyor acaba?

Her birine 15 dakika danışsa, günde 9 saat eder…

Aslında bu başdanışmanların önemli bir bölümünün Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ender görüşebildiğini, kendilerine de pek bir şey danışılmadığını düşünüyorum…

Erdoğan, şu veya bu nedenle bakan ya da milletvekili yapamadığı isimleri küstürmemek ve yanında tutmak için başdanışman yapmış…

Cumhurbaşkanlığındaki başdanışmanlık “arpalık” olmuş anlaşılan…

Kasırga, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Cumhurbaşkanlığı bütçesindeki artışı savunurken, bir yerde şöyle bir izahat yapmak gereği duyuyor:

“Bütçemizde yer alan her kuruşu, aziz milletimizin, şehitlerimizin, fakir fukara insanlarımızın bir emaneti bilincinde harcıyoruz”…

Ne diyelim?

Her şey ortada…

Ama en azından, “Aziz milletimizi, şehitlerimizi, fakir fukara insanlarımızı” karıştırmayın bu işe diyelim bari…

Kul hakkına falan girmeyelim…

Kaynak : Ahmet sever – http://t24.com.tr/

İstanbullu yazarlar kusura bakmasın, bu yazı ‘bizim’ hakkımız!

Murat Sevinç

Melih Gökçek, artık Ankara büyükşehir belediyesinin başkanı değil. Ne güzel bir 29 Ekim.

İnsanlık için bir önemi olmayan ancak ‘bizler’ için büyük bir adım bu! Gönül isterdi ki ‘Seçimle gelen seçimle gider’ gibi ‘ilkeler’e boyun büküp hiç olmazsa bir an olsun ‘TV tartışma programı konuğu performansı’ sergileyeyim ancak hiç gerek yok. Çünkü demokratik ilkeler, demokratik sistemlerde işlevseldir. Evet, yarın pek farklı olmayacak, Ankara’nın yaşadığı travma kolay kolay tedavi edilemeyecek ve belki daha iyisi de gelmeyecek. Kabul. Buna mukabil Gökçek’in artık olmaması başlı başına müjdeli bir haber.

Melih Gökçek gibi gelen, Melih Gökçek gibi davranan biri, Melih Gökçek gibi gitmeliydi ve öyle gitti. Gönderilerek.

Çok önemli iki şey yapmış oldu Erdoğan ve ona itiraz edemeyen, etme ihtimali olmayanlar. Öncelikle, bambaşka gerekçelerle de olsa Ankara’yı anlatılmaz bir çileden kurtardılar ve ikinci olarak, Türkiye sağının/siyasal İslamcısının ‘milli irade’den ne anladığını, tarihi değeri olan bir örnekle sergilediler.

İkinciden başlayalım. Milli irade terimi ve ondan çıkan kavga, büyük ölçüde 1950-1960 arasında olup bitenlerden kaynaklanır. 1961 Anayasası’nın ‘egemenlik’ tanımını değiştirmesi ve başta AYM’nin kurulması olmak üzere yargı bağımsızlığı ile özerk kurumlar konusundaki düzenlemeleri, özellikle Demirel iktidarının (1965) ortalarından (1967-68 gibi) itibaren eleştiri konusu oldu. Türkiye sağı ve onun karizmatik liderleri, demokrasinin olmazsa olmazı ‘güçler ayrılığı’nı yaşama geçirmeye yönelik ‘fren ve denge’ mekanizmalarıyla sürekli sorun yaşadı. Menderes ve Bayar’ın milli irade tanımına her zaman sadakat duydular.

1950’lerde DP’lilerin biraz da 1924 Anayasası’nın hükümlerinden kaynaklanan (ancak kesinlikle böyle bir yorumu zorunlu kılmayan) milli irade/egemenlik algısı şöyleydi: Egemenlik TBMM’de temsil ediliyorsa ve ben o Meclis’te çoğunluğa sahipsem, demek ki milli irade, benim. Peki azınlık? Güçler ayrılığı? Denge mekanizmaları? Yargı? İşte bunları sağlama alacak mekanizma 1961 Anayasası ile yaratıldı ve o gün bu gündür genellikle iktidar olan sağ partiler ile son 15 yılın siyasal İslam temsilcisi AKP, Bayarcı ‘milli irade’ düşüncesini benimsemeyi/savunmayı sürdürdü.

Ancak AKP, söz konusu ‘çoğunlukçu milli irade’ savunusunu, kendinden önceki iktidarları mumla aratır noktaya vardırdı. Herhangi bir demokraside yeri olmayan bu anlayışa göre; seçimle ‘çoğunluğu’ elde eden, istediğini yapar! Oysa seçim, yalnızca kimin yöneteceğini belirler, nasıl yönetileceğini değil. Ona karar verecek olan seçmen değil, anayasa ve yasalardır. Türkiye’de askıda olan anayasa!

Sonuç: 2002 yılında, yüzde 10 seçim barajı nedeniyle geçerli oyların yüzde 45’i değerlendirme dışı kaldığı için, yaklaşık yüzde 35 oy ile tek başına iktidara gelir ve bunun adına da milli irade dersin! Hiç bir medeni memlekette olmayan yüzde 10 barajlı milli irade… AKP, tarihsel bir iki yüzlülük ve çarpıklıkla malul milli irade söylemini, zirveye taşıdı.

İşte bu nedenle Gökçek ve diğerlerinin istifası son derece‘yerinde’ bir gelişme. Zira 2017 yılında ‘milli irade’, Erdoğan’dır. Haliyle Gökçek ve diğerleri yalnızca aldıkları oyla değil, tek karar vericinin lütfuyla geldiler her seferinde ve onun fikir değiştirmesiyle gidiyorlar. Onun yerine bir tükenmez kalem aday gösterilseydi, herhalde azımsanmayacak oy alırdı. Böyle bir rejimde aksini düşünmek güç.

Dolayısıyla hâlâ bir parti ve ‘istişare’ varmış, ya da örneğin bir belediye meclisinden ve TBMM’den söz edilebilirmiş (hele ki son İçtüzük değişikliği ardından!) gibi davranmanın, daha saf görünmek dışında anlamı yok. Türkiye’de ve AKP’de, tek karar vericinin isteği dışında bir şeyin geçekleşme ihtimali neredeyse hayal. 16 Nisan’daki ‘Evet’, böylesi bir sisteme verildi.

Bursa belediye başkanı veda konuşmasında, halkoylamasında yüzde 53 evet oyu çıkarma başarısını hatırlatmış. Tebrikler! Sayelerinde Türkiye görülmemiş saçmalıkta bir sisteme geçti. Şimdi, kendi sonunu da getiren o ‘oy oranı’nın turşusunu kursun.

Türkiye seçmeninin yarısı ve şu anda istifa eden başkanlar, tam olarak başlarına (başımıza!) bu gelsin diye çaba harcadılar halkoylamasında. Artık tek karar verici var, frenleyici başka hiç bir kurum ve kişiye tahammül etme ‘şansı/niyeti’ olmayan bir karar verici. Gerisi fasa fiso…

Özetle, biz ne kadar yazarsak yazalım, anayasa ve tarih kitapları ne kadar anlatırsa anlatsın boş. Türkiye sağı ve siyasal İslamcısı’nın milli iradeden anladığı tam olarak budur. Seçilmişler-atanmışlar gibi manasız tartışmalar sona erdi artık. İrade-i milliye değil, bir diğer belediye başkanının ifadesiyle, irade-i külliye. Gökçek, Erdoğan sayesinde/isteğiyle ve ‘o seçim gecesi’ atı alanın Üsküdar’ı geçmesiyle belediye başkanlığı koltuğuna oturdu, Erdoğan’ın isteğiyle gidiyor. Kumaşı bu olan bir demokraside seçim/demokrasi sohbetleriyle insanları iyiden iyiye alık yerine koymanın âlemi yok.

