Akit TV sunucusunun ‘Fethullah Gülen, Türkiye’ye getiriliyor’ iddiasına ilişkin İbrahim Kalın’dan açıklama


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, Fethullah Gülen‘in gözaltına alındığı ve sabah saatlerinde Türkiye’ye getirileceği iddiası ile ilgili konuştu. Kalın, “Bize ulaşan böyle bir şey yok” dedi. Kalın açıklamasının devamında şunları söyledi:

“Ama biliyorsunuz FETÖ ile mücadele konusunda kararlılığımız tamdır. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar en üst kademesinden en alt kademesine kadar bu ihanet şebekesini karşı mücadelemiz kararlı bir şekilde devam edecek. Bu güne kadar dünyanın birçok ülkesinde önemli mesafeler aldık. Dost ve müttefik ülkeler FETÖ terör örgütünü sadece Türkiye’de değil bu ülkelerde de nasıl büyük tehdit oluşturduğunu kavramaya başladılar. 20’ye yakın ülkede FETÖ okulları kapatıldı ya da Maarif Vakfı’na devredildi. Bu çalışmalarımız devam edecek. Onların hamisi, koruyucusu kim olursa olsun yönlendiricisi, akıl hocaları kim olursa olsun onlara karşı bu milletin dik duruşu 15 Temmuz’da ne ise bugün de aynıdır. Cumhurbaşkanımızın da bu konuda kararlılığı tamdır. Gerek dinimize inanç noktasında gerekse ülkemize siyasi ve toplumsal noktada verdikleri hasar artık herkes tarafından bilinmekte. Bu yalan, ihanet ve sapkınlık şebekesine karşı mücadelemiz kararlılıkla devam edecek.”

Ne olmuştu?

Akit TV’de yayınlanan ‘Ters Kutuplar’ isimli programda ABD’de bulunan Fethullah Gülen’in Türkiye’ye iade edilmek üzere gözlem altına alındığı öne sürülmüştü.

Programın yorumcularından Ali Tarakçı, CHP’deki istifaların konu edildiği programda sözün kendisine geldiği sırada “Şimdi bomba bir haber vereyim” diyerek şu ifadeleri kullanmıştı:

— Fethullah Gülen yakalandı, sabaha doğru İstanbul’a getiriliyor. Bomba bir haber olarak kenara yazın.

— Bilginin çok net olduğunu söyleyeyim size. Tahmin ediyorum 1-2 saat içinde gündeme düşer. Sabaha doğru Türkiye’ye getiriliyor.

Tarakçı, haberin kaynağını ise söyleyemeyeceğini belirtti.

Kaynak : https://t24.com.tr/

YSK’nin kararları yok hükmündedir

Görev süresi biten, anayasanın emredici kuralına rağmen görevini sürdüren bir YSK gözetiminde bu seçimler yapılamaz. Yapılırsa ne olur? Hukuken meşru olmayan bir seçim yapılmış olur ve tartışmalar uzar gider.

Halen yürürlükte olan- birçok maddesi değiştirilmiş olsa da-1982 Anayasası katı anayasalar gurubunda yer almaktadır. Katı anayasaların özelliği normal yasaları hazırlayan yasama organı dışında bir organ tarafından hazırlanmış olmasıdır. Bu nedenle katı anayasaların değiştirilmesi farklı usul ve merasime tabidir. Yasama organı tarafından normal yasama faaliyeti içinde değiştirilmesi veya tadil edilmesi mümkün değildir. Anayasa bir toplumun temel yasasıdır. Devletin hukuki ve siyasi statüsünü belirler. Hukuk normları hiyerarşisinde en tepede yer alır. Bundan dolayıdır ki anayasa değişikliklerinin farklı usul ve şekle uyulmak suretiyle yapılması gerekir. 
Yüksek Seçim Kurulu’nun görev süresini bir yıl uzatan değişiklik, yasama organı tarafından normal yasama faaliyeti dâhilinde 7159 sayılı torba kanununa eklenen geçici 10. madde ile yapılmıştır. Mahalli seçimlere kısa bir süre kala yapılan bu değişiklik anayasaya aykırıdır. Çünkü yukarıda açıkladığımız üzere anayasanın emredici kuralı yasama organınca değiştirilmiştir. Anayasa değişikliği adi kanun değişikliği gibi yapılamaz.
Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasına göre: Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz. YSK’ nin görev süresi anayasa ile belirlenmiştir. YSK’ nin görev süresini uzatmak için mutlaka anayasa değişikliği yapmak gerekir. Yasam organınca torba kanuna eklenen geçici bir madde ile YSK’ nin görev süresini uzatmak anayasaya açıkça aykırıdır. Anayasanın emredici hükmüne uyulmayarak yapılan değişiklik hukuken yoklukla malul sayılmak gerekir. Torba kanuna eklenen geçici bir madde ile anayasanın emredici kuralına rağmen yapılan değişiklik bu manada yoklukla maluldür.

