129 yıllık tarihi lise, Bilal Erdoğan’ın vakfına tahsis edildi

Print Friendly, PDF & Email

Öğrencilere yaz okulu kapsamında dini eğitim veriliyor.

İzmir’in köklü eğitim kurumlarından Atatürk Lisesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’ın yöneticisi olduğu Türkiye Gençlik Vakfı’na (TÜGVA) tahsis edildi.

TÜGVA’nın bu yıl 25 bin öğrenciyi yaz okulu kapsamında din eğitimine aldığı öğrenildi. Bilal Erdoğan’ın Yüksek İstişare Kurulu üyesi olduğu TÜGVA’nın Atatürk Lisesi’ni kullanımı, MEB ile vakıf arasında imzalanan Medeniyet ve Değerler Protokolü’ne dayanıyor. TÜGVA’dan İzmir Atatürk Lisesi’ne gönderilen yazıda, protokol kapsamında okuldaki 7 sınıfın 11 Eylül’e kadar pazartesi-perşembe günleri kendilerine tahsis edilmesi istendi. Tahsis sonrası okulda ilk olarak öğrencilere konferans verildi.

Cumhuriyet’te yer alan habere göre, TÜGVA’nın internet sitesinde eğitim içeriği şöyle anlatıldı:

“Sabah saatlerinden öğleye kadar dinimizin temel ilkelerinden 5 şartın ve Kuran-ı Kerim’in öğretildiği yaz okullarında, öğleden sonra gelişim çağındaki çocukların ihtiyaç duydukları bedensel aktiviteler yapıldı. 1500 eğitmenin desteğiyle 57 ilde düzenlenen yaz okullarımızın içeriği, Milli Eğitim Bakanlığı onaylı olup, alanında uzman eğitimciler tarafından dersler verildi. Yaz okullarımızda sabahtan öğle saatlerine kadar, Kuran-ı Kerim, Peygamber Efendimizin hayatı ve temel dini bilgiler üzerine dersler verildi.”

Mezunlar yasal girişim başlatıyor

Okulun TÜGVA’ya tahsisine karşı mezunlar yasal girişim başlatıyor. İzmir Atatürk Lisesi Mezunları Derneği’nden yapılan açıklamada, “Laik ve demokratik eğitim sistemimize aykırı, okulumuzun kapısında adını taşıdığımız, sınıflarında ve ruhunda gururla yaşattığımız Atatürk ilke ve inkılaplarını hiçe sayan, tarihi boyunca Kuvayı Milliyecilerin, devrimcilerin yetiştiği bir ilim ve irfan yuvasında böylesi bir faaliyeti her ne şartta olursa olsun kabul etmemiz ve sessiz kalmamız mümkün değildir. Konu ile ilgili yasal çerçeveler dahilinde tüm girişimler gerçekleştirilecektir” denildi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Bu işte bir tuhaflık var: Altın ithalatı yüzde 1400 arttı, ihracat 96.4 tonu buldu!

Print Friendly, PDF & Email

“Bakanlık açıklama yapmalı”

Türkiye altın ithalatının üçte birini, ihracatının beşte dördünü tek başına Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile yaptı. “Ne Türkiye ne de BAE altın üretiyor” diyen ekonomistlere göre ‘bu işte bir tuhaflık var.’ Türkiye’nin altın ithalatı Temmuz ayında 62.8 ton ile aylık bazda tarihin en yüksek seviyesine ulaştı. Borsa İstanbul Kıymetli Madenler Piyasası altın ithalat verilerine göre önceki yıl aynı dönemde 4.4 ton olan altın ithalatı, geçen ay yaklaşık yüzde 1400 arttı. Ocak-Temmuz döneminde ise altın ithalatı, geçen yılın ilk 7 ayına göre 8 kat artışla 237.6 tona fırladı. İlk 7 aylık bu rakam, şimdiden 2016’nın tamamında yapılan 106.2 tonluk ithalatı geride bıraktı. Türkiye’nin altın ihracatı ise ilk 6 ay sonunda, 96.4 tonu buldu.

Cumhuriyet’te Gamze Bal imzasıyla yayımlanan haber aynen şöyle:

Altın ihracatının yüzde 87’sinin ise tek başına Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE) yapılması soru işaretlerini de beraberinde getirdi. BAE’nin Türkiye’nin ilk 6 aylık altın ithalarındaki payı ise yüzde 36’yı geçti.

Altın aldık, altın sattık!

İşin ilginç yanı ise ne Türkiye ne de BAE altın üretiyor ancak Türkiye’nin altın ithalatında da ihracatında da adres BAE’ye çıkıyor. Ekonomi Bakanlığı’nın verilerine göre Türkiye’nin BAE’e en çok sattığı ürün, (işlenmemiş) altın. BAE’den en çok aldığı ürün de yine açık ara (işlenmemiş) altın. Bu yılın ilk yarısında Türkiye BAE’ye 3.4 milyar dolarlık altın satarken, BAE’den 2.9 milyar dolarlık altın aldı. Yaşanan bu durum, Türkiye ile İran arasında 2013 yılında patlak veren “altın” ticaretini akla getirdi. Hatırlanacağı üzere İran, Türkiye ve Dubai (BAE) üzerinden altın ile ticaret yapılarak ambargonun delinmesi, İranlı işadamı Rıza Zarraf ile Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın ABD’de tutuklanmasına kadar giden sürecin fitilini ateşlemişti. Söz konusu dönemde Türkiye’nin altın ithalatı İran ile rekor kırmıştı.

‘Normal değil’

Dört yıl aradan sonra 2017 yılında Türkiye’nin BAE ile artan altın ticareti, ekonomistleri, “Arkasında normal olmayan unsurlar var” düşüncesinde birleştirdi. Durumun ekonomi mantığıyla açıklanamayacağını ifade eden iktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav, İran’a geçmiş yıllarda uygulanan ambargoya benzer bir durumun yaşanabileceğine dikkat çekerken; BAE ile olan altın ticaretini, “Bu sonuçlar ve rekor, normal değil” diyerek değerlendirdi. Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu ise ithalattaki artışın iç taleple açıklanamayacağı görüşünde.

‘Bakanlık açıklama yapmalı’

Temmuz 2017’deki aylık bazlı altın ithalatının 2016’da gerçekleşen toplam altın ithalatına eşit olduğuna dikket çeken Altınbaş Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hayri Kozanoğlu, “Bu ithalat, Türkiye’nin altın talebiyle açıklanamaz” dedi. Kozanoğlu, “Türkiye’deki düğünler, yurttaşın altına olan talebi ya da herhangi başka bir ekonomik durum bu ithalatı açıklayabilecek seviyede değil. Ciddi olarak makro ekonomiyi etkileyecek bir durumdan bahsediyoruz. Maliye Bakanlığı ve Ekonomi Bakanlığı bir an önce bu duruma açıklık getirmeli” diye konuştu. Kozanoğlu, “BAE’ye dayalı olarak bu rakamlardan bahsetmemiz ‘bu ithalatın arkasında ne var’ sorusunu akla getiriyor” dedi. Altın ithalatının gelecek ayın ödemeler dengesini de ciddi etkileyeceğine değinen Kozanoğlu, şunları söyledi: “Öteden beri cari işlemler açığı veren bir ülkeyiz. Altın da devreye girince içinden çıkılmaz bir hal oluyor. Bir ayda böyle büyük bir sıçramanın gerçekleşmesi, döviz sorunu yaşayan bir ülke olarak Türkiye için risk.”

Kaynakhttp://t24.com.tr/

AK Parti’nin ‘Yeni Türkiye’si kapitalizm öncesi devlet projesidir

Print Friendly, PDF & Email

Tarık Ziya Ekinci

Atatürk ve arkadaşlarının 1923’te kurdukları Kemalist rejim 16 Nisan 2017’de kabul edilen anayasa değişikliği ile ustaca tasfiye edildi. Yerine Sayın Erdoğan’ın riyasetinde ve Sünni İslam ekseninde yeni bir rejim kuruluyor. Bu bir yorum değil, Sayın Erdoğan’ın tasfiye amaçlı bir KHK münasebetiyle “Türk devletindeki tasfiyeler sayesinde ‘sıfır kilometre’ bir devlet” kuracaklarını açıklamasıyla resmiyet kazanan bir gerçekliktir.

Kemalist Devlet, Kurtuluş Savaşı’nın bitimini izleyen ortamda devrimci bir yöntemle kuruldu. Yeni Rejim ise evrimci bir yöntemle kuruluyor. Yeni Türkiye’nin kuruluşunda tedrici geçiş yolunun seçilmesinin nedeni Kemalist rejim yandaşlarının tepkisini asgari düzeyde tutmak ve yeni rejimin sorunsuz biçimde kurulup yaygınlaşmasını sağlamak olduğu açıktır. Yeni Türkiyemimarlarının diğer bir becerisi de Kemalist rejimin sözel dayanaklarını anayasada koruyarak onu işlevsizleştirmeyi başarmış olmalarıdır.

Yeni Türkiye devleti, yasama, yürütme ve yargı erklerini Cumhurbaşkanı’nın uhdesinde toplamak suretiyle eski devlet yapısını kökten değiştiren bir ‘tek adam’ rejimidir. Dayanağı kapitalizm öncesi ideolojidir. Kemalizm’in savunucuları anayasada değiştirilmesi yasaklanan ilk üç maddenin korunmuş olmasını eski rejimin devam ettiğini sanmakta ve teselli bulmaktadırlar. Oysa Yeni Türkiye’yi karakterize eden erkler birliğine dayalı ‘tek adam’ rejiminin kurulmasından sonra anayasanın 2. Maddesindeki “Türkiye Cumhuriyeti (…) demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” hükmü işlevini yitirmiştir. Yeni Türkiye Devleti artık demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti değil, tek adamın yönettiği bir organdır. Sünni İslam ideolojisini esas alan Yeni Türkiye devletinin laik kalmaya devam edeceği olasılığı da söz konusu değil. Nitekim devletin eğitim sistemi, Sayın Erdoğan’ın sıkça yinelediği üzere, “dinine ve kinine bağlı” bir gençlik yetiştirmek amacıyla yeniden örgütlenmektedir. Böylece Kemalizm’in amaçladığı seküler toplum düşüncesi de bir düş olacak.

Cumhuriyet döneminde devleti yöneten sınıfların konumu

Türkiye Cumhuriyeti Devleti asker-sivil bürokrasi tarafından kuruldu. Bu, sınıf tabanı olmayan üstten bir kuruluştu. Batı’daki burjuva devlet yapılanması örnek alınmıştı. Bürokratik iktidar var olmayan burjuva sınıfının görevlerini üstlenmişti. Devlet bir yandan burjuva demokratik devrimleri yapıyor, diğer yandan Osmanlı devlet düzeninden kalma kapitalizm öncesi kurumları ve çağın dışında kalan değerleri tasfiye ediyordu.  Burjuvazisi olmayan bir burjuva devleti kurmak isteniyordu. Yeni devlet kurucu önderin ismine izafeten Kemalist rejim, kısaca Kemalizmolarak adlandırıldı. Yeni rejimin teorisyenleri zamanla devletin desteğiyle milli bir burjuvazinin yetişeceğini ve bürokrasinin n kurduğu devletin sınıfsal bir temele oturacağını varsayıyorlardı. Batı’daki burjuva devrimlerinin tam tersi bir yol izleniyordu. Oysa Batı’da burjuvazi aristokrasiye karşı halk yığınlarıyla birlikte devrim yapmış ve sınıf iktidarını halkın desteğiyle kurmuştu.

Toplumun katılmadığı tepeden kurulan bir rejimi sürdürmenin tek yolu vardır: zor kullanmak. Kemalist rejim de kaçınılmaz olarak baskı ile sürdürülmüş ve çizgi dışı sapmalar ordu müdahalesiyle düzeltilmiştir. Gerçekten Türkiye’de devlet desteğiyle giderek güçlenen bir burjuva sınıfı oluştu.  Ama hiçbir zaman devlete egemen bir sınıf olamadı ve Batı burjuvazisi gibi iktidara damgasını vuramadı.  Asker-sivil bürokratik iktidar bloğuna bağımlı bir sınıf olarak varlığını sürdürdü. Bugünkü büyük burjuvazi (TÜSİAD) bile sınıf iktidarını kurmak ve devlete yön vermek gibi bir işlevinin olduğunu kabul etmek istemiyor. Çünkü büyük ihaleleri yöneten bürokratik devlettir. Dünkü cılız burjuvazi, kuruluş aşamasındaki devletin kimi ihtiyaçları için ithalat ve ihracat yapmakla yetiniyordu.  Bugün de büyük holdingleri yöneten montajcı sanayi burjuvazisi, yabancı ortaklarıyla birlikte, ordunun silah ve mühimmat ihtiyacı, tank ve gemi inşası, elektronik cihazlar, İHA’lar ve Hava kuvvetlerine ait uçakların sağlanması vb. için sıkça açılan büyük kazançlı devlet ihalelerinin peşindedir. Türkiye burjuvazisi dışa açılamadı. Batı burjuvazisiyle rekabet edecek güçte değil. Sermaye sınıfının kazancı büyük ölçüde iç sömürüye dayanıyor. Bu nedenle devlete egemen güçlerle ihtilafa düşmekten özenle kaçınmaktadır. Örneğin, anayasa da yapılan köklü rejim değişikliği karşısında tepkisiz kalmıştır. Bu, açıkça bir sınıfsal körlüktür. Burjuvazinin sınıf çıkarlarıyla örtüşmesine karşın, Kürt sorununun çözümü ve toplumsal barışın sağlanması, demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ve gerçek bir hukuk devletinin kurulması için mücadele etmekte çekingen davranması da sınıfsal varlığının inkârıdır. Keza sınıf çıkarlarına ters düşmesine karşın OHAL rejiminin süreklilik kazanmasına ilgisiz kalması kabul edilemez bir zaaftır.