Gelelim istifanın diğer yararına. Melih Gökçek’siz Ankara’ya…

Gökçek Keçiören belediye başkanı olduğunda ben 14 yaşındaydım. Kenan Evren cumhurbaşkanı, Turgut Özal başbakandı. 1991’de Refah Partisi milletvekili olduğunda Mülkiye’de öğrenciydim. 1994’te Ankara belediye başkanı seçildiğinde, kara haberi yurt dışında aldım. O tarihte Michael Jackson sahnede dans ediyordu.

Sonraki seçimlerde kazanmasında, sosyal demokratların basiretsizliğinin ve malum ‘hizmetler’in büyük payı oldu. 50 yaşıma merdiven dayadım ve Gökçek, başkenti yönetiyor. 94 yıllık Cumhuriyet’in 23 yılı. Keçiören’le birlikte neredeyse Cumhuriyet’in üçte biri. 1994’ten bugüne Türkiye ve Dünya hayli değişti. İki şey aynı kaldı: Melih Gökçek ve dokunulmazlığı kaldırılan Kürt siyasetçilerin cezaevine girmesi!

‘Özgül ağırlık’ tarafından gündeme getirilen ‘parsel parsel satma’ iddiasını vs. bir yana bırakalım. Bunları gazetelerin ‘bir kısmından’ okuyorsunuz nasıl olsa! Daha çok konuşulur.

Eğer 1988’de öğrenci olarak gittiğim Ankara’ya tek çivi çakmasaydı Gökçek, şu anda çok daha sevimli bir şehirdi.

Siz hiç şehrinizdeki güzel cadde sinema ve tiyatro yapılarının tek tek kapandığına tanık oldunuz mu? Biz olduk.

Siz hiç yüksek maliyetli o tuhaf ‘şehir kapıları’nın altından geçerek evinize vardınız mı? Biz varıyoruz.

Siz hiç her köşe başında anormal şekillerde saat kuleleri olan bir şehirde yaşadınız mı? Biz yaşadık.

Siz hiç Ankara’nın kalbi denilen Meclis kavşağında ‘dört yana bakan kol saati’nden heykel hayal ettiniz mi? Gökçek etti.

Peki, başkentte dinozor heykeli hayaliniz var mıydı? Ya robot heykeli? Gökçek’in vardı.

Bir sabah kalkıp şehrin merkezinde, Kızılay’da artık karşıdan karşıya geçemeyeceğini gördünüz mü hiç? Biz gördük. Yaya geçitlerine taş bloklar koymuştu. Gözünüzün önüne getirmekte zorlanıyorsunuz değil mi? Hayal gücünüz sınırlı da ondan. Yüz binlerce insana, “Alt geçitten geçin” dediler. Neyse ki uzun sürmedi.

Ya şehrinizin sokak isimleri, ana cadde isimleri değiştirilip hiç tanımadığınız Kırgız, Türkmen, Azeri yazar ve devlet adamlarının adlarıyla bezendi mi? Yok canım, olmamıştır herhalde!

Her Allah’ın günü belediye panolarında saçma sapan siyasi ilanlar, muhalefete hakaretler okudunuz mu? Biz okuduk.

Sabahları işe giderken, Gökçek’in çipil gözleriyle sırıtan o suratını izlemek zorunda kaldınız mı otobüslerde? Biz kaldık.

Başta Cinnah, neredeyse her ana caddede, ağaçların yeşil ışıklarla aydınlatıldığına tanık oldunuz mu? Yeşil bitkilerin yeşil ışıklarına! Biz olduk.

Yol kenarlarına yapay şelaleler inşa edildi mi? Burada edildi.

Kimi yılışık taksiciler, gecenin bir vakti onu öven tiratlar attı mı size? Bize attılar.

Musluklarımızdan kara sular akarken, TV’ye çıkıp lıkır lıkır su içen biri yönetti mi şehrinizi? Bizimkini yönetti.

Yaşadığınız yerde, inşa edildiği günden bugüne hiç kimsenin kullanmadığı üst geçitleriniz var mı? Bizim var.

Şehrinizin tarihi amblemi inatla değiştirilip her yere kedi karikatürleri serpiştirildi mi? Ankara’da oldu.

Başkentin tam göbeğinde, Kızılay’ın merkezinde devasa bir ‘elektronik lale’ düşünebilir misiniz? Lale diyorum, lale. Işıklı. Her bir yaprağından başka bir yazı geçiyor. Cumhuriyet’in başkentinde.

Hepsi bir yana;

öldürülmüş gencecik insanların, Sarısülük’ün; daha cenazesi soğumamışken ‘polise teşekkür eden’ o pankartın altından yürümek zorunda kaldınız mı, bir sabah? Biz kaldık.

Hangi birini anlatayım. Kaç yazı olsun. Sayfalar, aylar yıllar yeter mi?

Gökçek, bizim gençliğimizdir. O sırıtan yüz ifadesi, yıllarımızdır. Öyle İstanbullular, İzmirliler gibi yaşamadık şekerim biz. Ankara’da Gökçek varken akıl sağlığını yitirmeden yaşamanın bizatihi kendisi ‘direnmek’ti. Direndik. Siz bilmezsiniz bu duyguyu!

Şimdi “Aman efendim seçimle gelen seçimle…” cümleleri kurulmasın boşuna. Nasıl bir sistemde ve memlekette yaşadığımızın farkındayız. Kendilerini istifa ettirene, bir kez daha teşekkür ederim. Bir taşla birden çok ‘gerçeği’ ifşa ettiği ve Ankara’yı ondan kurtardığı için.

Mensubu olduğu siyasi hareketin tek bir ferdi arkasında durmadı. Ne güzel. Tek bir seçmeni tepki gösterip verdiği oya sahip çıkmadı. Harika. Çevresindeki çıkar ağı, bir anda bir başkasının ağı olmak üzere saf değiştirdi. Müthiş. Her şey hak edildiği gibi, hak ettikleri gibi cereyan ediyor. Bunların hallerini, yıllarca büyük şehirleri yönetmiş ‘muktedir’ adamların çaplarını, acizliklerini izlemek, son derece ibret verici bir deneyim.

Geldiği gibi gitmeli herkes. ‘Herkes’ hak ettiğini yaşamalı, ne eksik ne fazla. Gökçek, ‘emrin demiri kestiği’ rejimin, mütemadiyen sırıtan yüzüydü. Gönderildi.

 ‘Daha fazlasını hak ediyorlar’ diyorsanız eğer, çok haklısınız. Hiçbir sakıncası yok. BETER OLSUNLAR

Kaynak : Murat Sevinç –  http://www.diken.com.tr/

Allah’ın iradesinden Erdoğan’ın iradesine

Levent Gültekin

AK Partili belediye başkanlarının istifaya zorlanmasının tartışılacak birçok yönü var.

Seçmen iradesinin hiçe sayılıp demokrasinin bütünüyle yok edilmesi…

Eğer bir suçları varsa, yargıya göndermek yerine istifaya zorlanarak hukukun bütünüyle devre dışı bırakılması…

Tek adamın görüşünün, kanaatinin her şeyin önüne geçmesi…

Bütün bunlar elbette büyük sorunlar.

Bütün bunlar millî iradeden, adaletten uzaklaşıp kabile devletine döndüğümüzün en bariz göstergeleri.

Fakat bu istifa sürecinde yaşananların ortaya çıkardığı başka bir korkunçluk daha var.

Melih Gökçek istifa ederken uzun uzun yaptığı işlerden, hizmetlerden bahsetti.

Ne kadar başarılı olduğunu, ne kadar iyi işler yaptığını, seçmenleri tarafından ne kadar çok sevildiğini anlatıp durdu.

Sonrasında da “Liderimiz böyle emrettiği için istifa ediyorum”dedi.

Yaptığı işleri, ne kadar başarılı olduğuna anlatırken alkışlayanlar “Liderimiz böyle istedi ben de uydum” dediğinde de ayakta alkışlıyorlardı.

Basın toplantısında ağlayanlar bile vardı.

Verilen karar yanlıştı ama yapacakları bir şey yoktu: “Emir demiri keser”di.