Seçimlerin dürüstlüğü
Anayasaya göre: Seçimlerin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları inceleme ve kesin karara bağlama görevi Yüksek Seçim Kurulunu’ndur. Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları kesindir. 
AK Parti bu seçimlerde büyük şehirleri kaybedeceğini anladığı için anayasanın emredici kuralını dolanarak torba kanuna geçici bir madde eklemek suretiyle anayasayı değiştirmiştir. Anayasalar devletlerin temel yasasıdır. Piramidin en tepesinde yer alır. Torba kanun ile anayasanın belli bir maddesi kısmen veya tamamen değiştirilemez. Bu nedenle torba kanun ile yapılan değişiklik yok hükmündedir. Anayasanın egemenlik başlığını taşıyan 6. maddesine göre hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz. Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. 
Hukuk devletinde, başta anayasa olmak üzere herkes yasalara uymak zorundadır. Egemenliğin kullanılması belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Ülkemizde sayıları doksanı bulan hukuk fakültesi mevcuttur. Her hukuk fakültesinde mutlaka bir anayasa hukuku kürsüsü vardır. Buna rağmen anayasaya aykırı olarak yapılan bu değişiklik karşısında bir tekinden bile ses çıkmaması üzücüdür. Aynı şekilde seçime katılan irili ufaklı bu kadar siyasi partiden birisi çıkıp da YSK’ nin aldığı kararların yok hükmünde olduğunu, YSK’ nin kaynağını anayasadan almadığı bir yetkiyi kullandığını yüksek sesle haykırmamaktadır. Görev süresi biten, anayasanın emredici kuralına rağmen görevini sürdüren bir YSK gözetiminde bu seçimler yapılamaz. Yapılırsa ne olur? Hukuken meşru olmayan bir seçim yapılmış olur ve tartışmalar uzar gider. Seçimleri şimdiden şaibeli hale getirmek kimseye yarar sağlamaz. YSK’ nin vereceği her karar yok hükmündedir.

Av. EROL TÜRK

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde yılın skandalı

Saygı Öztürk

Melih Gökçek‘in istifa ettirilmesinden sonra yerine Mustafa Tuna getirildi. O da, belediyenin peyzaj, fuar başta olmak üzere bir çok organizasyonunu yapan ANFA Şirketi‘nin genel müdürlüğüne Orhan Kaya‘yı getirdi. Görevini yerine getirmiş olacak ki, geçen hafta istifa ettirildi, yerine, AKP Çankaya Belediye Meclis Üyesi Ferhat Türk atandı.

Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde Melih Gökçek döneminde 60 bin lirayı geçen ihalelerde genel sekreterin onayı gerekiyordu. Ama son dönemlerde bunun hiç dikkate alınmadığı anlaşılıyor. Milyonlarca liralık işler seçim öncesi dağıtılıyor. Onlardan da seçim çalışmalarına gönüllü olarak yardımda bulunmaları isteniyor.

NE YAPTINIZ O ÇANTALARI?

Ankara Büyükşehir Belediyesi ANFA Ankara Altınpark İşletmeleri Limited Şirketi’nin iki ihalesinden söz edelim:

Birinci ihale 15 Mayıs 2018 tarihinde yapıldı. İhale sonuç belgesine göre yaklaşık maliyeti 3 milyon 850 bin lira tuttuğu belirtilen 8 kalem ajanda, defter, broşür ve çanta alımı için ihaleyi kazanan firmayla 3 milyon 500 bin 350 liraya sözleşme imzalandı. Bu işleri firmanın bir ay içinde teslimi de öngörüldü.