Görüldüğü gibi Türkiye burjuvazisi büyük holdinglere ve görece güçlü bir sanayi sektörüne sahip olmasına karşın, yapısal nedenlerle, Batı burjuvazisiyle eşdeğer nitelikte bir sınıf devleti kurmayı başaramamıştır.

Sonuç olarak Kemalist Cumhuriyetin bir burjuva devleti olduğunu söylemek gerçekçi değildir. Keza Türkiye’nin bir burjuva devleti olduğu varsayımı ile yapılan siyasal ve sosyolojik çözümlemeler de yol gösterici olmaktan uzaktır. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar bir yana, burjuvazinin yeni Türkiye modeline bigâne kalması bile, tek başına, bu gerçeği kanıtlamaya yeterlidir.

AK Parti’nin kurmakta olduğu Yeni Türkiye’nin ideolojisi ve sınıfsal dayanakları

AK Partinin Yeni Türkiye projesi uzun bir sürecin ürünüdür. Projeyi başlatan Sayın Erbakan’dır. Yeni Türkiye, Milli Nizam Partisi’nin kurulduğu 1960’lı yıllardan başlayarak devam ede gelen bir siyasetin günümüzdeki ürünüdür. Yeni Türkiye düşüncesinin hayata geçmesi için asker-sivil bürokrasinin baskısından kurtulmak, özellikle silahlı kanadı pasifize etmek gerekli bir zorunluluktu. Parti kapatmaları, tutuklamalar, vakıf, tarikat ve benzeri dinsel amaçlı kuruluşların tasfiye edilmesi, yayın organlarının kapatılması hareketin iktidar amaçlarına set çekiyordu. Yeni Türkiye hareketinin öncü kadroları uzun yıllar CHP+ Ordu=Devlet denklemi karşısında çaresizdi. Hem CHP’yi alt etmek, hem de orduyu kışlasına kapatmak aşılması gereken ağır sorulardı.  AK Parti, iktidara geldiği 2002 tarihinden başlayarak etkin ve tutarlı bir mücadele başlattı. İlk beş yıl boyunca demokratik hak ve özgürlükleri genişletme ve hukuk devletini güçlendirme yönündeki politikalar sayesinde içte ve dışta büyük itibar kazandı. Ordunun radikal unsurlarına karşı başlattığı Ergenekon ve Balyoz davalarında kamuoyundan destek gördü. Önemli tasfiyeler yapıldı. Daha sonra yenilgiyle sonuçlanan 15 Temmuz Fetocu hain ve caniyane kalkışma hareketini yapanların tutuklanarak tasfiye edilmeleriyle de Ordu önce Kemalist unsurlardan, sonra da Yeni Türkiye projesinin karşıtlarından tamamen arındı. Jandarma Genel Komutanlığı İçişleri bakanlığına, Kuvvet Komutanlıkları da Milli Savunma Bakanlığına bağlandı. Böylece silahlı kuvvetler AK Parti iktidarına bağlı bir kuruluş haline geldi. Miadını dolduran Ordu+CHP=Devlet denklemi yerine AK Parti+Ordu=Devlet denklemi kuruldu. Yüksek yargı, vesayet rejiminin denetiminden çıkarıldı. Anayasa Mahkeme’sinin (AYM) parti kapatma tehditleri son buldu. Yeni Devlet denkleminde AYM de AK Partinin yörüngesine girdi. Milletvekillerinin tutuklu olarak yargılanamayacağına ilişkin içtihadını unuttu. 12 HDP milletvekillinin makabline şamil bir anayasa değişikliği ile yargılanıp tutuklanmaları karşısında sessiz ve ilgisiz kaldı. Eski kararını uygulayabilmek için adeta talimat bekleyen bir konuma girdi. En azından toplumdaki algı bu yöndedir ve bu algı devam ediyor.

Bugün artık asker-sivil bürokrasi siyasetin dışına çıkmış. Sosyolojik tabanı olmayan Kemalizm de gücünü kaybetmiştir. Yandaşlarının tabulaştırma çabalarına rağmen Kemalist ideolojiye dayalı bir siyasetin umut vaat etmesi olanaklı görünmüyor. Artık siyasal yaşama yön verme ve iktidarı oluşturma gücü halk yığınlarına geçmiştir. Halka rağmen, halk için siyaset yapma dönemi kapanmıştır.

Siyasi partilerin gücünü sağlayan dayandıkları sosyal sınıflardır. Başarılarını sağlayan da yığınları harekete geçirecek güçlü ve uyumlu ideolojidir. Diğer bir deyimle siyasi partilerin başarısı toplumda kurdukları ideolojik ve kültürel hegemonya ile mümkündür.  Bugünkü siyasal ortamda bu olanaklara sahip tek parti AK Partidir.

AK Parti, Kapitalizm öncesi değerler sistemini modern çağın teknolojisiyle uzlaştırmayı amaçlayan bir politika izlemektedir. Temel ideolojisi dindir. Sünni İslam’ı referans almaktadır. Kapitalizm öncesi kurumların canlandırılmaya çalışması AK Parti’nin Parti-Devleti projesiyle de uyumludur. Yeni anayasa buna elverişlidir. Toplumun büyük çoğunluğu AK Partinin inanç temelli ideolojisine ve geliştirdiği kapitalizm öncesi değerler sistemini desteklemektedir. Diğer bir deyimle AK Parti, toplumda, halkın genel eğilimine uygun ideolojik ve kültürel bir hegemonya kurmayı başarmıştır. Eğitim sistemini bu doğrultuda yeniden düzenlenmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı Ensar Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti, Birlik Vakfı, vb. kuruluşlarla yaptığı sözleşmeler uyarınca bunların ürettikleri ve üretecekleri kapitalizm öncesi projeler doğrultusunda bir eğitim politikası izleyecektir. Sayın Erdoğan 19. Milli Eğitim Şurasında “bizim bazı sıkıntılarımız var hala… Bu sıkıntıyı Anadolu’dan başlayarak bir hayat tarzı sunarak yeneceğiz” derken, anılan kuruluşların ürettikleri düşünceler temelinde Yeni Türkiye Devletinin kültürel eksikliklerini gidermeyi ve Ak Parti’nin toplumdaki kültürel hegemonyasını pekiştirmeyi amaçladığı açıktır.

Sayın Erdoğan kapitalizm öncesi değerler sistemini canlandırırken uzun erimli ve rakipsiz bir iktidar kurduğunun bilincindedir. Yeni Türkiye için öngörülen ‘tek adam’ yönetimi kapitalizm öncesi değerler sistemiyle uyumludur. İslamiyet’in gelişme sürecindeki Müslüman devletlerin tümünde olduğu gibi, Osmanlı devleti de tarihi boyunca ‘tek adam’ tarafından yönetilmiştir. Tarihteki Müslüman Devletlerin yöneticileri tanrısal iradenin yeryüzündeki temsilcisi olarak algılanıyordu.  AK Partinin ‘tek adam’ yönetiminde ısrarcı olmasının nedeni de İslami yönetim geleneğine bağlılığın bir gereğidir. Müslüman halkımızın tercihi de bu yöndedir. Eğitimin politikasının inanç ağırlıklı olması kapitalizm öncesi değerler sistemine uygun bir hayat tarzı oluşturmakta gerekli olan bir yöntemdir.

Sayın Erdoğan’ın öncülük ettiği ‘Yeni Türkiye’ devletinin bugünkü yurt ve dünya koşullarında ne ölçüde başarılı olacağını zaman gösterecek. Ama Yeni Türkiye iktidarının uzun ömürlü ve rakipsiz bir iktidar olacağını söylemek bir kehanet değildir.

Türkiye siyasetinde AK Parti seçeneksiz midir?

Bugünkü Türkiye’de Ak Parti, halk yığınlarına nüfuz eden, toplumda kültürel ve ideolojik bir hegemonya kurabilen tek partidir. Burjuvazi, açıklanan tarihsel ve sosyolojik nedenlerle sınıf iktidarını kuramamıştır.  Ama İşçi sınıfı ve müttefikleri kurulan sisteme karşı toplumun tarih dışı maceralara sürüklenmesini önleyecek siyasal ve sosyal bir güç olarak varlığını koruyor. Ne var ki bu gerçeği zamanında algılayan Sayın Erdoğan kullandığı hukuk dışı yöntemlerle, en azından, bu gücü sembolize eden (HDP) hareketi hizaya getirmiş ve şimdilik pasifize etmeyi başarmış görünüyor.

Türkiye’de işçi sınıfı ve müttefiklerinin iktidar alternatifi siyasal bir güç olduğu iddiası pek çok kimse için istihfafla karşılanan hayal ürünü bir düşünce olarak algılanabilir.  Ama 7 Haziran 2015 tarihli seçimlerden sonra gelişen olaylar ve Sayın Erdoğan başta olmak üzere iktidarın izlediği saldırgan politikalar kronolojik olarak gözden geçirildiğinde bu tezin hafife alınamayacak kadar gerçekçi olduğu kolayca anlaşılır. İşçi sınıfı siyasal partileri, sendikalar ve emek örgütleri başta olmak üzere, demokratik Kürt özgürlük hareketi,  Aleviler ve dışlanan diğer farklı toplumsal grupların ortak bir siyasi hareketi oluşturulduğu takdirde Türkiye’nin tarih dışı maceralara sürüklenmesini önlemek mümkündür.

Demokrasi mücadelesi bağlamında ele alınması gerek bu sorun bir sonraki yazının konusu olacak.


Nakleden Koray Düzgören, Artı gerçek Gazetesi, 05. 08. 2017

Kaynak : http://t24.com.tr/

256 gün oldu: Tarsus’taki ‘gizemli ev’ hakkında kimse açıklama yapmadı

Print Friendly, PDF & Email

Evin çevresi mavi branda ile kapatılmış durumda.

Tarsus 82 Evler Mahallesi’nde bulunan 3103 Sokak’ta takvimler 13 Kasım 2016’yı gösterdiğinde başlayan kazı, uzun süre kamuoyunu meşgul etti. Büyük gizlilik içinde başlatılan kazıda polisin, hatta Özel Harekât ekiplerinin nöbet tutması, hiçbir yetkilinin kazıyla ilgili açıklama yapmaması, olayın gizemini daha da artırdı. Kazının üzerinden 256 gün geçmesine rağmen herhangi bir yetkili açıklama yapmadı.

Çökmeler oluşmuş

Habertürk’ten Beycan Üçkardeş ve Hakan Bulut‘un haberine göre kazı yapılan evin yer aldığı çıkmaz sokağın başında polis bariyeri var ve sivil polis adeta kuş uçurtmuyor. Evin bulunduğu dar sokağın girişinde ise kurumuş hazır beton izleri var. Bunu bazı mahalle sakinleri kazı alanında betonla güçlendirme çalışması yapıldığı şeklinde yorumluyor.

Evin doğu kısmına düşen diğer bölgede ise genelde tamir atölyeleri yer alıyor. Buradan da görüntü alınmaması için mavi branda ile evin çevresi kapatılmış durumda. Brandalar ve duvar kısmının altından ise tarlalara kadar su tahliye boruları uzatılmış. Çevrede yaptığımız gezi esnasında yolda kısmi çökmeler ile bir bahçe duvarının da küçük bölümünün yıkıldığını gördük. Çevre sakinleri çökmelerin kazılardan kaynaklandığını söylüyor.

Kazının yapıldığı ve doğu tarafa düşen avlunun ters istikametinde bulunan ve evin ana giriş kapısının da baktığı sokaktaki çökmeler son günlerde artış gösterince, burası her iki taraftan da polis bariyerleriyle kapatılmış.