Hem Melih Gökçek’in haklı olduğunu düşünmek hem de liderin kararına itiraz etmenin davaya ihanet olacağını varsayıp alkışlamak…

Tüm bu olup bitenler ideolojik körlüğün nasıl ideolojik deliliğe hatta bir sapkınlığa dönüştüğünü de gösteriyor.

Sapkınlık ithamının çok ağır olduğunun farkındayım.

Neden böyle dediğimi anlatayım.

Parti başkanlığı, başbakanlık, cumhurbaşkanlığı… Bütün makamları uhdesinde toplamış bir liderin makamların gelip geçici olduğunu söyleyip değişimden bahsetmesini…

Basın toplantılarında uykuya dalacak kadar yorgun bir liderin “Partimizde metal yorgunluğu var” diyerek yol arkadaşlarını harcamasını…

Tüm bu tuhaflıkları “Emir demiri keser “ diyerek sineye çekmelerini şu sözlerle açıklıyorlar: “Liderin bir bildiği vardır.”

Yani o bir şey yapıyorsa, bir karar alıyorsa sorgulanmaz, irdelenmez, nedenleri üzerinde tartışılmaz, çünkü onun bir bildiği vardır. Bu tasarrufunda bizim lehimize olan ama bizim göremediğimiz bir fayda vardır.

Böyle düşündükleri için, içleri kan ağlayarak verilen kararlara uyuyorlar.

Sapkınlık işte burada başlıyor.

Hele İslam terbiyesi aldığını söyleyen, bu tutum ve davranışlarını o terbiyeye bağlayan insanlar için mesele daha da tuhaflaşıyor.

Çünkü İslam’ın vaaz ettiği iki tür irade vardır: Biri külli irade, yani Allah’ın iradesi. Diğeri cüzi irade, yani insanın iradesi.

Bütün dinlerin bize söylediği şu: “Biz insanların aklı, ilahi iradenin hükmü neticesinde ortaya çıkan olayları anlamaya yetmez.”

Bu nedenle Allah’tan geldiğine inandığımız olayları sorgulamayız. Çünkü aklımızın buna yetmeyeceğini düşünürüz.

Mesela deprem gibi doğal afetleri, felaketlerde acı çeken insanları ve daha birçok olayı bununla açıklarız.

Bunun için de böyle durumlarda “Hikmetinden sual olunmaz”diyerek Allah’ın bir bildiği olduğunu düşünür ve O’na olan inancımızı, itaatimizi belirtiriz.

İslam terbiyesinde yalnızca Allah hakkında “En doğrusunu o bilir” denir. “Sorgulanmaz” sıfatı sadece Allah için kullanılabilecek bir tanımlamadır.

Böyle bir yaklaşım peygambere bile gösterilemez.

Bunun içindir ki İslam tarihinde Hz Ömer’in Hz Muhammed’e “Bu söylediğin vahiy mi yoksa senin sözün mü? Eğer vahiy ise tamam kabul edelim, yok senin sözünse tartışmadan kabul edemeyiz” dediği anlatılır.

Cüzi iradeyle verilen kararlar tartışılır, sorgulanır, çünkü insan aklının sınırları içindedir.

“Bir bildiği vardır” diyerek bir insana Allah sıfatı yüklemek, ona olan mutlak bir inançtan ve itaatten bahsetmek İslam inancına göre sapkınlıktır.

İslam kula kul olmayı yasaklamıştır. Çünkü bu davranışı ‘şirk’ olarak görür.

Kimilerinin, insanlara ilahlık taslamasını engellemek için yasaklamıştır.

Kula kulluğu ortadan kaldırmak için yasaklamıştır.

Gelgelelim istifaya zorlanan belediye başkanlarından birinin, cumhurbaşkanlığı külliyesine gönderme yaparak, ironik bir tarzla, “İrade-i külliye var” deyip Saray’a, Erdoğan’a Allah’ın sıfatını yüklemesi (veya böyle yapıldığını işaret etmesi) çok ilginçtir.

Sanırım Ak Partililer içine düştükleri bu durumun farkında değil.

“Davaya ihanet etmeyelim” derken İslam’ın sapkınlık olarak gördüğü bir duruma, şirke düştüklerinin sanırım farkında değiller.

“Bir bildiği vardır” diyerek Erdoğan’a sorgusuz, sualsiz itaat etmenin, ona ilahlık sıfatı yüklemek anlamına geldiği üzerinde de pek düşünmüyorlar.

Ama ne yazık ki tablo bu.

“Allah’tan başka kimseden korkmayız, ondan başka kimsenin önünde eğilmeyiz” deyip sonra da “Başarılıyım ama ne yapalım lider böyle istedi” diyerek içi kan ağladığı halde onun haksız, yanlış talebine boyun eğmek kula kul olmaktır. O lidere ilahlık makamı vermektir.

Diğer taraftan Müslümanlığın şartlarından biri akıl sahibi olmak, yani cüzi iradeyi kullanabilecek durumda olmaktır.

Neyin yanlış neyin doğru, neyin yararlı, neyin zararlı olduğunu anlayamayacak kadar akıldan, iradeden yoksun kimseler Müslüman sorumluluğundan muaf tutulmuştur.

Bu iradeyi kullanamayanların bir davadan bahsetmesi, hele o davanın İslam davası olduğunu ileri sürmesi ise gerçekten çok tuhaf.

Esasında bu sadece İslamcılar için geçerli bir durum değil.

Davaya dönüşmüş bütün ideolojik hareketler zamanla benzer bir deliliğe varıyor.

‘Davanın yararı’ işin içine girdiğinde insanın aklı, iradesi, görüşü, yaklaşımı bütünüyle değersizleşiyor.

Stalin yönetiminde de böyle oldu, Hitler yönetiminde de.

Bütün bunlardan ders çıkarmamız gerekiyor.

Yani bireyin aklını, fikrini, bilimselliği, özgürlüğü, katılımcılığı, çoğulculuğu esas alan bir yaklaşımı benimsemezsek toplum olarak bu sapkınlıklara düşmekten kendimizi kurtaramayacağız.

Lideri yüceltmek, toplumu aşağılamak anlamına gelecek.

Kantarın topuzu kaçacak.

Ne akılla, ne de inançla izah edilemeyecek bir zillet her yere yayılıyor işte.

Kaynak : Levent Gültekin –  http://www.diken.com.tr/

Erdoğan’ın Soros bağlantıları

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2003 yılında eski AB Bakanı Egemen Bağış ve halen AB Bakanı olan Ömer Çelik’le birlikte, Davos’ta George Soros’la bir araya gelmişti.

Ahmet Sever

Osman Kavala gözaltına alındı…
Yandaş medya her zaman olduğu gibi aynı manşetlerle çıktı:
“Kızıl Soros gözaltında…”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında, Kavala için, “Türkiye’nin Soros’u” tanımlamasını yaptı:

FETÖ ile irtibatı sebebiyle birisini gözaltına alıyorsunuz. ‘STK temsilcisiydi, medya mensubuydu, güzel vatandaştı’ gibi güzellemelerle hedef saptırmaya çalışılıyor. O STK mensubu dedikleri, Türkiye’nin Soros’u denilen kişinin havası çıktı meydana, bağlantıları çıktı ortaya. Siz kime neyi yutturmaya çalışıyorsunuz?”