İkinci ihale 16 Kasım 2018’de imzalandı. Yaklaşık maliyeti 7 milyon 500 bin lira tutarında ajanda, takvim ve elyaf çanta alımı öngörüldü. İhale bedeli 7 milyon lira olarak belirlendi. Teslimi de 20 Kasım 2018’de başlayıp 19 Nisan 2019’da bitmesi sözleşmede yer aldı.

İki ihaleyi de Ankara’da bulunanElektrosim Teknoloji Marketi Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi kazanmıştı. Firma için bir şey demiyorum ama belediye şirketi KDV’si hariç 10 milyon 500 bin 350 liralık elyaf çanta, ajanda, takvim bastırıp bunları kimlere dağıttı acaba? Bu işleri bilenler, 200 binden fazla çantanın yapılması gerektiğini belirtiyorlar. İyi de Büyükşehir Belediyesi bunları gerçekten dağıttı mı, yoksa önemli bir bölümü kağıt üzerinde mi kaldı? Düşünün, bunu belediyenin onlarca şirketinden sadece birisi yaptı. Ya diğerleri? Varın hesaplayın.

YAZIK OLUYOR?

Orhan Kaya’yı, Mustafa Tuna bu göreve getirdi. ANFA Genel Müdürü, 495 bin liraya makam otomobili aldı. Kendisinden önceki genel müdürün 5 makam otomobili bulunduğunu, onları iade ettiği söyledi. Bu ne lüks be kardeşim…

Kendisine KDV hariç 10 milyon 350 bin liralık ajanda, takvim, çanta yaptırması herhalde hiçbir belediyede olmamıştır. Orhan Kaya’nın cevabı ise“İhtiyaç olduğu için ihale ettik. Şahsımı rahatsız eden bazı olaylar nedeniyle de istifa ettim” dedi. Bu kadar çok malzemenin açıkçası sağlıklı olarak sayılıp teslim alınması da, dağıtılması da sorunludur.

ATAMALAR ÖZHASEKİ’DEN  

Bu köşenin okurlarına, Mehmet Özhaseki’nin başkan bile seçilmeden kadrosunu belediyenin kritik birimlerine yerleştirdiğini belirtmiştim. Bugün seçim organizasyonlarını yürüten, belediyenin bütün olanaklarını Özhaseki için seferber eden kişi Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterliği’ne getirilen Refik Tuzcuoğlu’dur.

Belediyede konuşulan, Mustafa Tuna’nın tamamen devre dışı bırakıldığıdır. Belediyeyi Özhaseki’ye teslim etmediyse, mesai saati içinde belediye çalışanlarını nasıl oluyor da Özhaseki’nin toplantısına gönderiyor?

Mansur Yavaş, toplantılarının 90 kişilik bir belediye ekibiyle sabote edilmesi için belediye personelinden ekip oluşturulduğu da Yavaş’ın çevresi tarafından öne sürülüyor.

Eski Konya-Meram Belediye Başkanı olan Refik Tuzcuoğlu‘nu, Özhaseki’nin Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde Belediye Ekmek Fabrikası Genel Müdürlüğü’ne, su kanalizasyon idaresi KASKİ’nin Yönetim Kurulu Üyeliği’ne getirmişti. Bitmedi, Özhaseki bakan olunca, Tuzcuoğlu’nu Kayseri’den Ankara’ya getirtip müsteşar yardımcısı, İller Bankası Yönetim Kurulu Üyesi yaptı.

Refik Tuzcuoğlu’nun genel sekreterliğe getirilmesinin altında seçim döneminde tüm siyasi organizasyon, davet, araç-gereç, afiş ve diğer hizmetler için masrafları belediye kesesinden yapmak mı yatıyor? Anadolu Yayıncılar Birliği Başkanı, seçimlerde AKP’den aday adayı olan, TRT’de de programlar yapan Sinan Burhan da basın organizasyonunu yapıyor. Bunu gönüllü olarak yaptığını belirtiyor.