Sürekli araç bekliyor

Kazı yapılan evin girişinde ise sürekli bir araç hazır bekliyor. Gün içinde evin önünde hiçbir hareket yok. Akşam olup saat 19.00’u gösterdiğinde başka bir araç geliyor evin önüne ve 4 kişinin indiğini görülüyor. 4 kişi eve girerken içeriden çıkan 2 kişi ise gün boyu bekletilen diğer araca binerek uzaklaşıyor.

Özellikle güneşin batıp havanın iyice karardığı saat 21.00’den sonra kazı alanında yakılan ışık gün aydınlanana kadar söndürülmüyor. Gece boyu dikkat çeken tek şey ise kazı alanının üzerinin de kapatıldığı mavi brandanın altından görülen bu ışık oluyor.

Kimisi altın var diyor kimisi de tarihi eser

Çevredeki mahalleli ve esnaf ise artık durumu kanıksamış. Bir mahalle sakini “Oraya varamıyoruz ki, yasak. Kuç uçmuyor. Bir şeyler çıktığını söylüyorlar. Boşuna beklemezler ki!” derken, bir başkası “Polis cinayeti olmuş. define varmış, doğruymuş. Ben geçerken gördüm, polisler bekliyorlar.

Kimisi ‘Altın var’ diyor, kimisi ‘Tarihi eserler’. Merak ediyoruz, soruyoruz. Her gün 20-25 kişi çalışıyor” ifadesini kullanıyor. Kazı alanının yanındaki arsa ve evin kendisine ait olmasına rağmen bilgi alamadığından yakınan bir mahalleli ise “Sadece eski bir şehir çıktığını söylüyorlar.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Hanefi Avcı: Yargı hukuksuzluğa direnmeli, toplu tavır almalı

Print Friendly, PDF & Email

“Herkesin risk alması lâzım, kararlarıyla bunu göstermeleri lâzım”

‘Devrimci Karargâh’ soruşturması kapsamında 3 yıl 9 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Cumhuriyet çalışanlarının yargılandığı davaya tepki gösterdi. Avcı, “Yanlışlara direnilmesi ve tavır alınması gerekir” diyerek, “Yargının toplu tavır alması lâzım” ifadesini kullandı.

Hanefi Avcı, yargının toplu tavır alması gerektiğini belirterek, “Bunu yapanlar yargılanacak. Gerektiği zaman direneceksiniz, bu yanlış diyeceksiniz, yargının toplu tavır alması lâzım. Bu kadar ülkeyi kötü gösterecek, bu kadar haksızlık yapacak, adaletsizlik yapacak ortama meydan vermemesi lâzım. Herkesin risk alması lâzım. Kararlarıyla bunu göstermeleri lâzım. Bu iddianameler boş demeliler. Bunu siz demezseniz kim yapacak? Kabul edilemez sınırları aşıyor, birçok Avrupa ülkesi bizi Afrika gibi görüyor. Bunu yapanlar yargılanacaklar, çünkü yaptığınız yanlış. Bu kimseye fayda getirmez” dedi.

‘’Bu çağ bitmiştir’’

Basın mensuplarının yazı yazarak suç işleyemeceklerini söyleyen Avcı, ’’Bu çağ bitmiştir. Dünyada modern ülkelerde, medenî ülkelerde yazarak kamu suçu işleyemezsiniz. Hangi gazete yazarsa yazsın, hangi belgeyi yayınlarsa yayınlasın bundan suç çıkaramazsınız. Basın mensuplarını tutuklamak, basın mensuplarına uyduruk suçlar itham etmek doğru değil. İddiaların hiçbirinin ciddiyeti yok, iddialar doğru olsa bile suç değil. Basın mensupları her şeyi yazacaktır, her şeyi eleştirecektir, zaman zaman sizin muhalif gördüğünüz suç örgütleri hakkında da yazı yazacaklardır. Yazı yazmaktan dolayı hiç kimseyi sorgulayamazsınız’’ ifadelerini kullandı.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Ahmet Şık: Bugünkü yargının cemaat yargısından farkı yok

Print Friendly, PDF & Email

“Her dönemin ‘suçlusu’ olmayı başardım; kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum”

“Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına ve anayasal düzene karşı suç işlemek” iddiasıyla Cumhuriyet’in yazar, yönetici ve avukatları ile birlikte 208 gündür tutuklu bulunan muhabir Ahmet Şık, bugün (26 Temmuz 2017) hakkındaki suçlamalara yanıt verdi. Şık, “Bugünkü yargının cemaat yargısından farkı yok” ifadesini kullandı.

Tutuklanan ve tutuksuz yargılanan Cumhuriyet gazetesinin yönetici, yazar, muhabir ve avukatları hakkındaki dava, gözaltılardan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra başladı. 12’si tutuklu 19 kişinin yargılandığı duruşmanın üçüncü oturumu bugün yapıldı. Bugünkü oturumda köşe yazarı Hakan Kara, Cumhuriyet Kitap Eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay ve Ahmet Şık iddianamede yer alan suçlamalara yanıt verdi; ağır eleştiriler yöneltti.

“Gazetecilik faaliyetlerini suçlamak totaliter rejimlere aittir” diyen Şık’ın savunmasını bitirirken kullandığı “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet” ifadesi, duruşmayı izleyenlerden büyük alkış aldı.

Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni şöyle:

“Sözlerime 3 yıl önce, 2014’te yayımlanan ‘Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda’ isimli kitabımın önsözünden bir alıntıyla başlayacağım. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki mafyatik iktidar ortaklığının nasıl dağıldığını anlatan bu inceleme-araştırma kitabımın önsözü şöyle başlıyor:

“Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. ‘Yeni Türkiye’ denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu iki güç; AKP ve Cemaat ayrıştı.

Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hakim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmeye çalıştıkları devleti ele geçirmek isteyen güç odakları.

Uzun vadede söz sahibi tek güç olacaklarını düşündükleri devletin otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler.

Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının, ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretiydi.

“Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor”

Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.”

Bu satırlar yayımlandıktan sonra, AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaş daha da şiddetlendi. 2007’deki Ergenekon soruşturmalarıyla başlayan sahte bir tarih yazımı sürecinin iktidar ve suç ortaklarının devletin ve ülkenin yağmalanmasında kimin daha çok pay alacağıyla ilgili savaş bir darbe kalkışmasına kadar uzandı. 15 Temmuz 2016’da 250 insanın katledildiği kanlı bir kalkışma yaşandı.

Tek failinin Gülen Cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından önceden bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var. Üzerinden bir yıl geçtiği ve çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen kuşkular azalmak yerine giderek arttı. İhtiyaç duyulan ‘Kontrollü Kaos’ için yol verildiği zannına kapılmamıza neden olan birçok emaresiyle karanlıkta kalması istenen 15 Temmuz Darbesi son 10 yıla yayılan sahte tarih yazımının da en önemli kilometre taşı oldu. İçinde sıklıkla geçen “demokratikleşme-sivilleşme” sözcükleriyle, yalanlarla kurgulanmış bu sahteliğin tek gerçeği ise darbecilerin katlettiği insanlar oldu.

Darbenin karanlıkta bırakılmak istenen yanlarına dair sorular sormamız, ‘Kontrollü Kaos’ dememiz boşa değil. Kalkışmanın hedefindeki kişi Recep Tayyip Erdoğan henüz ülke kan gölünün ortasındayken niyetini açık eden cümleyi ağzından kaçırmış, “Bu darbe bize Allah’ın bir lütfudur” demişti. Lütuf denilerek kastedilenin ne olduğunu hep birlikte gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Hakikati dile getirenlerin, suç düzenine itiraz edenlerin, gasp edilen haklarını talep edenlerin seslerinin kısılıp boğulmaya çalışıldığı ve giderek koyulaşan karanlık günlerden geçiyoruz. Kısaca özetlemekte fayda var.

Darbe engellenmesine engellendi ama ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile temel hak ve özgürlüklerin tümü askıya alındı.

Onbinlerce insan ‘Darbecilik-FETÖ’cülük’ suçlamasıyla gözaltına alındı, 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) devletin ve toplumun Türk-İslamcı bir biçimde dizaynına hız verildi. ‘Bizden olanlar – olmayanlar’ ayrımının tek ölçüt kabul edildiği kuşkularını haklı çıkaran uygulamalarla kamudan tasfiyeler başlatıldı. 110 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Güvenlik, yargı, eğitim gibi devletin temel organları başta olmak üzere kamuda doğan boşluk liyakatin değil biat etmenin temel alınmasıyla AKP kadrolarınca dolduruldu.

Yıllarca öğrenci yetiştirmiş bilim insanları, öğretmenler bir anda ‘terörist’ olduklarına hükmedilerek işsiz bırakıldılar. Hakkı olanı geri almak için mücadelesini açlık greviyle sürdürenlere dahi yanıt hapishane oldu.

Fiili olarak ortadan kalkmış olan güçler ayrılığı prensibini resmi olarak da ortadan kaldıracak düzenlemelerin yolu OHAL koşullarında, sandık güvenliği olmadan yapılan şaibeli bir referandumla açıldı.

Türkiye’de her zaman sorunlu olan, istisnai örneklerle varlığını kanıtlamaya çalışan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kendilerini iktidarın menfaatlerine memur tayin eden hakim-savcılar eliyle tamamen ortadan kalktı. Tutuklama terörüyle gasp edilen kişi özgürlüğünün ihlali, geçerli 6 milyon oy sahibinin iradesini temsil eden Meclis’in üçüncü büyük partisine de uzandı. HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri ve yine seçilerek göreve gelmiş birçok belediye başkanı esir edildi. Ve hatta bu tutuklamaların yolunu açan düzenlenmeyi “teröristleri koruyorlar” tezviratı yapılacak korkusuyla onaylayan ana muhalefet partisi CHP’nin bir vekiline kadar vardı tutuklamalar.

Bir çok sivil toplum örgütü kapatıldı. Hak savunucuları tutuklandı. Onlarca şirkete el konuldu.

Darbenin engellenip demokrasinin taçlandırıldığı söylenen ülkede yazılı, görsel, işitsel yayın yapan onlarca medya organı kapatıldı. Soruşturma, dava, tutuklama tehditleri ve ekonomik baskılara rağmen hâlâ direnmeye çalışan birkaç gazete ve bir avuç gazeteciyi saymazsak hakikati perdelemeden yayın yapan tek bir medya organı ve gazeteci kalmadı. 150’den fazla gazeteci de hapislere tıkılınca Türkiye yeniden ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ ünvanına kavuştu. Öyle ki; Türkiye tek başına, diğer bütün ülkelerin hapishanelerinde tutulan gazetecilerin toplamından daha fazla esire sahip konumunda.

Hapiste olmadığı halde tutuklu olan gazeteciler

Hapiste olmadığı halde tutuklu bulunan, yani sansür ve otosansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha da karamsar bir hal alıyor. Sansürün koyu gölgesi nedeniyle farklı sermaye gruplarının sahipliğinde yayın yapan çok sayıda medya organı bulunmasına rağmen tek sesli yayıncılık anlayışı tüm ülkeye hakim olmuş durumda.
Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.

Medyanın durumu böyle olunca, siyasal eleştiri mecrası olarak sadece sosyal medya araçları kalmış oldu. Eğer erişim engellenmemişse, eğer internet devlet sansürüyle kesilmemişse, eğer AKP’nin kadrolu internet trolleri ve muhbir vatandaşlarının ve savcılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yazmamışsanız eleştiri hakkınızı kullanmanın önünde bir engel yok. Ancak, bu hakkınızı kullandığınızı için tutuklanmayacağınızın garantisi de yok.

“15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu”

Engellenmiş bir darbe kalkışması sonrasında memleketin içerisinde bulunduğu karamsar tablonun kısa özeti böyle. Aslında bu kadar laf kalabalığını tek bir cümleye sığdırmak da mümkün:

15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu.

Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor:

“Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini ele geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.”

Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ele geçirilmedi mi?

OHAL ve KHK’ler aracılığıyla devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışmıyorlar mı?

Devleti ve ülkenin kaynaklarını talan etme niyet ve kararlılığında, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmeye çalışmıyorlar mı?

İşte bu nedenlerle Gülen Cemaati’nin en büyük yenilgisi olan 15 Temmuz Kalkışması, aynı zamanda en büyük zaferidir.

Çünkü, Fethullah Gülen’in idealize ettiği devlet, toplum ve fert modeli 15 Temmuz kalkışması sonrasında hayata geçirilmiş oldu. İnşa süreci hızla devam eden ve demokrasinin yanında yer alan herkesin karşı çıkması gereken sistem kimin elinde olursa olsun, patenti Fethullah Gülen’dedir.

Tam da bu nedenle Fethullah Gülen ve cemaati ne istediyse, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vermiştir.