Sayın Erdoğan şimdi biraz da sizin Soros ile bağlantılarınızdan bahsedelim…
2003 yılının Ocak ayı…
Yer, Davos…
George Soros ile burada bir görüşme yaptınız ve desteğini istediniz:
Türkiye’nin açık toplumu biziz. Bizi destekleyin…

Soros da destekledi…
Türkiye’deki Açık Toplum Vakfı’nın girişimiyle, bir Bağımsız Türkiye Komisyonu kuruldu…
Komisyon’da, eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtissari, eski Fransa Başbakanı Michel Rocard, eski Hollanda Dışişleri Bakanı Hans Van Den Broek, eski İtalya Dışişleri Bakanı Emma Bonino gibi Avrupa’nın saygın siyasetçileri bir araya geldi…
O dönem, hedef Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin başlamasıydı…

Türkiye’de TBMM’den ardı ardına reform paketleri geçerken, Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun üyeleri de Avrupa başkentleri arasında mekik dokuyor ve Türkiye lehine lobi yapıyordu…
Ve siz bu komisyon üyelerini Ankara’da kırmızı halıda karşılıyordunuz…
Yakın dostunuz Can Paker de, Türkiye’deki Açık Toplum Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanı’ydı…
Ve size Soros’un mesajlarını da getiriyordu…
O dönem, Soros destekli ve sizin Osman Kavala için kullandığınız “Soros bağlantılı” bu faaliyetlerden çok memnundunuz…
Bu arada Can Paker, 2013’te yayımlanan “Geriye Bakmak Yok” adlı kitapta Fatih Vural’a hayatını anlatırken, Erdoğan’ın kızı Sümeyye Erdoğan’ın, Soros’un desteklediği TESEV’de staj yaptığını da açıklamıştı.

Yanlış anlaşılmasın…
Bu işbirliği çok doğru bir adımdı ve AB ile üyelik müzakerelerinin başlamasında çok büyük katkısı oldu…
Komisyon üyeleri para almıyor, sadece seyahat, konaklama, yeme içme-giderleri Soros’un vakfı tarafından karşılanıyordu…

Yanlış ve kabul edilemez olan, geçmişte Soros’tan destek talep eden ve desteğini de alan Erdoğan’ın bugün, Osman Kavala’yı, “Türkiye’nin Soros’u denilen kişinin bağlantıları ortaya çıktı” diye suçlaması…

Kaynak : Ahmet Sever – http://t24.com.tr/

Bu ifade AKP’yi de devleti de sallar

Müyesser Yıldız

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra hemen hemen tüm devlet kurumlarında “FETÖ” operasyonu yapıldı.

Bunlardan birisi de Maliye Bakanlığı’ydı. Geçen yılki operasyonda 60 dolayında çalışan gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı bırakıldı.

İşin ilginç yanı bu soruşturmada toplu değil, tek kişilik iddianameler hazırlanması yoluna gidildi.

İşte bu iddianamelerin birisinde bırakın Maliye Bakanlığı’nı, doğrudan AKP’yi, devleti ve ekonomi dünyasını sarsacak öyle bir “itirafçı” ifadesine yer verildi ki, “Türkiye AKP’li belediyeleri değil, bu iddiaları konuşacak” dense yeridir.

Çünkü iddialar yenilir yutulur, isimler de inanılır gibi değil…

Çünkü alenen bir eski Cumhurbaşkanının, AKP’li bir milletvekilinin, daha önemlisi halen görevde olan iki bakanın ve de onlarca bürokratın “FETÖ’cü” olduğu öne sürülüyor…

F.K. isimli itirafçının, APS ile İstanbul’dan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği dilekçe, ifade veya “itirafname”deki iddiaları aktarmadan önce bildirdiği telefon numarasının kullanılmayan bir numara olduğuna dikkat çekelim.

FETÖ’YÜ “KORUYUP-KOLLAYAN” CUMHURBAŞKANI

“Muhterem Başsavcım” hitabıyla başlayan ifadesinin girişinde F.K., “Ömrümün mühim bir kısmını bugün memleketimizin başına kara bulut gibi çöken fitne FETÖ terör örgütüne vakfettim. Ergenekon kumpasında büyük şüphelere gark oldum. 17-25 Aralık kumpasından sonra ise bütünüyle bunlarla yolumu ayırdım. Aşağıda adlarını verdiğim başta Sayın Abdullah Gül olmak üzere bu çeteye mensup insanlara çok yakın vaziyette bulundum. Dilekçemi muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan cesaret alarak yazmaya karar verdim. Aşağıdaki detayların tamamı hakikattır. Bizlerden bu vatan hainlerini size bildirmek, sizlerden de icabına bakmak vazifesini beklemektir. Derin hürmetlerimle” diyor ve ilk sırada Abdullah Gül hakkında şu iddialarda bulunuyor:

“Sn. Gül, gerek Başbakanlığı ve gerekse Cumhurbaşkanlığı sırasında FETÖ’cülerin koruyucu ve kollayıcısı olarak görev yaptı. Maliye, Milli Eğitim, Adalet, Sağlık ve Hazine Sn. Gül’e bağlı olarak çalıştı. Sn. Erdoğan’ın emirleri, bizzat Sn. Gül’ün bilgi ve talimatları doğrultusunda bu bakanlık bürokratları tarafından dinlenmedi. Hatta Sn. Erdoğan’ın Maliye ve Hazine’ye gönderilen işadamlarına üst düzey FETÖ’cü bürokratlar tarafından, ‘Bize yanlış kişiden geliyorsunuz. Bize Çankaya’dan gelmelisiniz’ mesajları verildi. Söz konusu bakanlıklarda Sn. Gül’ün bilgisi ve koruması dahilinde FETÖ’cü kadrolaşma bizzat bakanlar ve müsteşarlar tarafından organize edilmiştir.”

“PENSİLVANYA’YA GÖBEĞİNDEN BAĞLI” VE ERDOĞAN’I “KANDIRAN” MİLLETVEKİLİ

İtirafçının hedefindeki ikinci isim, AKP Milletvekili eski Dışişleri ve Ekonomi Bakanı Ali Babacan. Babacan ve bürokratları hakkında da şunları söylüyor:

“Sn. Babacan, Sn. Gül’ün asla emrinden çıkmayan, onun prensi ve Pensilvanya’ya göbeğinden ve beyninden bağlı bir genç adamdır. Uzun bakanlığı döneminde özellikle ABD’nin (FETÖ’nün) etkisiyle tüm dünya finans çevrelerinde güven unsuru olarak sunulmuştur. Bu durum adeta ona hükümet içinde dokunulmazlık zırhı yaratmıştır. Bu zırh kendisine bağlı birimlerde FETÖ’cü örgütlenmeyi alabildiğine yapması imkânı vermiştir. Sn. Ahmet Necdet Sezer’in FETÖ’cü olması nedeniyle TCMB’nın başına atamak istemediği Sn. Başçı’nın (Erdem Başçı) kararnamesini defalarca Köşk’e göndermiştir. Sn. Sezer bu kararnamelere kararlılıkla direnmiş ve Başçı’nın TCMB Başkanlığını engellemiş ve Sn. Durmuş Yılmaz temiz, dini bütün Müslüman bir tecrübeli merkez bankalı olarak Başkan olmuştur. Bunu içine hiç sindiremeyen Sn. Babacan, Sn. Başbakan Erdoğan’ı kandırarak, Sn. Yılmaz’ın süresinin dolmasından sonra FETÖ’nün talimatını ifa etmiş ve FETÖ müridi Sn. Başçı’yı TCMB Başkanı olarak atamayı başarmıştır. Böylelikle TCMB’da FETÖ’cü kadrolaşma başlamıştır. Sn. Başçı döneminde TCMB’da yapılan tüm üst düzey atamalar Pensilvanya talimatlıdır. Sn. Babacan’ın Hazine’deki FETÖ’cü örgütlenme işlemlerini, Hazine Müsteşarı yaptığı İbrahim Halil Çanakçı birinci elden yürütmüş ve Pensilvanya’nın emrinden hiç çıkmamış ve bu sayede on yıla yakın Hazine Müsteşarı kalmış, sonrasında da Pensilvanya ve ABD desteği ile IMF İcra Direktörlüğüne atanmıştır. Orada da FETÖ örgütü adına icraata devam etmektedir. Sn. Babacan’a bizzat FETÖ tarafından adı verilerek TMSF Başkanı yapılan Ahmet Ertürk, TMSF içinde terör örgütü yararına büyük işlere imza atmış, kanuni süresini tamamladıktan sonra FETÖ mensubu Sn. Gül’ün himayesine geçerek, Cumhurbaşkanı Danışmanı olmuştur.”