Millet İttifakı‘nın adayı Mansur Yavaş, devlet olanaklarına, basın gücüne karşı büyük bir mücadele yürütmek zorunda kaldığının farkında…

Kaynak : https://www.sozcu.com.tr/

Bir hayat böyle çalındı: 28 yıllık adaletsizliğin hikâyesi

Gökçer Tahincioğlu

Bir çocuktan, müebbet hapis mahkûmu bir “suçlu” yaratan yargının önünde son bir fırsat var.

Tam 28 yıldır cezaevinde bulunan Serhat Tuğan’ın hikâyesi, biraz da bu coğrafyadaki adaletin nasıl işlediğinin hikâyesidir.

Kimine işlediği tüm suçlara rağmen kapıların nasıl açıldığının, kimine de dosyasının kapağı açılmadığı için nasıl ömrünü sevdiklerine ve özgürlüğe hasret geçirme cezası verildiğinin hikâyesi.

İşlemediği suçlardan 28 yıldır cezaevinde bulunan; Adalet Bakanlığı’nın, Yargıtay Başsavcılığı’nın itirazlarına rağmen hakkındaki yanlış karar düzeltilmeyen Tuğan’ın davası, yargının kime nasıl baktığının hikâyesidir.

* * *

Babası Abdulhafız Tuğan, Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelerden geçmişti. Tuğan ailesinin kapısı, yıllardır sistemli olarak polis tarafından çalınırdı.

Bir suçları olduğu için değil, zaten orada bir kapılarının olması suç sayıldığı için. Hiçbir dosya olmaksızın, babalarının evde olup olmadığı sorulur, bir göz atılırdı.

Hakkari’de yaşamak, hele ki babanız 12 Eylül dönemini cezaevinde geçirmişse, sürekli “potansiyel” olarak gözükmeniz demekti.

Henüz 16’sında, Filistinlilere destek için için, üç arkadaşıyla bir kağıda, “İnsanlar zulme dur desinler” yazdı. Fotokopiyle çoğalttıkları kağıdın ulaştığı adreslerden biri de emniyetti.

Kapı, bu kez babası için değil, küçük Serhat için çalındı.

Serhat kapıya koştu.

İşlediği “büyük” suçu biliyordu.

Anne oğlunun işkence görmeyeceğinden emin olmak için “iki tokat da vurursunuz değil mi şimdi” diye sordu.

Polisler, inatla, kendilerinin neden yanlış tanındığını anlatıyordu.

Ama polis aracından inerken Serhat’ın ağzındaki iki dişi artık yoktu.

* * *

13 Kasım 1988 günü çalınan o kapı, Serhat Tuğan’ı dönülmez bir yola soktu.

Serhat Tuğan, götürüldüğü Diyarbakır’da iyice öğrendi “ıslah” politikasının ne olduğunu. Cezaevine kondu.

10 ay sonra beraat edip de dışarıya çıktığında, artık eski Serhat olamayacağının farkındaydı.

Yatağını balkonun önüne sermeye başladı. Yeniden polis gelirse, balkondan atlayacaktı. Hakkari soğuğunda bile o alışkanlığını değiştirmedi.

Kalabalık olmazsa sokağa çıkmıyordu.

Sürekli ensesinde gezinen sese yakalanmaktan korkuyordu.

“Neden burada duruyorsun ki dağa çık.”

Ve Serhat, o sesin yapabileceklerinden çok korkuyordu.

Hakkari’de o yılları yaşayanlar, tüm bu sürecin sonunda nelerin olabileceğini az çok kestirebilir.

Bu hikâyeyi bilen kimse yanılmadı.

Serhat Tuğan, Yargıtay Başsavcılığı’nın kayıtlarına göre, “Örgüt tarafından dağa götürülmek üzere kaçırıldı”, emniyet kayıtlarına göre dağa gönüllü çıktı.

Dağdaydı. Çocuktu henüz, bulaşık yıkadı, erzak taşıdı, toplanması istenenleri gidip getirdi.

2 yıl böyle geçmişti ki bir yol kontrolü sırasında beline takılmış silahla “ele geçirildi.”

Emniyet kayıtlarında, kendisinin kontrol noktasına geldiği anlatılıyordu.

10 gün boyunca sorgulandı.

Doktor, kolunda söndürülen sigaralar için yıllar sonra bile, “Çok eskiden yapılmış işkence izleri” diye rapor yazacaktı.