Şimdiyse, kanlı bir kalkışmanın ardındaki güçlerden birisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen Cemaati’nin, FETÖ diye anılan bir canavara dönüşmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar.

Suçlu olduklarını söylemeyelim, gerçekleri anlatmayalım istiyorlar.

Darbecilerce katledilenlerin kanlarını ucuz ve sığ bir siyasetin demagoji malzemesi yapıyorlar.

Çünkü gücü elinde tutanların tek bir amacı var: Totaliter iktidarlarını her ne olursa olsun sürdürmek.

Ve bunun için her türlü kötülüğü yapacak, herkesten vazgeçebilecek bir ruh halinde olacaklar. Uzun iktidar yolculukları, birlikte yola çıktıklarından birer birer vazgeçtiklerinin örnekleriyle dolu bir tarihi barındırıyor. İşlerinin bittiğini düşündüklerini, kullanım süresi dolanları, ihtiyaç kalmayanları geride bırakıp yollarına devam ettiler. Destekçilerinden, işbirlikçilerinden, suç ortaklarından ve hatta dava arkadaşlarından vazgeçtiler. Elbette kalanlara da, saflarına ekledikleri yeni kullanışlılara da sıra gelecek.

Medyanın neredeyse tamamını iktidarlarının borazanı haline getirenler, suçlarını ve kötü niyetlerini ortaya koymakta diretenleri ise hapsederek susturmaya çalışıyorlar.

Korkacağımızı, susacağımızı sanıyorlar. Bir kez daha yanıldıklarını göstermek için anlatmaya devam edelim…

45 yıllık geçmişi bulunan Gülen Cemaati’nin, ilk 30 yılda tamamladığı devlet içindeki yatay örgütlenmesinin dikey bir gelişim seyri izlemesi ise son 15 yılda tamamlandı. İktidarına gayrı resmi ortak olduğu AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla Gülen Cemaati’nin, adeta devleti kendisine paralel hale getirmek için önünde engel kalmadı.

Cemaat, polis ve yargı teşkilatları ile ordudaki operasyonel birimlerde hayli güç biriktirmişti. AKP iktidarıyla birlikte stratejik mevki ve makamlara yerleşmek de zor olmadı. Sonrasında ise, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif ve rakip olabilecek aktör, kişi ve kurumlar tasfiye edilerek, kendilerinin önceliklerini belirleyen bir nüfuz alanına kavuşmuş oldular.

Doğru ifadesiyle söylersek, Gülen Cemaati’nin devlet ve toplum için en tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, “Ne istedilerse veren” ve “yaptığı yardımlar için af dileyerek” suçunu da itiraf eden Recep Tayyip Erdoğan ve 15 yıldır tek başına iktidar olan AKP’dir. Dolayısıyla 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar.

Birkaç somut örnekle açıklayacağım ancak öncesinde bir anımsatmada bulunmakta yarar var.

Ergenekon ile başlayıp Balyoz, Askeri Casusluk ve başka birkaç soruşturma ile sürdürülen bir dizi kumpas davasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinden Gülen Cemaati mensubu olmayan çok sayıda subay tasfiye edildi. Tutuklanmaktan kurtulanların terfileri bile çeşitli haysiyet cellatlıklarıyla engellendi.
O dönemde başbakan olan Erdoğan, kendisini bu davaların savcısı olarak ilan etmişti.

AKP hükümeti de siyasal onay makamı olarak bir yandan hukuksuzluklara suç ortaklığı yaparken, öte yandan kumpasların faillerine yönelik eleştiri ve suçlamalara karşı da kendini siper etmişti.

Şimdiyse, o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar.

O dönemde cemaatin komplolarıyla hapsedilen, AKP-Cemaat ortaklığının medyadaki tetikçileri tarafından infaz edilmeye çalışılan çok sayıda kişi vardı. Bu kişilerden, aralarında gazetecilerin de olduğu bazılarının, AKP’nin suçlarının gizlenmesinin kolaylaştırıcısı/ortağı haline geldiğini, hatta bu dönemin haysiyet celladı olarak sahnede bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim.

Konumuza dönersek, Gülen Cemaati söz konusu kumpas davalarıyla TSK’deki terfi listesi ve sırasını menfaatleri ve amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi mensuplarının önünü açmış oldu.

TSK’de Cemaat mensubu olmayan subaylar elbette bu davalarla saf dışı bırakılanlardan ibaret değildi. Kalanların saf dışı edilmesi için Cemaat’in yardımına koşan yine AKP hükümeti oldu. Hem de aralarındaki savaş sürerken.

Bakalım neler olmuş…

2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirilmişti. Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Kumpas davalarıyla yaratılan korku iklimi ve TSK’nin yaşadığı itibar kaybı nedeniyle istifalar yaşandı.

Bu ilk yasal değişiklikten sonra gerçekleşen önemli bazı düzenlemeler ise ilginç bir şekilde AKP ve Cemaat arasındaki savaş başladıktan sonra yapılmıştı.

AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı bir meydan muharebesine çeviren ve aralarındaki ilişkiyi onarılamaz biçimde koparan 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk soruşturmalarıydı. Suriye iç savaşında rejim karşıtı olarak çarpışan bazı selefi cihatçı gruplara silah ve mühimmat yardımı yapıldığını kanıtlayan MİT TIR’ları operasyonları da bu süreçte gerçekleştirilmişti.

İşte ilişkilerin böylesine kopuk olduğu bir dönemde bazı AKP milletvekillerinin talep, öneri ve oylarıyla gerçekleşen yasal değişiklerle TBMM’de askerlikle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.

İlkin 11 Şubat 2014’te Meclis’in çoğunluk gücü olan AKP’nin benimsemesiyle yapılan düzenleme ile TSK’de terfiler 1 yıl öne çekildi. Böylece aralarında çok sayıda Cemaat mensubu olan 4 yıllık albaylar ve 3 yıllık generaller de terfi kapsamında Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) dâhil edilmiş oldu. Düzenlemeyle aynı zamanda, Cemaat mensubu olmayan ve YAŞ kararlarında terfi alamayan generaller de bu şekilde emekli edilerek TSK dışına çıkarılmış olacaktı.

İkinci değişiklik 2 ay sonra gerçekleşti. 12 Nisan 2014’te yürürlüğe giren TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği’yle ordudan ihraçları değerlendirmek üzere yeni Yüksek Disiplin Kurulları oluşturuldu. Bu kurulların çalışma esaslarını belirleyen Subay Sicil Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik, irticai faaliyetler nedeniyle TSK’den ihraçların önünü kesiyordu.

Bir diğer değişiklik 37 AKP’li vekil tarafından 30 Aralık 2015’te Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Bu kanun değişikliğiyle, albaylıktan generalliğe terfi için bekleme süresi 4 yıla indirilmiş oluyordu. Bu şekilde, Cemaat mensubu olan ancak terfi sırası gelmemiş albayların general olmasının da yolu açılmış oldu.

Son değişiklik 6722 sayılı TSK Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’du.

1988 ve daha önceki yıllarda Harp Okullarından mezun olmuş subaylar, Gülen Cemaati’nin örgütlüğünün en zayıf olduğu gruplardı.

Sözkonusu yasa değişikliği de, orduda hizmet süresini 28 yıla indiren düzenlemeler öngörüyordu.

Böylece Cemaat, kendisinden olmayan subayları en çok syıda bulunduğu üç devreyi birden topluca emekli ederek TSK dışına çıkarmış olacaktı.

15 Temmuz darbesi girişiminin en önemli aktörleri oldukları öne sürülen generaller Mehmet Dişli ve Mehmet Partigöç’ün hazırladığı bu tasarının, bir madde hariç tümünün, yasa kabul edilir edilmez yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. 2016 Ağustos Şurası’ndan sonra yürürlüğe girmesi öngörülen ise, Cemaat’in en az örgütlü olduğu 1988 ve önceki yıllardaki mezunları kapsayan üç devrenin birden toplu olarak emekli edilmesiyle ilgili maddeydi. 23 Haziran 2016 gecesi, tasarının Meclis’teki görüşmeleri sırasında AKP Grubu’nun verdiği bir önergeyle, o maddenin de kanun çıktığı anda yürürlüğe girmesi sağlandı.

1985-2003 arası 400 personel TSK’den ihraç edildi, AKP döneminde tek bir ihraç olmadı

AKP hükümetinin sınırsız desteğiyle yürütülen kumpas davaları ve yine hükümet eliyle yapılan yasal düzenlemelerle Gülen Cemaati’nin TSK içinde hedeflediği tasfiyeler büyük oranda gerçekleşmiş oldu. Bunların ne anlama geldiğini de 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo gösterdi.

CHP’nin hazırladığı, “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe” başlığını taşıyan, TBMM 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik muhalefet şerhini içeren raporundan yapacağım alıntı söylemeye çalıştığımı daha anlamlı kılacak.

Raporda yer alan bilgilere göre, kumpas davalarından sonraya rastgelen 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla terfi eden generallerin neredeyse tamamı FETÖ üyesi olmakla suçlanıyorlar. Biraz önce anlattığım AKP hükümetinin yaptığı yasal düzenleme ve değişikliklerden sonraki döneme rastgelen 2014 ve 2015 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan generalliğe terfi edenlerin de yüzde 80’ine aynı suçlama yöneltilmiş.

Bu arada 1985’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiasıyla toplamda 400 personelin TSK’den ihraç edildiğini, ancak 2003’ten darbe kalkışmasının yaşandığı tarihe kadar ise herhangi bir ihraç yaşanmadığını vurgulamakta yarar var.

Uygulanmayan 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarından da bahsettikten sonra Gülen Cemaati’nin darbe kalkışmasına girişecek kadar TSK içinde böylesine etkili bir güce ulaşmasında AKP hükümetinin azımsanmayacak katkılarını anlatmaya çalıştığım bu bölümü bitireceğim.

25 Ağustos 2004’deki MGK toplantısı yapıldığında AKP iktidardaki ikinci yılını doldurmak üzereydi. Bildiğiniz gibi MGK, en üst düzeyde asker ve sivil yöneticilerin bir araya gelerek, kurula adını veren milli güvenlik konularının görüşüldüğü, tavsiye niteliğinde kararların alındığı bir toplantıdır. Kararları da mutlaka gizli tutulur.

Ancak 2004 MGK kararları birkaç yıldır biliniyor.

Bugünkü Türkiye’nin inşası sürecine yaptığı katkılarla maruf Taraf gazetesinde 28 Kasım 2013’de manşetten yayımlandı.

AKP-Cemaat savaşının ilk dönemlerinde yayımlanan ve çatışmaların daha da şiddetleneceğinin işaret fişeği olan bu haberle birlikte öğrendik MGK toplantısının kararlarını.
15 Temmuz darbe girişiminden 12 yıl önce yapılan bu MGK toplantısının konusu, Gülen Cemaati’nin gelecekte yaratacağı tehlikeye işaret ediyormuş. Bu nedenle toplantıda, “Fethullah Gülen Grubunun Faaliyetlerine Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla, Cemaat’e karşı bir eylem planı hazırlanması tavsiye kararı olarak dönemin TSK yönetimi tarafından AKP hükümetine bildirilmişti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve 5 ayrı bakanın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve MGK’nin diğer asker üyeleri olan kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur tavsiye kararının altındaki imzaların sahipleriydi.

Gülen cemaati bizzat AKP tarafından tehdit listesinden çıkarıldı

Önerinin sahibi olan TSK, karar uyarınca oluşturulacak eylem planı çerçevesinde Gülen Cemaati’nin yurt içi ve dışındaki faaliyetlerinin hassasiyetle takip edilerek, ileride yaratabileceği tehlikelere karşı radikal tedbirler alınmasını öneriyordu. Bu tavsiye kararlarında imzası bulunan komutanlardan üçünün kumpas davalarında tutuklandığını anımsatıp hükümetin neler yaptığını anlatarak devam edelim.

Haberin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra AKP’nin de seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine hükümetten peş peşe açıklamalar yapıldı. Açıklamaların ortak noktası; kararların tavsiye niteliğinde olduğu ve hükümetçe yok sayılarak hiçbir zaman uygulanmadığıydı. Dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan twitter hesabından, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafınan yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” açıklamasını yapmıştı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da “10 yılda MGK’de kabul edilen hiçbir şey hayata geçirilmediği gibi biz; dindarları, dini grupları mağdur edecek hiçbir şeyi hayata geçirmedik. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin işlevselliğini biz ortadan kaldırdık” demişti. Arınç’ın açıklamasında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne vurgu yapılması da önemli. Zira, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, devletin iç ve dış tehdit olarak belirlediği grupları tanımlar. Gülen Cemaati de 2010 yılına dek bu belgede, devlet güvenliğine yönelik iç tehdit grupları arasında sayılıyordu. Ancak, Arınç’ın da vurguladığı üzere Gülen Cemaati, bizzat AKP hükümeti tarafından tehdit listesinden çıkarıldı.

Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2004 MGK kararlarının uygulanmaması üzerine bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “İfade edilen çeşitli saiklere rağmen 2004 MGK kararının, siyasi ve hukuki yönlerden zamanın iktidarınca tedbirler yönünden değerlendirilmeyişi, Gülen Cemaati’nin sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve kurumlarını da işgal etme sürecine ivme kazandırmıştır.”

Hayır kandırılmadınız, aksine bizi kandırmaya çalıştınız

MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış olan Öneş’in devletin dinci bir örgüt tarafından işgal edilmesi sürecinin önemli sorumlularından biri olarak AKP hükümetini işaret ettiği açıklaması böyle. AKP hükümetinin konuyla ilgili yaptığı ve bir suç itirafı olan açıklamaları da ortada.

Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar.

Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.

Yıllardır bunu söylememize rağmen,Cumhuriyet Gazetesi’nden örgüt, bizlerden FETÖ’cü çıkarmak için beyhude bir çabaya girişen Türkiye yargısının “kandırıldık” açıklamasını yeterli görerek şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma açmadığını da belirtelim.

Şimdi yargının AKP eliyle Cemaat’e nasıl teslim edildiğine bir göz atalım. CHP’nin 15 Temmuz kalkışmasıyla ilgili hazırladığı raporundan yine bir alıntı yapacağım.

Darbe girişimi sonrasında, Gülen Cemaati’nin hatırı sayılır bir ağırlığı olan yargı teşkilatından birkaç bin hakim-savcı “FETÖ’cü oldukları” gerekçesiyle ihraç edildi. Birçoğu tutuklandı.

CHP’nin raporu, ihraç edilen yargı mensuplarının kadrolaşmalarına dair çarpıcı tespitler içeriyor. Raporda darbe sonrasında KHK’lerle ihraç edilen yargı mensupları arasında kıdemi en eski olanın 1980’de mesleğe girdiği belirtiliyor. 1980’den AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, farklı hükümetler tarafından toplamda 7 bin 672 hakim ve savcının ataması yapılmış. Bunlar arasından darbe kalkışması sonrasında ihraç edilenlerin sayısı bin 210 kişi. Oransal olarak ifade edersek, 23 yıllık bir süreç içinde göreve başlayan yargı mensupları arasında FETÖ bağlantısı olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin oranı yaklaşık yüzde 16.

Şimdi bir de AKP’nin iktidar olmasından sonraki dönemlere bakalım.

Raporda 2003-2010 yılları arası ilk AKP Dönemi olarak adlandırılmış. Bu dönemde ataması yapılan 3 bin 637 hakim-savcıdan ihraç edilenlerin sayısı bin 255 kişi. Oransal ifadeyle, toplam atamalar içinde ihraç edilenlerin payı yaklaşık yüzde 35 olan bu dönemin adalet bakanları ise Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve Sadullah Ergin.

Yargıdaki vesayete son verdiği demogojisi yapılan 2010 Anayasa Referandumu sonrası ile AKP’ye yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yapıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihleri arası ise raporda ikinci AKP Dönemi olarak incelenmiş. Bu dönemin adalet bakanları ise yine Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ. Bu iki bakanın döneminde ataması yapılan 2 bin 876 hakim/savcıdan bin 192 kişi ihraç listelerine girmiş. İhraçların toplam atamalar içindeki payı ise yaklaşık yüzde 42.

AKP’nin Cemaat’le ortaklığının sona ermesinden sonraki , 2014’den 15 Temmuz 2016 darbesine kadar geçen süre ise üçüncü AKP Dönemi başlığı ile ele alınmış. Adalet Bakanı ise yine Bekir Bozdağ. AKP – Cemaat savaşının şiddetlenmesi nedeniyle bu dönemdeki yargı atamalarında Cemaat payında belli bir düşüş göze çarpıyor. Atanan 2 bin 281 Hakim-savcıdan 582’si ihraç edilmiş. Yani yaklaşık yüzde 26’sı.
AKP’nin bu üç dönemine dair toplam sayıları kıyaslamalı olarak verirsek; 1980-2002 arasındaki 23 yılda yargıdaki Cemaat kadrolaşması yaklaşık yüzde 16’iken, AKP’nin kesintisiz olarak hükümet olduğu 2003-2016 arasındaki 14 yılda ise bu oran yüzde 35 olmuş. Bu 14 yılda ataması AKP tarafından yapılan 8 bin 794 hakim-savcıdan 3 bin 29’u ihraç edilmiş. Oransal ifadesiyle toplam atamalar içinde FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilen yargı mensubu yüzde 35 olmuş.

AKP hükümetinin kendisini suçtan muaf tutmak için sığ bir kurnazlık örneğiyle, FETÖ adına yürütülen soruşturmalarda milat olarak kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 sonrasındaki döneme ilişkin ihraç oranları bile 1980-2002 arasındaki dönem ortalamasının üzerindedir. Geçen haftaya kadar Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ’a ayrıca bir parantez açarak bu konuya nokta koyalım.

Bekir Bozdağ, AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarında Adalet Bakanı olarak görev yapan 4 isimden biri. 24 Mart 2011’de Meclis’te yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’den “Bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymet, bilge bir insandır. Herşeyi açıktır” diye bahseden Bozdağ, 9 Haziran 2012’de de “Muhterem Hoca Efendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum” mesajını kişisel twitter hesabından paylaşan kişidir. 15 Şubat 2012’de de CNNTURK televizyon kanalında katıldığı bir programda, “Yargıda cemaat örgütlenmesi var mı?” sorusunu “böyle bir şey mümkün olmaz” diyerek yanıtlayan da Bekir Bozdağ’dır. Cemaat ile aralarındaki savaşın başlangıç zamanlarında, 15 Ağustos 2013’te, “Cemaat’le AKP arasında bir fitne ateşi yakmayı başaramayacaklardır” şeklindeki twitter mesajının sahibi de Bekir Bozdağ’dır.

Yargıda Cemaat’in örgütlenmesi olduğuna yönelik iddialara “mümkün değil” yanıtını vermiş olan Bekir Bozdağ’ın 2013’ten günümüze kadar uzanan bir Adalet Bakanlığı serüveni var. Bu 4 yılda 15 Temmuz darbesine gelene kadar Bozdağ, toplam 3 bin 614 hakim-savcı ataması yapmış. Yani AKP’nin 14 yıllık iktidarında gerçekleştirilen toplam 8 bin 794 atamanın yüzde 41’ini Bakan Bozdağ 4 yılda yapmış. Yargıda Cemaat örgütlenmesini mümkün görmeyen Bozdağ’ın atamasını yaptığı hakim-savcılardan bin 228’i, yani yaklaşık yüzde 34’ü FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edilmiş. Bu sayı ve oranların bize söylediği şudur:

Bekir Bozdağ, yargının Cemaat’e teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir.

Ancak bizler FETÖ’cü suçlamasıyla hapsedilmişken, Bekir Bozdağ görevinin değiştirilesine karar verildiği geçen haftaya kadar Adalet Bakanı sıfatıyla Hakim-Savcılar Kurulu’nun başındaki kişi olarak, kendisi tarafından ataması yapılan yargı mensuplarının teşkilattan ihraçlarını yönetiyordu.

MİT’E SIZDILAR

15 Temmuz darbesini saatler önce haber aldığı halde kanlı kalkışmayı engelle(ye)meyen Hakan Fidan’ın müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) durum ne imiş ona da bakalım.

Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na ifade veren isimlerden birisi de bir önceki MİT Müsteşarı olan Emre Taner’di.

İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi kast ederek şunları söyledi emekli Müsteşar Taner:

“Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2,3,5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”

Cemaat’in MİT’e sızmaları konusunda açık bir biçimde Hakan Fidan’ı suçlayan eski müsteşar Taner’in, MİT’in FETÖ bağlamında “en temiz kalmış örgüt” olduğu düşüncesi ne kadar doğruyu yansıtıyor bakalım.

Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeye dahi gitmeyen ya da gitmesine izin verilmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, talep üzerine, MİT’teki FETÖ bağlantılı personelle ilgili bir rapor gönderdi. Cemaat kumpasıyla, Ergenekoncu olduğumuz yalanıyla tutuklanıp birlikte hapsedildiğim “eski örgüt arkadaşım” gazeteci Müyesser Yıldız, Oda TV isimli haber portalında bu raporun içeriğini anlatmış.

MİT’in raporuna göre; 17 Aralık 2013’ten 15 Temmuz 2016’ya kadar olan 2,5 yıllık dönemde 181, darbe kalkışmasından sonraysa 377 personel hakkında işlem yapılmış. Yani, “devletin temiz kaldığı” iddia edilen kurumunda toplam 558 personelin FETÖ bağlantısı tespit edilmiş. Bunlardan 167’si kamu görevinden çıkarılmış. Sözleşme feshi ya da istifa gibi nedenlerle de 70’inin teşkilatla ilişiği kesilmiş. TSK/Emniyet personeli olan 272’sinin geçici görevlendirilmesi de sonlandırılmış. Toplamda 509 MİT personelinin teşkilatla ilişiği kesilmiş, kalan 49 personelle ilgili çeşitli işlemler sürerken, 5 kişinin de göreve iade edildiği belirtilmiş. Bahsedilen 558 personelden kaçının, Hakan Fidan’ın müsteşar olarak atandığı 2010’dan sonra MİT’te göreve başlayıp başlamadığına ilişkin bir bilgi yok. Ancak, eski müsteşar Emre Taner’in, Cemaat’in MİT’e yönelik sızmalarıyla ilgili halefi, müsteşar Hakan Fidan’ı suçladığını bir kez daha anımsatalım.

Hakan Fidan’a yönelik suçlama ya da kuşkularını dile getiren sadece eski müsteşar da değil. Başbakan Binali Yıldırım da kuşkularını dile getirenlerden biri.

Anlatalım…

İhbarcı Binbaşı O.K.’nin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada verdiği ifadesinde, 15 Temmuz 2016 günü saat 14:00’de MİT’e giderek darbe yapılacağını söylediğini artık hepimiz biliyoruz. Ancak MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yapılan ihbarın darbe kalkışması olmadığını ısrarla söylemeye devam ediyor. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar da, Müsteşar’ın karargaha gelerek, MİT’e bir hava operasyonu yapılarak kendisinin kaçırılmasına yönelik bir plandan bahsettiğini söyleyerek Hakan Fidan’ı doğrulayan bir ifade vermişti. Orgeneral Akar, her ne kadar “Daha büyük bir planın parçası olduğunu değerlendirdik” dese de, MİT’e ihbar yapılmasından yaklaşık 7 saat sonra tanklar sokağa indi. Savaş jetleri Meclis’i bombaladı. Her ne kadar başarısız kılınmış olsa da 250 kişi darbecilerce katledildi. Çünkü, savaş helikopterleriyle MİT’e askeri operasyon düzenlenip Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılmak istendiği planın, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlamamışlar.

Ya da bizi inandırmak istedikleri bu.

Şimdi biz bunları, kuşkularımızı söyleyip, yazdığımız için hapisteyiz. Ama böyle bir planı, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.

Darbe kalkışması başladıktan sonra birkaç saat süreyle, Hakan Fidan’a kimsenin ulaşamadığını biliyoruz. Üstelik, Müsteşar Fidan’ın ne Başbakan Binali Yıldırım’ı ne de kendisine “Sır Küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe ihtimaline karşı neden bilgilendirmediği de sırrını koruyor.

2 Ağustos 2016 gecesi, CNNTürk ve Kanal-D televizyon kanallarının ortak yayınına konuk olan Başbakan Binali Yıldırım, “MİT Müsteşarına bana neden haber vermediğini sordum. ‘Başbakanın, Cumhurbaşkanının haberi yok. Nasıl olur? dedim.’ Genelkurmay Başkanına söylemeniz doğal ama Başbakana da söylemeniz gerekirdi’ dedim. Cevap veremedi” demişti. Yani Başbakan da darbe kalkışmasında MİT’in sadece istihbarat zaafiyeti yaşamadığının altını çiziyordu.