“EN BÜYÜK VATAN HAİNİ”

Evet, bu iddialar yıllarca kamuoyunda konuşulan ve Erdoğan’ın belirlediği “17/25 Aralık miladı” öncesine ait konular. Ancak devamı var. İtirafçı F.K. sonraki Hazine Müsteşarlarının, Personel Daire Başkanı, Hazine Hukuk Müşaviri vs.’nin neler yaptığını, Hazine Kontrolörleri Başkanı’nın Bank Asya’yı nasıl koruyup, kolladığını da anlatıyor. Dahası halen görevde olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürü hakkında, 1 TL’nin üzerinden Atatürk’ü çıkarıp, Türkçe Olimpiyatları logosunu koyduğu için “en büyük vatan haini” ifadesini kullanıyor. Yine halen Ticaret Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten AKP’li eski Bakan Nazım Ekren‘in, “FETÖ teşkilatında mühim bir pozisyona sahip” olduğunu bildiriyor.

“İMAMLIK DÜZEYİNDE KIYMET VE KIDEMİ” OLAN BAKAN   

F.K’nın ifadesinin asıl önemli kısmına gelirsek; Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın da isimleri geçiyor.

İşte Şimşek hakkındaki o iddialar:

“Uluslararası güçlerin FETÖ’cü propaganda ile T.C.’nin en saygın ve önemli bakanlığı olan Maliye’ye bakan yapılan Mehmet Şimşek, FETÖ’nün çok önemli adamlarından biridir. İmamlık düzeyinde kıymet ve kıdemi vardır. İngiltere ile FETÖ örgütü arasındaki en önemli bağlantılardan biridir. Ayrıca FETÖ’nün Kürt cenahına yönelik aracılarından biridir. Kürdistan’da önemli vazifelere hazırlanmıştır.”

“MALİYE BAKANI FETÖ’CÜ DEĞİL AMA”

Mevcut Maliye Bakanı Naci Ağbal’a gelince;

F.K., Maliye ve diğer ekonomi birimlerindeki örgütlenmenin, “Gül’ün desteklediği ve belirlediği FETÖ’cü Kayseri ekibi” dediği bürokratlar, “Adnan Ertürk, Mehmet Kilci, Metin Kilci ve Hacı Abdullah Kaya” tarafından yerine getirildiğini öne sürdükten sonra şöyle devam ediyor:

“Maliye Bakanlığında çok kuvvetli olan bu Kayseri ekibi, gelecek kaygısı ve çıkarcı yaklaşımı sebebiyle Sn. Naci Ağbal tarafından da desteklenmiş ve desteklenmeye de devam edilmektedir. (Örneğin Hacı Abdullah Kaya bizzat Ağbal’ca Müsteşar, Adnan Ertürk ise Gelir İdaresi Başkanı yapılmıştır. Sivaslı FETÖ’cü Hüseyin Karakum da bizzat Sn. Ağbal’ın koruması altında Vergi Denetim Kurumu Başkanı olarak çok önemli FETÖ talimatlı işlere imza atmaktadır. Sn. Maliye Bakanı Naci Ağbal, FETÖ’cü olmadığı halde ikbal kaygısı, yükseliş hırsı sebepleriyle FETÖ ve FETÖ’cülerle işbirliği yapmış ve onların işini kolaylaştırmak suretiyle kendi kariyer planlamasını garantilemiştir. Bu zirvenin bedelini FETÖ’ye kat be kat ödemiştir. Maliye Bakanlığının bütün birimlerini onlara bırakmış, Milli Emlak’tan büyük çıkarlar temin edilmiş, VDK aracılığıyla Adnan Ertürk ve Hüseyin Karakum gibi FETÖ imamlarınca rakipler ve FETÖ muhalifleri acımasız incelemelere, yönetici ve memurlar korkunç kendi hazırlattıkları senaryo iftira dilekçelerine dayanarak haksız ve hukuksuz soruşturmalara maruz bırakılmıştır. Bunların döneminde alınan müfettişlerin en az yüzde 80’ni FETÖ mensubudur.”

SABANCI’LARIN DESTEĞİ İDDİASI

F.K.’nın ifadesinde sadece siyasiler ve bürokratlar yok. İş dünyasından iki isme de şu suçlamalar yöneltiliyor:

“Ülkenin Maliye, Hazine, Kalkınma ve ekonomisinin tamamen FETÖ’nün eline geçmesine, çeşitli çıkar işbirlikleri sebebiyle Sn. Güler Sabancı ve Ali Sabancı da açıktan destek vermişlerdir. Bu ikili değişik zamanlarda FETÖ’yü ABD’de ziyaret etmiş ve kendisine cömert maddi desteklerde bulunmuşlardır.”

İfadesini, “Kendileri bizzat FEÖ’cü olan bu ekip tarafından Maliye Bakanlığı’nda Sn. Cumhurbaşkanımızın istediği FETÖ ayıklaması yapılabilir mi?.. Bu şahısların bu dünyada da öbür dünyada da yatacak yerleri yoktur” sözleriyle bitiren F.K., “Ekonomideki FETÖ’cülerin bir kısmı” diyerek, büyük bölümü halen görevde olan 33 bürokratın ismini de sıralıyor.

Doğru mudur, iftira mıdır bilinmez, ama iddialar kadar dilekçede kullanılan “saygın” dil, daha önemlisi bu kadar siyasinin adının geçtiği bir ifadenin iddianameye konulabilmiş olması çok dikkat çekici değil mi?

Savcıların bir dikkatsizliği midir, yoksa “sıra siyasiler” ve “iş dünyasında” mesajı mı?

Kaynak : Müyesser Yıldız – odatv.com/

AK Parti’nin ‘Yeni Türkiye’si kapitalizm öncesi devlet projesidir

Tarık Ziya Ekinci

Atatürk ve arkadaşlarının 1923’te kurdukları Kemalist rejim 16 Nisan 2017’de kabul edilen anayasa değişikliği ile ustaca tasfiye edildi. Yerine Sayın Erdoğan’ın riyasetinde ve Sünni İslam ekseninde yeni bir rejim kuruluyor. Bu bir yorum değil, Sayın Erdoğan’ın tasfiye amaçlı bir KHK münasebetiyle “Türk devletindeki tasfiyeler sayesinde ‘sıfır kilometre’ bir devlet” kuracaklarını açıklamasıyla resmiyet kazanan bir gerçekliktir.

Kemalist Devlet, Kurtuluş Savaşı’nın bitimini izleyen ortamda devrimci bir yöntemle kuruldu. Yeni Rejim ise evrimci bir yöntemle kuruluyor. Yeni Türkiye’nin kuruluşunda tedrici geçiş yolunun seçilmesinin nedeni Kemalist rejim yandaşlarının tepkisini asgari düzeyde tutmak ve yeni rejimin sorunsuz biçimde kurulup yaygınlaşmasını sağlamak olduğu açıktır. Yeni Türkiyemimarlarının diğer bir becerisi de Kemalist rejimin sözel dayanaklarını anayasada koruyarak onu işlevsizleştirmeyi başarmış olmalarıdır.

Yeni Türkiye devleti, yasama, yürütme ve yargı erklerini Cumhurbaşkanı’nın uhdesinde toplamak suretiyle eski devlet yapısını kökten değiştiren bir ‘tek adam’ rejimidir. Dayanağı kapitalizm öncesi ideolojidir. Kemalizm’in savunucuları anayasada değiştirilmesi yasaklanan ilk üç maddenin korunmuş olmasını eski rejimin devam ettiğini sanmakta ve teselli bulmaktadırlar. Oysa Yeni Türkiye’yi karakterize eden erkler birliğine dayalı ‘tek adam’ rejiminin kurulmasından sonra anayasanın 2. Maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” hükmü işlevini yitirmiştir. Yeni Türkiye Devleti artık demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti değil, tek adamın yönettiği bir organdır. Sünni İslam ideolojisini esas alan Yeni Türkiye devletinin laik kalmaya devam edeceği olasılığı da söz konusu değil. Nitekim devletin eğitim sistemi, Sayın Erdoğan’ın sıkça yinelediği üzere, “dinine ve kinine bağlı” bir gençlik yetiştirmek amacıyla yeniden örgütlenmektedir. Böylece Kemalizm’in amaçladığı seküler toplum düşüncesi de bir düş olacak.