18’ine yeni girmişti.

Kriminal rapor, yanındaki silahın hiçbir eylemde kullanılmadığını gösteriyordu.

Örgütteki kod adı Şervan’dı.

Ve o kod ismi, o günden sonra hiç özgür kalamamasına yol açacaktı.

* * *

İddianame hazırlandığında herkes şaşkındı.

Hakkari’nin bir köyünde bir PKK’lının öldüğü eyleme katılmak, Çukurca’da iki korucunun yaşamını yitirdiği çatışmada bulunmak ve11 kişinin dağa kaçırılmasıydı savcıya göre eylemleri.

“Şervan” bu eylemlerde vardı, herkes tanıyordu iddianameye göre.

Tuğan, en ağır suçtan, TCK’nın örgüt kuranların cezalandırıldığı 125. maddesinden yargılanmalıydı.

Diyarbakır DGM bile bu kadarına inanmadı.

Tuğan’a, örgüt üyeliğinden 12 yılın yeteceğini kararlaştırdı.

Ama Yargıtay vardı.

Karar bozuldu, Tuğan, müebbet hapisle cezalandırıldı.

* * *

Aflar çıktı, yasalar değişti, infaz hesapları yeniden ve yeniden değiştirildi.

Katiller, tecavüzcüler, 7 kişiyi telle boğanlar çıktı.

İnsanları domuz bağı yapıp betona gömenler, mafya liderleri, uyuşturucu baronları.

Serhat Tuğan, cezaevinde ortaokulu, liseyi, üniversiteyi bitirdi, sonra ikinci üniversiteye başladı.

Her aşamada yeniden ve yeniden başvurdu avukatları.

Yıllar geçti, 2008’de, Şervan’la ilgili dosyadaki bazı “görülmeyen” belgeler meydana çıktı.

Kayıtlar netti, o eylemlerdeki Şervan, Tuğan değildi.

O Şervan’ın ismi bile yazıyordu dosyada ama kimse o belgeleri Tuğan’la eşleştirmemişti.

Ve Tuğan, o Şervan’ın kendisi olduğu söylendiği için cezaevindeydi.

Sayfalarca yeniden yargılama dilekçeleri, ifadeler mahkemeye verildi.

Ancak mahkemenin “ret” yanıtı kısa ve netti.

* * *

Ailesi ve avukatları yılmadı, arşivlerden o eylemleri yapan gerçek Şervan’ın kim olduğunu ortaya çıkardı.

Serhat Tuğan’ın o Şervan olduğuna yönelik tanıklık yapan iki kişi vardı. Biri ölmüştü ama diğeri hayattaydı.

Mahkeme, bir kez olsun o tanığı dinlememişti.

Tanık bulundu, mahkemeye çıkması sağlandı.

Dosyası “kaybedilmiş” eski bir örgüt üyesiydi, pişmanlıktan yararlanmıştı. Serhat Tuğan’ı tanımadığını, hiç görmediğini söyledi. Şervan’ın kim olduğunu tarif etti. Önceki ifadelerinin emniyette alındığını, mahkemeye hiç çıkartılmadığını anlattı.

Sahte bir ifadeyle Tuğan, yıllarca cezaevinde yatmıştı.

Buna rağmen süreç uzadı.

En sonunda 2015’te Adalet Bakanlığı’na “kanun yararına bozma” başvurusu yapıldı.

Bakanlık, dosyada hem söz konusu tanığın yeni ifadesini, hem de daha önce örgütten ayrılanların Tuğan’ın dağda sadece mutfak işleriyle ilgilendiğine yönelik ifadesini gördü.

Kriminal rapora göre, silahının hiçbir eylemde kullanılmadığı, adli tıp raporuna göre de işkence gördüğü netti.

Bakanlık, hakkındaki kararın kanun yararına bozulması için dosyayı Yargıtay’a taşıdı. Yargıtay Başsavcılığı da aynı görüşteydi.

Yargıtay, yıllar sonra Tuğan’ın kararının yeniden gözden geçirilmesine karar verdi.

Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ise bu kanıtları umursamadı, kararın düzeltilmesine yer olmadığını belirterek, dosyayı yeniden kapattı.