Başbakan da Yıldırım, kalkışmadan 1 yıl sonra, kendisiyle yapılan söyleşide kuşkularımızı arttıran bir bilgiyi satır aralarına sıkıştırıyordu. Hürriyet gazetesinin “15 Temmuz Yıldönümü” ekinde Fikret Bila’nın Başbakan Yıldırım’la yapılmış bir söyleşisi yayımlandı. Söyleşide Yıldırım, Ankara ve İstanbul emniyetiyle yapmış olduğu görüşmeler sonunda 15 Temmuz’da bir darbe kalkışmasıyla karşı karşıya oldukları kanaatine ulaştığını anlatıyor. MİT Müsteşarı Fidan’la kalkışma başladıktan 2 saat sonra 22.30 – 23.00 arasında iletişim kurabildiğini belirten Yıldırım şöyle devam ediyor:
“Bilgiler bize intikal etmedi, ne bana ne de Cumhurbaşkanına. Müsteşar da (Hakan Fidan) o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Bir şey yok, normal. Biz çalışıyoruz’ dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey”

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan Yıldırım’a “Bir şey yok, Normal” dediği saatlerde neler olmuş ya da neler oluyormuş bir anımsayalım.

Saat 21:00: Darbeciler Genelkurmay Karargahını ele geçirerek komutanları esir almışlar. Kendilerine direnenlerle de çatışmaya başladıkları için silah sesleri duyulmaya başlamış.

Saat 22:00: Genelkurmay karargahında silah sesleri duyuldu ve helikopter dışarıda bulunanların üzerine ateş açtı.

Saat 22:05: Genelkurmay başkanının uçuş yasağı emrine rağmen, Ankara’da savaş jetleri ses duvarını aşarak uçuş yapmaya başlamışlar.

Saat 22:28: İstanbul’da tanklar, Boğaz Köprülerini kapatmış.

Saat 22:35: İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları darbeciler tarafından işgal edilmiş.

Tüm bu gelişmeler ilk önce sosyal medyadan, kısa süre sonra da ulusal yayın yapan televizyon kanalları tarafından duyurulmaya başlanmış. Başbakan Yıldırım’ın, Müsteşar Fidan’la konuştuğunu söylediği saatlerden kısa bir süre sonra da, 23:00’de MİT’in Ankara Yenimahalle’de bulunan genel merkezine savaş helikopterleriyle saldırı düzenlendiğini de belirtelim. Ama Hakan Fidan’ın, Başbakana söylediğine göre ise “bir şey yok, normal”

Emniyetteki FETÖ’cü polis sayısı ihraç edilenlerin çok üzerinde

Başbakanın da dediği gibi “Oradaki iş farklı bir şey” gerçekten de. Ve o farklı şeyin ne olduğu sorusunun yanıtını aramaya devam edeceğiz. Çünkü, canlarını ortaya koyarak bir darbeyi engellemeye çalışanların yaslı aileleri başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var.

Gülen Cemaati’nin devlet içindeki kalelerinden biri de, kuşku yok ki polis teşkilatı. Cemaat mensubu polislerin Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Şike, Oda TV ve benzer bir çok kumpas soruşturma ve davalarındaki ortaya çıkan rolleri bu iddiamızın tek başına kanıtı.

15 Temmuz sonrasında 13 binden fazla polis FETÖ bağlantısı iddiasıyla meslekten atıldı. Büyük çoğunluğu tutuklandı. Ancak, Emniyet Teşkilatı’ndaki cemaat mensubu polis sayısının, bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu belirtmek gerek.

Cemaat’in Polis teşkilatındaki örgütlenmesi 1980’li yılların başına kadar uzanıyor. Dolayısıyla bundan sadece AKP iktidarı sorumlu değil. Ancak AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi ya da soruların sınavdan önce Cemaat’in dershanelerine sızdırılması olaylarına yönelik etkin soruşturma yapmamaları, eleştirileri kulak arkası etmeleri kendilerini tek başına sorumlu kılıyor.

Birkaç örnekle açıklayalım:

-26 Ağustos 2007’de yapılan ve Türkiye genelinde 71 binden fazla adayın katıldığı polislik sınavı sorularının önceden çalındığı ortaya çıktı. Konunun medyaya yansımasından sonra sınavda kopya çekildiği, Cemaat kast edilerek, soruların önceden belli gruplara verildiği iddiaları ortaya atıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sınav sorularının önceden bazı kişilerce bilinmesi veya sınava giren adaylara verilmesinin mümkün olmadığını iddia etti.

-Beşir Atalay’ın iddialı açıklaması 8 ay sonra çürüdü. 13 Eylül 2009’da yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı soruları, sınavdan birkaç gün önce Cemaat’e ait FEM Dershaneleri’ne sızdırılmış ve bazı öğrencilere yanıtlarıyla birlikte dağıtılmıştı. Konu medyaya yansıyınca 60 binden fazla adayın girdiği sınav iptal edildi.

-Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ara kademe amir açığını kapatmak için 5 Mart 2012’de yaptığı ve 50 binden fazla polisin katıldığı sınavda kopya çekildiği belirlendi. Kazanan adayların 68’inin akraba olduğu belirlenen sınavda Cemaat’in teşkilat içinde en güçlü olduğu personel, istihbarat ve kaçakçılık birimleri ile Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüklerinde çalışan 485 kişinin 85-90 aralığında puan aldıkları belirlendi. 2011’de yapılan aynı sınavda da kazanan adayların tümünün hatalı olduğu mahkeme kararıyla tescillenen 19 soruya doğru yanıt verdikleri ortaya çıktı.

1980’lerde polis okullarına girenler arasında örgütlerine eleman devşiren Cemaat, AKP iktidarı dönemindeyse önceden çaldıkları sınav sorularıyla kendi elemanlarını doğrudan Emniyet Teşkilatı’na sokuyordu. Sınavların yapıldığı dönemde şikayet konusu olan, medyada haberleştirilen bu olaylarla ilgili AKP hükümeti eleştirileri kulak arkası etmeyi tercih etti. Cemaat’in kendilerini hedaf aldığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından sonraysa bu sınavlarla ilgili adli ve idari soruşturmalar açıldı.

Darbe kalkışmasına girişip kendi halkına silah sıkan ordu ile yargı, Polis Teşkilatı ve MİT’teki durum ve AKP hükümetlerinin sorumluluğuna dair buzdağının görünen yüzünde var olanların özeti böyle.

Şurası kesin ki, Gülen Cemaati AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine doğru yol almaya devam etmiştir. Hatta AKP’ye dönük niyetlerini de açık eden 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturması ve 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına rağmen caydırıcı bir engelle karşılaşmak bir yana, sistem içindeki kazanımlarını koruyup, büyütmeye devam etmiştir. Büyüyen tehlikeyi görerek AKP’yi eleştiren ve uyaranlara hükümetin verdiği yanıtların toplamını tek bir alıntıyla özetlemek mümkün. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 20 Şubat 2012’de NTV kanalındaki mülakatında, Cemaatin devlet içindeki örgütlü gücüne yönelik eleştirilere şöyle yanıt vermişti: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış diyorlar. Bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir yana bırakalım.”

Herkesin cemaate biat ettiği dönemde kitabımın adı ‘İmamın Ordusu’ idi

Anımsatmadan geçmek istemediğim bir anekdot daha var. 2011 yılı Gülen Cemaati’nin gücünün doruğunda olduğu zamanlardı. AKP iktidarı mensuplarının, medyanın büyük çoğunluğunun, şimdilerde en cevval FETÖ düşmanı olduğunu kanıtlama çabasıyla herkesi tutuklayan yargı mensuplarının ezici çoğunluğu, ne Fethullah Gülen’den ne de Cemaat’inden adıyla dahi bahsedemiyorlardı. Korkuyorlardı. Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yaptıkları gibi o dönemde de devletin kudretli gücü Cemaat’e menfaatleri gereği biat ediyorlardı. O zaman da, Cemaat kumpasıyla tutuklananlar arasındaydım. Nedeni ise bugün olduğu gibi yine bir mesleki faaliyetti. Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü çetesinin, Ergenekon sürecindeki soruşturma ve davalardaki rolünü irdelemek niyetinde olan bir kitap çalışması yapıyordum. Herkesin Cemaat’ten korktuğu, biat ettiği, adını bile anamadığı o dönemde kitabımın adı “İmamın Ordusu” idi.

Recep Tayyip Erdoğan ise dönemin başbakanıydı. Ve “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” diyordu. Hapiste tutulan gazeteciler için, şimdi de sıkça yaptığı gibi o zaman da, “Gazeteci değil, Teröristler” diyordu. Elbette böyle bir beklentimiz yok ama Erdoğan kitaplarla, yazarlarıyla, gazetecilerle arasındaki ilişkiyi kriminal düzeyde tutmak yerine okuyup, dinleyip, anlamaya çalışsaydı, kuvvetle muhtemel bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık. Dahası Erdoğan okuyan birisi olsaydı, Salvador Allende’nin Şili’nin Faşist cuntacılarına söylediği; “Tarih bizden yana ve tarihi haklılar yazar” sözünden de haberdar olacaktı.

Söylediklerim savunma değil, aksine ithamdır

Evet, tarih bir kez daha bizden yana. Dolayısıyla ne Cumhuriyet Gazetesi’nden bir illegal örgüt ne de bizlerden terörist çıkaramayacaksınız.

Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

Bu siyasi operasyonun kanuni kılıfını hazırlayan metnin başında “iddianame” yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasi operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

Gelişmiş demokrasilerde yargı, hukukun evrensel normlarıyla hareket eder. Adaleti sağlamakla görevli denetleyici bir güçtür. Ancak Türkiye’de yargının kimi mensupları, bizatihi adaletin mezar kazıcıları olmuşlardır. Demokrasinin denetleyici bağlarından koparılmış bir sistem inşa etme peşindeki diktatörlük heveslilerinin iktidarda olduğu bir ülkede, siyasi ve entellektüel bir sefalet içinde kıvranan yargının bu hali elbette şaşırtıcı değil.

Hukuktan; hak, adalet, vicdan ve liyakati çıkardığınızda geriye kalan ne ise, Türkiye yargısı şu an odur. Yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak gayet iyi biliyoruz ki hak, adalet, hukuk, insanlık çağrıları size ulaşmıyor. Dolayısıyla, hiç bir talebim de olmayacak. Ancak, sizi bir zırh gibi kuşatan üzerlerinizdeki cüppelerin, insan hayatından ve özgürlüğünden yapılmış olduğunu söylemekle yetineceğim.

Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor. Sahibinin sesi olmuş medyası da bu organize kötülük örgütünün yalanlarını gerçekmiş gibi sunuyor. Suçlarını perdeleyip, kötülüğün yaygınlaşıp sıradanlaşması görevini yerine getiriyor. Yani örgüt propagandası yapıyor.

Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır.

Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.

Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.

Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.

Çünkü bu ülkede;

– Demokrasi düşmanlarına inat, kalıcı ve yaygın bir demokrasi için mücadele edenler var.
– Hukuku katledenlere inat, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edenler var.
– Menfaat düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmaya çalışanlar var.
– Çocukları katledenlere, pedofilleri koruyanlara inat çocukların düşlerini gerçek kılmak için çabalayanlar var.
– Ve hakikati boğmak isteyenlere inat gazetecilik yapmaya devam edenler var.
Gazetecilik faaliyetlerimin suç olarak gösterilmeye çalışıldığı bir operasyona karşı söyleyeceklerim bundan ibarettir. Ve hiçbir şekilde savunma değildir. Ki bunu gazeteciliğe ve mesleğimin etik değerlerine hakaret sayarım.

Çünkü gazetecilik suç değildir.

Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum

Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının “kötüsü – suçlusu” olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.

Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demenin çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.

Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

Kaynak : http://t24.com.tr/

Yusuf Halaçoğlu, yeni parti iddialarını doğruladı

Print Friendly, PDF & Email

HABER : Hülya Karabağlı

“Bu parti, merkez sağdaki boşluğu dolduracak”

MHP yönetimi ile düştüğü görüş ayrılıkları sonrasında partiden ihraç edilen Bağımsız Kayseri Milletvekili Prof. Yusuf Halaçoğlu, kamuoyuna yansıyan yeni parti iddialarını doğruladı. Merkez sağda yeni bir oluşum gerektiğine dikkat çeken Halaçoğlu, “Türkiye’de yeni bir oluşum gerekiyor merkez sağda, dolayısıyla böyle bir taban var. Geniş bir kitle tarafından da arzu var kurulması için. Bu çerçevede bir parti kurulacak” dedi.

Halaçoğlu, Türkiye’ye böyle bir partiye ihtiyaç olduğuna dikkat çekerken, “Bu oluşum bizim tabanı temsil eden kişiler ve onun dışında daha geniş bir kesimi temsil edecek. Merkez sağdaki boşluğu dolduracak” diye konuştu.

Halaçoğlu’nun T24’e değerlendirmesi şöyle:

“Çalışmalar devam ettiği için benim daha söyleyeceğim bir şey yok. Bir ihtiyaç var Türkiye’de, bu ihtiyaca cevap verecek bir siyasi yapılanma gerekiyor. İnşallah bu gerçekleşecek. Erken seçim falan ne zaman olacağı belli olmaz. Böyle bir oluşum ya erken seçimi getirir ya da 2019’a kadar götürür. Önce fikir birliği geniş bir çerçeve oluşturucak.”

Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ ve Koray Aydın’ın genel başkan adayı olarak 19 Haziran 2016’da gerçekleştirdiği “MHP Olağanüstü Tüzük Kurultayı”nın iptaline yönelik açılan dava, Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi’nden “kurultayın iptali ve bu kurultayda alınan tüm kararların yokluğunun tespiti” kararı çıkmıştı. Bunun üzerine muhalifler yeni parti için kolları sıvadı.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

13 günlük bebek, açlıktan öldü!

Print Friendly, PDF & Email

Annenin 13 günlük bebeğe mama alacak parası olmaması nedeniyle, küçük bebek yaşamını yitirdi.

Suriye’den gelerek Yalova’da bir kulübeye yerleşen sığınmacı ailenin 13 gün önce doğan Cuma isimli bebekleri, açlık nedeniyle yaşamını yitirdi.

CNN Türk’te yer alan habere göre, Suriye’den Türkiye’ye gelen Muhammad ve İman Kadah çifti, Yalova’ya yerleşti. Mustafa Kemal Paşa Mahallesi, Beste Sokak üzerinde tahta ve muşambalarla oluşturdukları derme çatma kulübeye sığınmacı birkaç aile ile birlikte yerleşen çift, burada yaşamaya başladı.

Bundan 13 gün önce çiftin Yalova Devlet Hastanesi’nde bir bebekleri dünyaya geldi. Minik çocuğa doğduğu gün olan Cuma adı verildi. Bebeğe mama alacak parası olmayan anne, çaresizce bebeğini emzirmeye çalışsa da, bir türlü anne sütünü kabul etmedi. Bunun üzerine güçsüz düşen bebek, bugün sabah saatlerinde hayatını kaybetti.

Uzun bir süredir neredeyse susmaksızın ağlayan Cuma bebeğin uzun süre sessiz kalmasından şüphelenen anne İman Kadah, bebeğini kontrol ettiğinde öldüğünü fark etti. Olay yerine gelen polis ekipleri ise çok az Türkçe bilen çiftle diyalog kurmakta zorlandı. Bebek bir ambulansa konularak ölüm sebebinin anlaşılması için Yalova Devlet Hastanesi morguna götürüldü.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Bahçeli, Ozan Arif’e dava açtı!

Print Friendly, PDF & Email

“Şüpheli hakkındaki hukuki süreç titizlikle takip edilecektir”

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ülkücü kesimin en yakından tanıdığı siyasi şarkıların yazarı olan ve Ozan Arif olarak bilinen sanatçı Arif Şirin‘e dava açtı.

Cumhuriyet’ten Selda Güneysu‘nun haberine göre, dava gerekçesi olarak Ozan Arif’in son şiiri gösterildi.

Daha sonra KRT TV’de “Haber Merkezi” programında Çağlar Cilara’ya telefonla konuk olan Ozan Arif, şunları söyledi:

“Ben bir şerefsiz elbisesi diktim. Bu elbiseyi birileri kendisine yakıştırıyorsa, söyleyecek sözüm olmaz. Yazdığım her satırın arkasındayım. Bunun bu derece birileri tarafından mahkemeye taşınmasını da manidar buluyorum. İddia edenler, iddialarını ispatlamakla mükellefler. ‘Şerefsiz’ dediğimi ona ait olduğunu ispat ederlerse, şeriatın kestiği parmak acımaz.”

YouTube Preview Image

Ozan Arif’in şiiri şöyleydi:

ŞEREFSİZ!..
…………..“ İsim-misim vermedim, korktuğumdan sanmayın,
………….. Gocunan şerefsizdir, bunu bari anlayın..„
Sus!.. Kraldan fazla kralcı olma,
Utan ulan biraz utan şerefsiz!..
Sakın ha beyliği ağzına alma,
Konuştukça boka batan şerefsiz!..
Beylik kim, sen kimsin tövbe et tövbe!..
Bey kısmı ellere kalır mı gebe?
Senden aşirete bey mi olur be?
Aşireti ele satan şerefsiz!..
Aşiretin temel taşını söküp,
Hayalini söküp, düşünü söküp,
Kurtları aldatıp dişini söküp,
Götürüp davara katan şerefsiz!..
Kendi eski kapımızı batırdın,
Yeni diye el kapsına götürdün!
Kendin gibi sevdamızı bitirdin,
Kendi gönüllerde biten şerefsiz!..
Vâkıf olamadın bizdeki aşka!
Eller ile girdin devamlı meşke!
Bu gün böyle dersin yarın bir başka
Sözünü yalayıp yutan şerefsiz!..
Yalan mıyım dansöz gibi kıvırdın,
Yönümüzü başka yöne çevirdin,
Şoför yaptık arabayı devirdin,
Bizi uçuruma atan şerefsiz!..
Bülbül idik gülümüzden ettin sen!
Töremizden ilimizden ettin sen!
Yahu bizi yolumuzdan ettin sen,
Rotan belirsiz be rotan şerefsiz!..
Böğürmeden konuş adam ol önce,
Çıtın çıkmaz el hakaret edince,
Ele çıkmaz ama bize gelince,
Çatlak zurna gibi öten şerefsiz!..
Ne huzur bıraktın ne bizde dirlik,
Bundan sonra seni görmemek körlük,
Sadece sen değil seninle birlik,
Artık sana alkış tutan şerefsiz!..
Çok geç anlaşıldım içim yanıyor,
Ama şükür artık herkes tanıyor!
Halâ kendisini kağnı sanıyor,
Kağnı gölgesinde yatan şerefsiz!..
Vatan-matan bu Arif‘i kandırma,
Kendini hiç vatanperver sandırma,
Senin derdin koltuk, lafı döndürme,
Senin umrunda mı vatan şerefsiz!

Bahçeli’nin avukatından açıklama

Bahçeli’nin avukatı Yücel Bulut konuyla ilgili yaptığı yaptığı açıklamada, “27.06.2017 tarihinde Arif Şirin (Ozan Arif) isimli şahsın kamuoyuna yansıyan hakaret dolu beyan ve ifadeleri nedeniyle gerekli hukuki süreç başlatılmış olup; adı geçen hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmuştur. Şüpheli hakkındaki hukuki süreç titizlikle takip edilecektir” dedi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Bir yanda gübreli, mermili ‘protesto’lar, bir yanda yeni katılımlar; ‘Adalet Yürüyüşü’nde son 169 kilometre

Print Friendly, PDF & Email

HABER : Gonca Tokyol

Kılıçdaroğlu: Ellerimiz şiddete asla kalkmadı, kalkmayacak.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu‘nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” on dördüncü gününü geride bıraktı. 432 kilometrelik yürüyüşte bugüne dek yaklaşık 251 kilometre yol katedildi. Dün (27 Haziran 2017) konaklama alanına gübre dökülen yürüyüşte, bugün yol üzerinde mermi bulundu. CHP’li yetkililer, merminin yoldan geçen bir arabadan atıldığını ifade etti.

Yürüyüş öncesi açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, kortejin zaman zaman “protesto” edildiğini hatırlatarak, “Bizim ellerimiz asla şiddete kalkmadı, kalkmayacak. Her provokasyondan sonra alkışlıyoruz. Bu bizim adalete olan tutkumuz, güzel bir örnek olma açısından çok çok önemli” dedi.

Kılıçdaroğlu, sözlerinin devamında şunları kaydetti:

“Adalet adalet dedik. Bu bağlamda yürüyüşe devam ediyoruz. İstanbul’a kadar gülerek, eğlenerek yolumuza devam edeceğiz. Biz her türlü provokasyona karşılıklı hazırlıyız. Bizi sevgiyle karşılayan Düzce halkına da sevgilerimi iletiyorum.”

Adalet Yürüyüşü’nde kamp kurulan yere gübre döküldü!

Korteje bugün, Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri Luis Ayala, ÖDP Genel Başkanı Alper Taş ve Birleşik Haziran Hareketi heyeti, oyuncular Rutkay Aziz ve Taner Barlas da katıldı.  T24‘e konuşan Luis Ayala, “Özgürlükleri kısıtlayan otoriter rejimler asla başarılı olamazlar” mesajını verdi.

Sosyalist Enternasyonal Genel Sekreteri: Yürüyüş, ortak mücadeleyi yönlendirmek için güzel bir yol

“Mermi değil, otomatik tüfek de atsalar bizi korkutmaya güçleri yetmeyecek”

CHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı, bugün ikinci kez güzergâh üzerinde gerçekleştirildi. Saat 12:30’de başlayan toplantı sonrası açıklamalarda bulunan Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, korteje yöneltilen “protesto”lar ile ilgili olarak şunları söyledi:

“Son dönemlerde mafya babaları beyanatta bulunma yarışına girdiler. Mermi atma olayı ilk değildir. Biliyorsunuz ki Karadeniz’de bir suikast girişimindeydiler. Sadece şunu söylüyorum. Mermi değil, otomatik tüfek de atsalar bizi korkutmaya güçleri yetmeyecek. Bu tehditlere, şantajlara pabuç bırakmayacağız. Biz bu yola tehditleri düşünerek yola çıkmadık. O nedenle bu saldırılara itibar etmiyoruz.”

CHP’den Maltepe’de miting çağrısı: Türkiye’nin artık bir adalet sözcüsü vardır, o da Kılıçdaroğlu’dur.

Kaynaşlı’da korteje katılan siyah bir köpek yaklaşık 30 kilometredir yürüyüşçülerle birlikte yol alıyor. Dün geceyi kamp alanında geçiren ve yürüyüşçüler tarafından beslenen köpeğe birçok kişi ‘Adalet’ diye sesleniyor. Adalet, yol boyunca da susuz kalmaması için sık sık kontrol ediliyor.

İşte dakika dakika yaşananlar

19:00 – Adalet Yürüyüşü, konaklama için Gümüşova’da mola verdi.

18:40 – Yürüyüş, ismi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından konan Selamlar Köyü’nde ayranla karşılandı.

18:30 – Çaybükü merkezinde bir grup yürüyüşü Rabia işaretleriyle protesto etti. Yürüyüşçüler, grubun yanından “Hak, hukuk, adalet” sloganları ve alkışlarla geçti.

18:20 – Yürüyüşçüler, Melen Çayı’nı geçti.

18.10 – Yürüyüşe devam ediliyor.

17:10 – Kendini kötü hisseden katılımcıların, 112 araçlarına giderek tansiyonlarını ölçtürmeleri gerektiği anons edildi.

17:05 – Kortej, Hacıkadirler mevkinde mola verdi. Söz konusu mola, 45 dakika sürecek.

16:30 – Düzce-Çilimli Şehirlerarası Otobüs Terminali’nin yanından geçerken el sallayan yolcular için “Genel Başkanımız Kemal Kılıçdaroğlu hepinize hayırlı yolculuklar diler” anonsunda bulunuldu.

15:50 – Yürüyüş, yeniden başladı. Hava sıcaklığının 31 derece olması nedeniyle hasta ve yaşlı katılımcıların otobüse binmeleri ya da eve dönmeleri çağrısında bulunuldu. Bayram tatili nedeniyle çok sayıda kişinin desteğe geldiği yürüyüşe, katılımın, önceki günlerden daha az olduğu görüldü.

15:30 – Düzceliler Derneği Başkanı Semih Kıbrıs, Kılıçdaroğlu’nu arayarak dünkü olaylar nedeniyle özür diledi. Kılıçdaroğlu ile telefonda yaklaşık 10 dakika görüşen Kıbrıs’ın daha önce AKP’den hem milletvekili hem de belediye başkanı aday adayı olduğu kaydedildi.

11:50 – T24‘e konuşan CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, korteje mermi atılmasıyla ilgili olarak “Bana göre, kimin attığının ya da oraya kimin koyduğunun belirlenmiş olması lazım” dedi. Tanal, bunların adalet yürüyüşünü engelleyemeyeceğini ifade etti. Tanal, dün gece verilen mola yerine gübre dökülmesi olayının geçiştirilemeyecek kadar önemli olduğuna dikkati çekti; “Bu organize, örgütlü bir suçtu. Cumhurbaşkanı ve Başbakanın olduğu bir yere hayvansal bir gübre dökülseydi ne olurdu” ifadesini kullandı.

11:05 – Mola yerine varıldı. Kortej, yürüyüşüne saat 15:30’de İhsaniye’den devam edecek.

10:40 – MHP’li olduğunu ifade eden bir vatandaş, bozkurt işareti yaparak “MHP’liyim, ülkeyi kurtarın. Size kaldı, ülkemiz elden gidiyor” dedi.