Cumhuriyet döneminde devleti yöneten sınıfların konumu

Türkiye Cumhuriyeti Devleti asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu. Bu, sınıf tabanı olmayan üstten bir kuruluştu. Batı’daki burjuva devlet yapılanması örnek alınmıştı. Bürokratik iktidar var olmayan burjuva sınıfının görevlerini üstlenmişti. Devlet bir yandan burjuva demokratik devrimleri yapıyor, diğer yandan Osmanlı devlet düzeninden kalma kapitalizm öncesi kurumları ve çağın dışında kalan değerleri tasfiye ediyordu.  Burjuvazisi olmayan bir burjuva devleti kurmak isteniyordu. Yeni devlet kurucu önderin ismine izafeten Kemalist rejim, kısaca Kemalizmolarak adlandırıldı. Yeni rejimin teorisyenleri zamanla devletin desteğiyle milli bir burjuvazinin yetişeceğini ve bürokrasinin n kurduğu devletin sınıfsal bir temele oturacağını varsayıyorlardı. Batı’daki burjuva devrimlerinin tam tersi bir yol izleniyordu. Oysa Batı’da burjuvazi aristokrasiye karşı halk yığınlarıyla birlikte devrim yapmış ve sınıf iktidarını halkın desteğiyle kurmuştu.

Toplumun katılmadığı tepeden kurulan bir rejimi sürdürmenin tek yolu vardır: zor kullanmak. Kemalist rejim de kaçınılmaz olarak baskı ile sürdürülmüş ve çizgi dışı sapmalar ordu müdahalesiyle düzeltilmiştir. Gerçekten Türkiye’de devlet desteğiyle giderek güçlenen bir burjuva sınıfı oluştu.  Ama hiçbir zaman devlete egemen bir sınıf olamadı ve Batı burjuvazisi gibi iktidara damgasını vuramadı.  Asker-sivil bürokratik iktidar bloğuna bağımlı bir sınıf olarak varlığını sürdürdü. Bugünkü büyük burjuvazi (TÜSİAD) bile sınıf iktidarını kurmak ve devlete yön vermek gibi bir işlevinin olduğunu kabul etmek istemiyor. Çünkü büyük ihaleleri yöneten bürokratik devlettir. Dünkü cılız burjuvazi, kuruluş aşamasındaki devletin kimi ihtiyaçları için ithalat ve ihracat yapmakla yetiniyordu.  Bugün de büyük holdingleri yöneten montajcı sanayi burjuvazisi, yabancı ortaklarıyla birlikte, ordunun silah ve mühimmat ihtiyacı, tank ve gemi inşası, elektronik cihazlar, İHA’lar ve Hava kuvvetlerine ait uçakların sağlanması vb. için sıkça açılan büyük kazançlı devlet ihalelerinin peşindedir. Türkiye burjuvazisi dışa açılamadı. Batı burjuvazisiyle rekabet edecek güçte değil. Sermaye sınıfının kazancı büyük ölçüde iç sömürüye dayanıyor. Bu nedenle devlete egemen güçlerle ihtilafa düşmekten özenle kaçınmaktadır. Örneğin, anayasa da yapılan köklü rejim değişikliği karşısında tepkisiz kalmıştır. Bu, açıkça bir sınıfsal körlüktür. Burjuvazinin sınıf çıkarlarıyla örtüşmesine karşın, Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barışın sağlanması, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve gerçek bir hukuk devletinin kurulması için mücadele etmekte çekingen davranması da sınıfsal varlığının inkârıdır. Keza sınıf çıkarlarına ters düşmesine karşın OHAL rejiminin süreklilik kazanmasına ilgisiz kalması kabul edilemez bir zaaftır.

Görüldüğü gibi Türkiye burjuvazisi büyük holdinglere ve görece güçlü bir sanayi sektörüne sahip olmasına karşın, yapısal nedenlerle, Batı burjuvazisiyle eşdeğer nitelikte bir sınıf devleti kurmayı başaramamıştır.

Sonuç olarak Kemalist Cumhuriyetin bir burjuva devleti olduğunu söylemek gerçekçi değildir. Keza Türkiye’nin bir burjuva devleti olduğu varsayımı ile yapılan siyasal ve sosyolojik çözümlemeler de yol gösterici olmaktan uzaktır. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar bir yana, burjuvazinin yeni Türkiye modeline bigâne kalması bile, tek başına, bu gerçeği kanıtlamaya yeterlidir.

AK Parti’nin kurmakta olduğu Yeni Türkiye’nin ideolojisi ve sınıfsal dayanakları

AK Partinin Yeni Türkiye projesi uzun bir sürecin ürünüdür. Projeyi başlatan Sayın Erbakan’dır. Yeni Türkiye, Milli Nizam Partisi’nin kurulduğu 1960’lı yıllardan başlayarak devam ede gelen bir siyasetin günümüzdeki ürünüdür. Yeni Türkiye düşüncesinin hayata geçmesi için asker-sivil bürokrasinin baskısından kurtulmak, özellikle silahlı kanadı pasifize etmek gerekli bir zorunluluktu. Parti kapatmaları, tutuklamalar, vakıf, tarikat ve benzeri dinsel amaçlı kuruluşların tasfiye edilmesi, yayın organlarının kapatılması hareketin iktidar amaçlarına set çekiyordu. Yeni Türkiye hareketinin öncü kadroları uzun yıllar CHP+ Ordu=Devlet denklemi karşısında çaresizdi. Hem CHP’yi alt etmek, hem de orduyu kışlasına kapatmak aşılması gereken ağır sorulardı.  AK Parti, iktidara geldiği 2002 tarihinden başlayarak etkin ve tutarlı bir mücadele başlattı. İlk beş yıl boyunca demokratik hak ve özgürlükleri genişletme ve hukuk devletini güçlendirme yönündeki politikalar sayesinde içte ve dışta büyük itibar kazandı. Ordunun radikal unsurlarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz davalarında kamuoyundan destek gördü. Önemli tasfiyeler yapıldı. Daha sonra yenilgiyle sonuçlanan 15 Temmuz Fetocu hain ve caniyane kalkışma hareketini yapanların tutuklanarak tasfiye edilmeleriyle de Ordu önce Kemalist unsurlardan, sonra da Yeni Türkiye projesinin karşıtlarından tamamen arındı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri bakanlığına, Kuvvet Komutanlıkları da Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Böylece silahlı kuvvetler AK Parti iktidarına bağlı bir kuruluş haline geldi. Miadını dolduran Ordu+CHP=Devlet denklemi yerine AK Parti+Ordu=Devlet denklemi kuruldu. Yüksek yargı, vesayet rejiminin denetiminden çıkarıldı. Anayasa Mahkeme’sinin (AYM) parti kapatma tehditleri son buldu. Yeni Devlet denkleminde AYM de AK Partinin yörüngesine girdi. Milletvekillerinin tutuklu olarak yargılanamayacağına ilişkin içtihadını unuttu. 12 HDP milletvekillinin makabline şamil bir anayasa değişikliği ile yargılanıp tutuklanmaları karşısında sessiz ve ilgisiz kaldı. Eski kararını uygulayabilmek için adeta talimat bekleyen bir konuma girdi. En azından toplumdaki algı bu yöndedir ve bu algı devam ediyor.