2018’de avukatları, bu kararda tanıkların ifadesinin gözetilmediğini, tanığın mahkemeye bile çağrılmadığını belirterek yeniden kararın düzeltilmesi için Adalet Bakanlığı’na başvuru yaptı.

Bakanlık, son derece istisnai bir yol olmasına rağmen ikinci başvuruyu da yerinde buldu ve “Kararın düzeltilmesi için” Yargıtay’a taşıdı dosyayı.

Başsavcılık, detaylı biçimde Şervan kod adlı başka birinin eylemleri yaptığına yönelik tanık ifadelerini, itirafçının Tuğan’ı hiç görmediğine yönelik ifadesini anlatarak, kararın düzeltilmesini istedi.

Yargıtay ise bu kez, bunca kanıta rağmen olumlu karar vermedi. Kararın düzeltilmesine yer olmadığını belirterek dosyayı kapattı.

* * *

Tuğan, hakkındaki kararın doğru olmadığına yönelik Adalet Bakanlığı ve Yargıtay Başsavcılığı’nın tespitlerine rağmen 28 yıldır cezaevinde.

Oğlunu görmeden ömrünü geçiren annesi, ağır hasta.

Ailesi ve avukatları, yeni kanıtlar uyarınca yargılamanın yenilenmesi için Diyarbakır’daki mahkemeye başvuruya hazırlanıyorlar şimdi.

Sadece sahte tanık ifadeleriyle cezalandırılan Tuğan, o tanıkların gerçeği anlatmış olmalarına rağmen bırakılmıyor.

3-5 yıl yatıp çıkabilecekken ömrünü cezaevinde geçiren Tuğan, umutsuzca bekliyor başvuruyu.

Bir çocuktan, müebbet hapis mahkûmu bir “suçlu” yaratan yargının önünde son bir fırsat var.

Sadece kanıtların değerlendirilmesi yeterli.

Annesi, geç de olsa koklayabilecek ömrünü hasretle geçirmiş oğlunu.

Kaynak : https://t24.com.tr/

İstanbul’da polisin, taksiden indirdiği kadına tecavüz etmesi Soylu’ya soruldu

“Bakanlığınız neden bu suça ortak olmaktadır?”

İstanbul’da trafik kontrolü yapan polis memurunun taksiden indirdiği kadına alıkoyarak tecavüz etmesi, HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş tarafından TBMM gündemine taşındı.

İstanbul’da bir polis, taksiden indirdiği kadına tecavüz etti. Polis merkezine giden kadının şikâyeti, “Cezalarını ben vereceğim” diyen memur tarafından işleme alınmadı. Olay, polislere dava açılmasıyla ortaya çıktı. Dün basına yansıyan olayla ilgili İçişleri Bakanlığı henüz bir açıklama yapmazken, TBMM Başkanlığı’na bir soru önergesi verildi.

TIKLAYIN – İstanbul’da polis, taksiden indirdiği kadına tecavüz etti!

HDP’li vekil Beştaş, olayı Meclis gündemine taşıdı. Beştaş’ın İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun yanıtlaması istemiyle verdiği soru önergesinde şu ifadeler yer aldı:

Kadına yönelik şiddet, cinsel taciz ve tecavüz vakaları neredeyse hergün basında ya da kamuoyunda yer alan haberler arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Konuya ilişkin yetkili makamlarca bir duyarlılık geliştirilmediği ve çoğu kez bu vakaların üzeri örtüldüğü için kadına yönelik işlenen bu suçlar kronik bir hal almıştır. Kadına yönelik bir şiddet ve tecavüz hadisesi önceki gün İstanbul’da gerçekleşmiş olup olayın faillerinin bizzat polis olması ise konunun neden çözümsüz kaldığına ilişkin önemli ipuçları vermektedir. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre; İstanbul’da trafik kontrolü yapan Ş.Ş. ve İ.K. adlı iki trafik polisi Özbekistan uyruklu I.K.’yı araçtan indirerek, polis aracına almışlar ve 4 saat boyunca alıkoyarak tecavüz etmişlerdir. Ardından mağdur kadına ait 1400-TL parayı da alan polisler, I.K.’yı Yedikule civarında araçtan indirerek olay yerinden uzaklaşmışlardır. Şikâyette bulunmak için Aksaray Şehit Vedat Ulusoy Polis Merkezi Amirliği’ne giden I.K. polis memuru Y.S. ile görüşmüş ancak polis memuru Y.S.’nin “Onun da çoluğu çocuğu var, zaten it gibi pişman şu an, cezasını vereceğim, sen merak etme. Size bir daha yaklaşamaz. Yaklaştığında beni arayacaksın” diyerek şikâyet müracaatını almamıştır. Yine komiser E.S. de “O polisin komiseriyim. Cezasını kendim vereceğim. Onu başka yere süreceğim” diyerek yine şikâyet müracaatı oluşturmamıştır. Aynı gün Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü nöbetçi amiri olarak görev yapan A.B.’nin de polis memuru Y.S. tarafından bilgilendirildiği ancak onun da müştekiyi dinlemesine rağmen işlem yapılması için gerekli emri vermediği iddia edilmektedir. I.K.’nın şikâyet müracaatını almayan polisler gasp edilen 1.400 TL’yi ise mağdur I.K.’ya iade etmişlerdir. I.K.’nın arkadaşı G.K., bir gün sonra tecavüz fiilini gerçekleştiren polislere ne ceza verildiğini öğrenmek için polis merkezine gittiğinde ise kimsenin olaydan haberi olmadığı anlaşılmıştır. Şikâyet başvurusunu yapmaya çalışan I.K.’nın yeniden ifadesi alındığında ise polis memuru mağdura, “Evine git, banyo yap” diyerek başvurusunu almamıştır. I.K.’nın şikâyetini ilgili birimlere ulaştırmak için gösterdiği çaba neticesinde olay açıklığa kavuşmuş ve hem tecavüz fiilini gerçekleştiren hem de şikâyet başvurusunu almayan polis memurları gözaltına alınmıştır. Tecavüz suçunu işleyen Ş.Ş. ve İ.K. tutuklanırken diğer polis memurları ise adli kontrolle serbest bırakılmıştır.

“Polislerin, suçların failleri olmasını nasıl açıklarsınız?”

Bu bağlamda;

Polis memurlarının görevi suçları önlemek değil midir? Tecavüz ve gasp olayları neredeyse her gün her yerde yaşanırken polis memurlarının bu tür suçları önlemek yerine doğrudan bu suçların failleri olmalarını nasıl açıklarsınız?

“Nasıl bir mekanizma işletilmekte?”

Ş.Ş. ve İ.K.’nin bir kadını alıkoyup, tecavüz ettikleri ve parasına gasp ettikleri vakada diğer polis memurları neden şikâyet başvurusu oluşturmamışlardır? Suçların faili polis olduğu zaman farklı bir mekanizma mı işletilmektedir?

Suçu gerçekleştiren kişinin polis olması onların cezasız kalacağı anlamına gelmektedir?

Olay kamuoyuna yansımasaydı suç işleyen polis memurları tutuklanmayacak mıydı?

Benzeri olaylarda tecavüz suçları ile birlikte suçun failleri olan polis memurları da gizlenmekte midir?

Bahse konu olayda Ş.Ş. ve İ.K.’nin suçunu örtbas etmeye çalışan ve mağdura evine gitmesini salık veren Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görev yapan polis memuru görevden alınmış mıdır? Mesleğine devam edecek midir?

Mağdurun şikâyetine rağmen şikâyet kaydı oluşturmayan polis memurları hala görevde midir? Şikâyet başvurularını almayarak suçu gizleyen polis memurları görevde kalmaya devam edecek midir?

Olaya ilişkin kaç polis memuru görevden alınmıştır ya da alınacaktır?

“Polisin söylediği ne anlama geliyor?”

Aksaray Şehit Vedat Ulusoy Polis Merkezi Amirliği’nde görev yapan polis memuru Y.S. ile komiser E.S.’nin şikâyet kaydı oluşturmayarak “cezasını ben vereceğim” ifadesi ne anlama gelmektedir? Polis memurları kendi içlerinde bu suçları işleyenleri böyle mi kollamaktadır?

Emniyet personeli, kendi mensuplarının fail olduğu vakalarda polisleri koruma ve yasalardan muaf tutma yöntemini neye göre belirlemektedir?