10:25 – Yol üzerinde yer yer Rabia işaretiyle protestoda bulunanlar olsa da, yürüyüşün ikinci etabı da sakin geçiyor.

10:28 – Kortej, Düzce merkezi geride bıraktı.

10:15 – Yürüyüş güzergâhında mermi bulundu. CHP’li yetkiler, merminin yoldan geçen bir arabadan atıldığını ifade etti.

09:23 – 5.3 kilometrelik yürüyüşün ardından ilk mola yerine varıldı.

09:15 – Düne göre oldukça sakin geçen 14. günün ilk etabında tek tük tekil protestolar yaşandı. Yürüyüşe dışarıdan korna ve alkışlarla destek verenler olurken, bir vatandaş da Kılıçdaroğlu’nu elinde çiçeklerle bekledi.

08:55 – Anons otobüsünden olası provokasyonlara karşı sakin kalınması yönünde yapılan çağrılar yol boyunca tekrarlandı. Yürüyüşün ‘sesi’ Barış Bozkurt, anonslarla geçmiş bayramlarını kutladığı Düzcelilere misafirperverlikleri için teşekkür etti.

08:10 – CHP’li yetkililer tarafından, gübreli ‘protesto’ya ilişkin
olarak yapılan açıklamada, “Dün yaşanan çirkinliğe en çok Düzceliler üzüldü. 3-5 kişi, provokasyon için sürekli önümüze çıkartılıyor” dendi.

Hürriyet yazarı Yalçın Bayer…

08:00 – Kortej, yürüyüşüne başladı. Kortejin güvenliği için milletvekilleri bugün de kitlenin içinde görev yapacak. Yürüyüş kolunun en önünde Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, en arkasında ise İzmir Milletvekili Musa Çam yer alacak. Diğer görevli vekiller ise aralıklı olarak kitlenin içinde yer alacak.

07:47 –  Düzce merkezin geçileceği 14’üncü gün öncesinde konaklama alanında hazırlıklar başladı. Dün yürüyüşün en uzun etaplarından birini tamamlayan yürüyüşçülerin bugün de 20 kilometreden fazla yol alması bekleniyor.

Bugüne kadar neler yaşandı?

MİT TIR’ları davası kapsamında 25 yıl hapis cezasına çarptırılan Berberoğlu, 14 Haziran’da mahkeme salonunda tutuklandı. Kılıçdaroğlu, aynı gün söz konusu tutuklama kararına tepki gösterdi; “Herkes için adalet” diyerek ertesi gün (15 Haziran 2017) Ankara Güvenpark’ta “adalet yürüyüşü”ne başladı.

Çok sayıda vatandaşın destek verdiği yürüyüşe katılan siyasiler arasında AKP kurucularından Fatma Bostan İnsal,  kanun hükmünde kararnameyle ihraç edilen, HAS Parti kurucularından Prof. Cihangir İslam, EMEP Genel Başkanı Selma Gürkan ve MYK üyesi Levent Tüzel de yer aldı.

HDP Mardin Milletvekili Mithat Sancar da 17 Haziran 2017’de “Birlikte yürümek için üzerimize düşeni yapmaya hazırız” dedi.

Ankara’dan İstanbul’a doğru gerçekleştirilen yürüyüş kapsamında Kemal Kılıçdaroğlu dün, 16 kilometre yol kat etti. Yürüyüşün 28 gün sürmesi bekleniyor.

Hasan Cemal: Hem gazeteci olarak izlemek, hem de desteklemek için Adalet Yürüyüşü’ndeyim

Kavurmacı’nın tutuklanmasına tepki

Yürüyüşün üçüncü gününde Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Kadir Topbaş‘ın “FETÖ üyeliği” suçlamasıyla tutuklanıp daha sonra “sağlık sorunları” gerekçesiyle tahliye edilen damadı Ömer Faruk Kavurmacı’nın yeniden tutuklanmasına da tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu, “Zaman zaman eleştirdik, zaman zaman yargının bu tip tutumlarının toplumu ayrıştırdığını ifade ettik. Kesim mahkumiyet kararı çıkmadığı sürece insanların tutuklanmalarını doğru bulmuyorum” dedi.

Adalet Yürüyüşü üçüncü gününde; G9 Gazeteciler Platformu da Kılıçdaroğlu’na eşlik ediyor

“Yargı sizi de davet ederse şaşırmayın”

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise dün yürüyüşe ilişkin olarak ilk kez açıklama yaptı. “Yollar yürümekle aşınmaz. Bu yolla hukuk elde edeceklerini zannediyorlarsa bu da mümkün değil” diyen Erdoğan, sözlerinin devamında “Adalet pankartlarıyla dolaşmak adaleti getirmez. Yargı yarın sizi de davet ederse şaşmayın” ifadesini kullandı.

Kalp krizi geçiren vatandaş hayatını kaybetti

Yürüyüşün dördüncü gününde kalp krizi geçiren 79 yaşındaki Hasan Tatlı, ertesi gün (19 Haziran 2017) hayatını kaybetti. Kılıçdaroğlu, “Adalet yolundaki ilk kaybımız. İnşallah, bundan sonra buna benzer bir olayla karşılaşmayız” dedi; Tatlı’nın ailesine baş sağlığı diledi.

Adaleti düşünme eylemi

Dün, Türkiye genelinde adaleti düşünme eylemi başlatıldı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Tekin Bingöl, saat 18:00’de başlatılan eylemle ilgili olarak “Herkes durarak adaleti düşünecek” dedi.

Grup toplantısı, Çamlıdere yol ayrımında yapıldı

Partisinin Çamlıdere yol ayrımında gerçekleştirdiği grup toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın “adalet yürüyüşü”ne yönelik olarak kullandığı “Unutmayın ki 138’inci madde sadece siyasetçiler için çalışmaz, A’dan Z’ye herkes için çalışır ve yargı yarın eğer sizi de bir yerlere davet ederse şaşmayın” ifadesine tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu, “Senin ve hükümetinin hakimlere, mahkemelere talimat verdiğini ispat edersem ben, sen namuslu bir insan gibi görevinden istifa edecek misin?” diye konuştu.


Anayasanın 138’inci maddesi şöyle:

MADDE 138: Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.


2019 yılında, demokrasinin şaha kalkacağı bir dönemin başlayacağını iddia eden Kılıçdaroğlu, sözlerinin devamında şunları kaydetti:

“Her firavunun ‘Musa’sı vardır. Firavun belli, ‘Musa’lar burada. Biz zulme karşı direneceğiz, adaleti savunacağız.” 

MYK toplandı

CHP Merkez Yürütme Kurulu (MYK) toplantısı da dün, yürüyüş güzergâhı üzerinde gerçekleştirildi. Toplantı sonrası açıklamalarda bulunan Parti Sözcüsü Bülent Tezcan, iktidara yönelttiği eleştirisinde “Şimdi siz, kalkacaksınız, yargıyı tahakküm altına alacaksınız. Baskı altına alacaksınız. Ondan sonra döneceksiniz, diyeceksiniz ki; Kemal Kılıçdaroğlu yürümesin. Yürütmeye alışanlar, yürümekten korkarlar” ifadesini kullandı.

Tezcan, “adalet yürüşü”ne katılan vatandaşlara teşekkür ederek, “Siyasi görüşü ne olursa olsun 7 gündür bu yana Genel Başkanımızın arkasında, dağ tepe demeden, yağmurda, çamurda, güneşte adaleti arıyorlar. Kararlılıkla arayanlar, biliyoruz ki adaleti bulacaklar” diye konuştu.

Veli Ağbaba hem çaldı, hem oynadı

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Malatya Milletvekili Veli Ağbaba, mola yerinde davul çaldı; zurna eşliğinde “Ördeği ipek ile bağlamışlar” türküsünü seslendirdi. Yürüyüş, bu sırada renkli anlara sahne oldu.

Destici’ye yanıt

Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Mustafa Destici’nin “adalet yürüyüşü”nün “hayır” bloğunu ayakta tutmak için yapıldığı eleştirilerine de cevap veren Kılıçdaroğlu, “Adalet yürüyüşü içinde ‘o onu dedi bu bunu yaptı’ya odaklanmamak gerekiyor” ifadesini kullandı.

Gülmen ve Özakça için pankart

Kortejde, kanun hükmünde kararnameler (KHK) ile ihraç edilen ve “İşimizi geri istiyoruz” diyerek başlattıkları açlık grevinin 76’ncı gününde tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça için de pankartlar açıldı. Ankara’da işlettiği kuruyemiş dükkanını yürüyüşe katılmak için kapatan esnaf Hıdır Aydun, bugün de korteje katılanlar arasındaydı.

“Şehadet için koşar, öldürürüz” tehdidi

CHP İzmir Milletvekili Tacettin Bayır dün (23 Haziran 2017) sabah saatlerinde yürüyüşe ilişkin olarak  “Bizler ümmetin liderinin, reisin ağzından çıkacak tek bir kelimeye bakıyoruz. Tek kelimesiyle bu hak yolda bırak senin gibi yürümeyi ölürüz, şehadet için koşar öldürürüz” tehdidini dile getiren bir grup vatandaştan şikâyetçi oldu.

Berberoğlu için AYM’ye başvuru

12 milletvekilinden oluşan heyet dün İstanbul’da bulunan Maltepe Cezaevi’nde Berberoğlu’nu ziyaret etti. Heyet, Fatma Kaplan Hürriyet, Dursun Çiçek, Turabi Kayan, Sibel Özdemir, İlhan Kesici, Lale Karabıyık, Tahsin Tarhan, Mustafa Balbay, Zeynel Emre, Hüsnü Bozkurt, Haluk Pekşen ve Erdin Bircan’dan oluştu. Berberoğlu’nun avukatları, Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurdu.

Cenaze izni

Enis Berberoğlu’na, üç gün önce hayatını kaybeden kayınpederinin cenazesine katılması için bir günlük izin verildi. Cami avlusunda kısa bir açıklama yapan Berberoğlu, şunları söyledi:

“Bakanlıkların çok hızlı çalışması sayesinde, ailemin acısını paylaşmak üzere, cenazeye yetiştim. Çok üzgünüm. Murat Aydın, köy enstitüsü mezunu. Yıllarca öğretmenlik yapmış bir aydınlık savaşçısıydı. Kendisi bana Oya’yı hediye etti. Ben de ona bir torun vererek bir ölçüde karşılığını verdim. Durumum malum. Burası bir cenaze. Buna uygun davranmamız gerekiyor. Siyaset konuşmak istemiyorum. Sadece, benim gibiler için adalet uğruna yollara düşenlere çok minnettarım, çok teşekkür ederim.”

Avukatlar, cübbeleriyle katıldı.

İstanbul Barosu’na bağlı avukatlar, dün korteje cübbeleriyle katıldı. Eski İstanbul Barosu Başkanı avukat Turgut Kazan, yürüyüşle ilgili olarak hukukçulara yönelik çağrısında “Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve barolar başta olmak üzere, hukuk konusunda duyarlı kim varsa bu eyleme katılmalı” demişti.

Avukat Turgut Kazan, ‘adalet yürüyüşü’nde: Tüm hukukçular bu çığlığa katılmalı

Korteje, “Bir CHP milletvekili, makam odasındaki Atatürk portresini indirdi” iddiası nedeniyle mart ayında partiden ihraç edilen Bağımsız Ankara Milletvekili Aylin Nazlıaka da katıldı. Nazlıaka, yürüyüş boyunca Kılıçdaroğlu’na eşlik etti.

Provokasyon uyarısı yapılmıştı; gübreli saldırı

Kılıçdaroğlu 13. günündeki yürüyüşüne başlamadan önce olası provokasyonlara dikkat çekerek 12 maddelik bir genelge hazırladıklarını açıkladı. Kılıçdaroğlu “Şu veya bu nedenle bizi protesto edenlere bir saldırı, bir şiddet, bir ağır söz kullanmayın. Ne söylerlerse söylesinler, sadece onları alkışlayın’ dedik” ifadesini kullandı. Ayrıca Gezi eylemleri sırasında öldürülen Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük’ün aileleri ve Cumhuriyet yazarı Ali Sirmen de Adalet Yürüyüşü’ne destek verdi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba, Kılıçdaroğlu’nun yönlendirmesiyle, megafondan anons yaparak balkonlarından Rabia işareti yapan AKP’li bir ailenin bayramını kutladı. Kortej, İstanbul’a yaklaştıkça protestoların arttığı görüldü. Düzce’de, Adalet Yürüyüşü’ne katılanların konakladığı yere gübre döküldü. Polis, gübreyi döken aracı yol kenarında plakası gizlenmiş bir şekilde buldu şoförün aracı terk ettiği belirlendi. Bölgeye yönlendirilen belediyelerin araçları, dökülen gübreyi temizledi.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Sayfa1 → 1.2281234Son Sayfa »