Bugün artık asker-sivil bürokrasi siyasetin dışına çıkmış. Sosyolojik tabanı olmayan Kemalizm de gücünü kaybetmiştir. Yandaşlarının tabulaştırma çabalarına rağmen Kemalist ideolojiye dayalı bir siyasetin umut vaat etmesi olanaklı görünmüyor. Artık siyasal yaşama yön verme ve iktidarı oluşturma gücü halk yığınlarına geçmiştir. Halka rağmen, halk için siyaset yapma dönemi kapanmıştır.

Siyasi partilerin gücünü sağlayan dayandıkları sosyal sınıflardır. Başarılarını sağlayan da yığınları harekete geçirecek güçlü ve uyumlu ideolojidir. Diğer bir deyimle siyasi partilerin başarısı toplumda kurdukları ideolojik ve kültürel hegemonya ile mümkündür.  Bugünkü siyasal ortamda bu olanaklara sahip tek parti AK Partidir.

AK Parti, Kapitalizm öncesi değerler sistemini modern çağın teknolojisiyle uzlaştırmayı amaçlayan bir politika izlemektedir. Temel ideolojisi dindir. Sünni İslam’ı referans almaktadır. Kapitalizm öncesi kurumların canlandırılmaya çalışması AK Parti’nin Parti-Devleti projesiyle de uyumludur. Yeni anayasa buna elverişlidir. Toplumun büyük çoğunluğu AK Partinin inanç temelli ideolojisine ve geliştirdiği kapitalizm öncesi değerler sistemini desteklemektedir. Diğer bir deyimle AK Parti, toplumda, halkın genel eğilimine uygun ideolojik ve kültürel bir hegemonya kurmayı başarmıştır. Eğitim sistemini bu doğrultuda yeniden düzenlenmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Birlik Vakfı, vb. kuruluşlarla yaptığı sözleşmeler uyarınca bunların ürettikleri ve üretecekleri kapitalizm öncesi projeler doğrultusunda bir eğitim politikası izleyecektir. Sayın Erdoğan 19. Milli Eğitim Şurasında “bizim bazı sıkıntılarımız var hala… Bu sıkıntıyı Anadolu’dan başlayarak bir hayat tarzı sunarak yeneceğiz” derken, anılan kuruluşların ürettikleri düşünceler temelinde Yeni Türkiye Devletinin kültürel eksikliklerini gidermeyi ve Ak Parti’nin toplumdaki kültürel hegemonyasını pekiştirmeyi amaçladığı açıktır.

Sayın Erdoğan kapitalizm öncesi değerler sistemini canlandırırken uzun erimli ve rakipsiz bir iktidar kurduğunun bilincindedir. Yeni Türkiye için öngörülen ‘tek adam’ yönetimi kapitalizm öncesi değerler sistemiyle uyumludur. İslamiyet’in gelişme sürecindeki Müslüman devletlerin tümünde olduğu gibi, Osmanlı devleti de tarihi boyunca ‘tek adam’ tarafından yönetilmiştir. Tarihteki Müslüman Devletlerin yöneticileri tanrısal iradenin yeryüzündeki temsilcisi olarak algılanıyordu.  AK Partinin ‘tek adam’ yönetiminde ısrarcı olmasının nedeni de İslami yönetim geleneğine bağlılığın bir gereğidir. Müslüman halkımızın tercihi de bu yöndedir. Eğitimin politikasının inanç ağırlıklı olması kapitalizm öncesi değerler sistemine uygun bir hayat tarzı oluşturmakta gerekli olan bir yöntemdir.

Sayın Erdoğan’ın öncülük ettiği ‘Yeni Türkiye’ devletinin bugünkü yurt ve dünya koşullarında ne ölçüde başarılı olacağını zaman gösterecek. Ama Yeni Türkiye iktidarının uzun ömürlü ve rakipsiz bir iktidar olacağını söylemek bir kehanet değildir.

Türkiye siyasetinde AK Parti seçeneksiz midir?

Bugünkü Türkiye’de Ak Parti, halk yığınlarına nüfuz eden, toplumda kültürel ve ideolojik bir hegemonya kurabilen tek partidir. Burjuvazi, açıklanan tarihsel ve sosyolojik nedenlerle sınıf iktidarını kuramamıştır.  Ama İşçi sınıfı ve müttefikleri kurulan sisteme karşı toplumun tarih dışı maceralara sürüklenmesini önleyecek siyasal ve sosyal bir güç olarak varlığını koruyor. Ne var ki bu gerçeği zamanında algılayan Sayın Erdoğan kullandığı hukuk dışı yöntemlerle, en azından, bu gücü sembolize eden (HDP) hareketi hizaya getirmiş ve şimdilik pasifize etmeyi başarmış görünüyor.

Türkiye’de işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidar alternatifi siyasal bir güç olduğu iddiası pek çok kimse için istihfafla karşılanan hayal ürünü bir düşünce olarak algılanabilir.  Ama 7 Haziran 2015 tarihli seçimlerden sonra gelişen olaylar ve Sayın Erdoğan başta olmak üzere iktidarın izlediği saldırgan politikalar kronolojik olarak gözden geçirildiğinde bu tezin hafife alınamayacak kadar gerçekçi olduğu kolayca anlaşılır. İşçi sınıfı siyasal partileri, sendikalar ve emek örgütleri başta olmak üzere, demokratik Kürt özgürlük hareketi,  Aleviler ve dışlanan diğer farklı toplumsal grupların ortak bir siyasi hareketi oluşturulduğu takdirde Türkiye’nin tarih dışı maceralara sürüklenmesini önlemek mümkündür.

Demokrasi mücadelesi bağlamında ele alınması gerek bu sorun bir sonraki yazının konusu olacak.


Nakleden Koray Düzgören, Artı gerçek Gazetesi, 05. 08. 2017

Kaynak : http://t24.com.tr/

O zarflar kimlerin eline geçti?

Saygı Öztürk

Halk oylamasının yapıldığı saatte, AKP Temsilcisi eski Milletvekili Recep Özel, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) Başkanlığı’na el yazısıyla yazdığı dilekçeyi verdi. Dilekçesinde “16 Nisan 2017 tarihinde yapılmakta olan halk oylamasında bazı sandıklarda oy pusulalarının veya oy zarflarının İlçe Seçim Kurulu ve Sandık Kurulu mührü ile mühürlenmediğini yoğun bir biçimde tespit etmiş bulunmaktayız” iddiasında bulundu. Recep Özel, zarflarda mühür bulunmadığını nereden biliyordu? İşte, işin “püf” noktası ve araştırılması gereken de bu…
Recep Özel, dilekçe verdi vermesine ama zarflarda ilçe seçim kurulunun mührünün bulunmaması halinde, sandık kurulları oy verme işlemini başlatamaz. Oylamanın başlatılmadığına ilişkin hiçbir şikayet ve tespit yok. Konuyu biraz açalım:

SEÇİM İÇİN KOŞUL: ÖNCE İKİ MÜHÜR

YSK tarafından bastırılan ve YSK mührü taşıyan zarflar, oy pusulaları ile birlikte ilçe seçim kurullarına seçmen sayısı dikkate alınıp gönderilir. İlçe seçim kurulu, kendilerine gelen zarfları, ilçe seçim kurulu mührü ile mühürler. Oy kullanılan yerlerin sandık kurullarına bunlar ulaştırılır.
Sandık kurulları ise oylama başlamadan önce, gelen paketi açar, zarfların YSK ve ilçe seçim kurulu mührü taşıyıp taşımadığına bakar. İki mührü gördükten sonra aynı zarf üzerine kendi mührünü basar. Yani zarf üzerinde üç mühür bulunur. Seçimde kullanılacak oy pusulasının da arkasına mühür basılır. Yasaya göre uyulması, yapılması gereken de bu… Sandık kurulları, bu süreci işletti, oy verme süreci Türkiye’nin her tarafında başlatıldı. YSK’daki AKP Temsilcisi Recep Özel, ilçe seçim kurulu mührünün, bulunmadığını öne sürüp, mühürsüz zarfların da geçerli sayılmasını istedi. CHP Üyesi Mehmet Hadimi Yakupoğlu’nun itirazını dikkate alan bile olmadı.

MÜHÜRSÜZLER SİSTEME NASIL GİRDİ?

Sandık kurulu, ilçe seçim kurulunun mührünün basılmamasını ve bununla ilgili şikayetlerin gelmesi kabul edilebilir. Ama ilçe seçim kurulu mührü görülmeden, siyasi parti temsilcisinin de bulunduğu sandık kurulunun zaten oylamayı başlatmaması gerekirdi. Oylamayı başlattıklarına göre zarfın üstünde YSK ve ilçe seçim kurulu mührü var demektir. Peki, seçim yapılacak yere, yasa gereği seçmen sayısından fazla zarf ve oy pusulası gönderilmesi gerekirken, bunların eksik gönderilmesine ne demeli? CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdal Aksünger de bunu YSK yetkililerine bir türlü anlatamadı.Mühürsüz zarfların, oy pusulalarının YSK’nın sisteminden başka ellere geçtiği şüphesi doğdu. Eğer, YSK eliyle bunlar ulaştırılmış olsa, YSK ve ilçe seçim kurulu mührünü taşımış olması gerekirdi. Belki birkaç yerde mühürsüz olabilir ama bu kadar yaygın olduğuna göre bu işin altında başka şeyler aranır, seçmene saygı gereği aranmalı da…

KUŞKULAR BOŞUNA DEĞİL

Anayasa’nın 79. maddesi, oylamanın düzeni ve dürüstlüğünü sağlama görevini YSK’ya vermiş. YSK’dan beklenen “Mühürsüz oy pusulalarını, YSK mührünü taşımayan zarfları saydırdık, tutanak düzenledik. İşte sonuç” demesiydi. Kaç ilçe seçim kurulu, kaç sandık kurulunun ihmali görüldüğü, mühürsüz pusula ve zarflardaki tercihin hep “evet” ya da “hayır” yönünde mi ağırlıklı olduğu, bunun organize bir şey olup olmadığının ortaya çıkarılması gerekirdi. Bunların hiçbirini yapmadan olayın üstünü kapattı. Eski DYP’li hukukçu bakan Yaşar Topçu, YSK’nın, “mühürsüzleri kabul ettim” demekle kurtulamayacağını, seçimin dürüst bir biçimde yapıldığını kanıtlamak zorunda olduğunu anlattı. Oy pusulalarının dışarıdan gelip gelmediğini kanıtlamanın vatandaşın değil YSK’nın görevi olduğunu hatırlattı. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Haluk İpek’in verdiği 8 Nisan 2010 tarihinde yasalaşan Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair 5980 Sayılı Kanun’un 19. Maddesi’ni okuyalım:
“Üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan zarflar geçersiz sayılır. Bu zarflar paketlenir, paketin üzeri mühürlenerek zarf sayısı yazılır. Bu zarflar saklanır ve kesinlikle açılmaz. Bütün işlemler ayrıca tutanak defterine geçirilerek, sandık kurulu başkan ve üyeleri tarafından mühürlenir.”
Yukarıdaki hükümleri uygulamak için hukukçu olmaya da gerek yok. Siz kanunları en iyi bilmesi gereken 10 hukukçu, yasa hükmünün hiçbir hükmünü niçin yerine getirmediniz? Yok yok, bu işin altında başka şeyler yattığına ilişkin kamuoyunda oluşan kuşkuları gidermek de, zarfların birilerinin eline geçip geçmediğini ortaya koymak da sizin göreviniz.

Kaynak : Saygı Öztürk – http://www.sozcu.com.tr/

Dümbeleği “çala çala” yoruldu bileklerim…

Yılmaz Özdil

Ergenekon sahte çıktı.
Balyoz sahte çıktı.
Casusluk sahte çıktı.
Arınç’a suikast sahte çıktı.

*

Üniversite soruları çalındı.
KPSS soruları çalındı.

*

Başörtülü bacıma saldırdılar, yalan çıktı, camide içki içtiler, yalan çıktı.

*

Asrın liderimizin diploması senelerdir tartışılıyor, henüz diploma gösterilemedi.

*

Akp’nin seçim şarkısı “dombıra” araklama çıktı. Söz ve müziği kendisine ait olan Arslanbek Sultanbekov “şarkımı çaldılar, üstüne üstlük anonim diyerek, beni hırsız durumuna düşürdüler” dedi.

*

Akp’nin seçim reklamı, Sony’nin Playstation reklamından aşırma çıktı.

*

Akp milletvekillerinin, kanun çıkarılırken TBMM’de sahte oy kullandıkları ortaya çıktı.

*

Akp milletvekilinin “Yeliz” isimli sahte sosyal medya hesabıyla TBMM’den yayın yaptığı ortaya çıktı.

*

Akp teşkilatlarının sahte evrakla sahte üye kaydettikleri ortaya çıktı.

*

Saray, kaçak.

*

Yerli otomobil, Cadillac’tan çalıntı çıktı.

*

Akp’li belediyenin sporcusu, atletizm tarihimizde bir ilki başardı, olimpiyatta altın madalya kazandı, dopingli çıktı.

*

Akp tarafından “kamu yararına çalışan dernek” statüsü verilen, “izinsiz yardım toplama izni” verilen, üstüne, TBMM Üstün Hizmet Ödülü verilen Keriz Feneri’nde, bağışları çaldılar. Nasıl çaldıkları konusunda bilgi almak için Keriz Feneri’ne telefon ettim, telesekreterde hangi şarkı çalıyordu biliyor musunuz… Hem vallahi hem billahi, dümbeleği “çala çala” yoruldu bileklerim çalıyordu!

*

TBMM lokantasındaki yemekleri çaldılar, resmi makam araçlarıyla götürdüler, Meclis’in aşçı ve garsonlarını sahte evraklarla özel restoranda çalıştırdılar. TBMM’nin çay ocaklarından elde edilen çay paralarını çaldılar, aralarında kırıştılar. TBMM’nin temizlik malzemesi alımında sahte evrakla hırsızlık yaptılar. TBMM’nin bulaşık malzemesi alımında sahte evrakla sahte ihale verdiler. TBMM’nin güvenliğini sağlamak için satın alınan kameraların ihalesinde hırsızlık yaptılar. TBMM bilgi işlem dairesinin cihaz alımında hırsızlık yaptılar. TBMM’deki Vakıfbank şubesi soyuldu, kapıya anahtar uydurarak içeri girdiler, 150 adet para çekme kartını çaldılar. TBMM kafeteryasındaki LÖSEV bağış kutusu çalındı. TBMM basın bürosundan dizüstü bilgisayar çalındı. TBMM halkla ilişkiler binasından Kuran’ı Kerim çalındı. TBMM tuvaletinde unutulan çantadan, para çalındı. TBMM’deki diğer hırsızlık vakalarında, cüzdan, cep telefonu, fotoğraf makinesi, gözlük, hatta çeyrek altın çalındı.

*

TBMM’nin sağlık faturalarında hırsızlık yapıldığı ortaya çıktı, hastanede beş gün yatıp, 266 gün yattım diye fatura getiren oldu, sahte ilaç reçetesi getiren oldu, sahte evraklarla haftada beş gün tahlil yaptırdığını, iki ayda bir gözlük değiştirdiğini, 32 dişine implant çaktırdığını iddia eden milletvekillerimiz var.

*

TBMM’ye bağlı saray ve kasırlar soyuldu, gümüş şamdanların, zillerin, masa örtülerinin, abajurların, halıların, tabloların çalındığı ortaya çıktı.

*

Bu TBMM’de hırsızlık komisyonu kuruldu, bakanlarımızın 17/25’te hırsızlık yapmadıkları kararı çıktı.

*

En son…
Referandumda oylar çalındı.

*

Mühürsüz oyların geçerli sayılması için YSK’ya başvuran Akp temsilcisinin, TBMM’deyken sahte oy kullanma rezaletine karıştığı ortaya çıktı.

Kaynak : Yılmaz Özdil – http://www.sozcu.com.tr/