Polislerin suç işlediği ancak buna karşın şikâyet başvurularının kabul edilmediği kaç vaka tespit edilmiştir? Buna göre suç işleyen ancak yargıya intikal etmeyen emniyet mensubu sayısı nedir?

Polisler tarafından işlenen suçların türleri ve dağılımı nedir?

Polislerin işlediği suçun cinsel suçlar kapsamında olması bu suçun gizlenmesinin sebebi midir?

Emniyet birimlerine yansıyan ve polislerin tecavüz suçlarının faili olduğu kaç vaka bulunmaktadır? Bu polislere karşı yaptırım uygulanmış mıdır? Kaç olay yargıya intikal etmiştir? Kaç polis görevden alınmıştır?

“Bakanlığınız neden bu suça ortak oluyor?”

Polislerin işlediği suçlar karşısında onların korunması, aynı zamanda topluma karşı işlenmiş bir suç değil midir? Neden emniyet mekanizması ve bu mekanizmanın en üst birimi olan Bakanlığınız bu suça ortak olmaktadır?

Kadına karşı şiddet ve cinsel suçlara ilişkin etkin bir mücadele yönteminin oluşturulmamasının sebebi, faillerin korunuyor olmasından kaynaklanmıyor mu?

“Bir çalışma yürütecek misiniz?”

Bakanlık olarak emniyet birimleri içindeki suç işleyen polislerin tespiti ve gerekli yaptırımların uygulanmasına ilişkin bir çalışma yürütecek misiniz?

Kadına yönelik erkek şiddeti ve cinsel suçlara ilişkin polis memurlarına yönelik bir eğitim çalışması yapılması ve bu suçlarla etkin mücadele yöntemlerinin belirlenmesine ilişkin bir çalışma yürütecek misiniz?

Kaynak : http://t24.com.tr/

AKP’li aday ağlayarak istifa etti: Haksızlık, vefasızlık

AKP, 31 Mart yerel seçimlerinde, Kelkit Belediye Başkanlığı için Aziz Nas’ı aday gösterdi.

Gümüşhane’nin Kelkit İlçe Belediye Başkanı AKP’li Ünal Yılmaz, yeniden aday gösterilmeyince, partisinden istifa etti. AKP İlçe yönetimiyle birlikte istifa eden Yılmaz, gözyaşlarıyla yaptığı açıklamasında, “Kelkit’imize reva görülen bu haksızlığa ve buna karşılık halkımızın yükselen tepki ve talebine istinaden partimizden istifa ediyorum” dedi.

İstifa metnini okurken gözyaşlarına da hâkim olamayan Yılmaz, 31 Mart yerel seçimlerine bağımsız aday olarak gireceğini söyledi.

“Maalesef başka yol kalmamıştır”

Kelkit’in birçok yerine hizmet götürdüklerini ve mukaddes bir yüke hamal olduklarını kaydeden Yılmaz, ilçe halkına yapılan vefasızlığı duyurmanın başka yolu kalmadığını kaydetti. Yılmaz, şöyle konuştu:

“Bugün şükrederek görüyoruz ki halkımız, insanımız asil karakterinden gelen bir kadirşinaslıkla yapılan hizmetlerin ve gönül dostluğunun vefasını göstermektedir. Biz de halkımızdan gelen talep ve feryada kayıtsız kalamayız. Uğradığımız haksızlığı ve Kelkit halkına yapılan bu vefasızlığı duyurmanın maalesef başka yolu kalmamıştır. Bu bir feryattır. Milli iradenin üstünde hiçbir güç, hiçbir entrika, hiçbir hile, hiçbir desise ve ego tanımadığımıza dair bir feryattır. En başta Kelkit halkının maruz kaldığı bu haksızlığı en yüksek makamlara duyurmak, 7’den 70’e vefakâr ve cefakâr insanların omuzlarında yükselmiş bir davaya yapılan kötülüğü göstermek için aldığımız kararı, siz kıymetli halkımız ile paylaşıyoruz. Kelkit’imize reva görülen bu haksızlığa ve buna karşılık halkımızın yükselen tepki ve talebine istinaden partimizden istifa ediyorum.”

AKP, 31 Mart yerel seçimlerinde, Kelkit Belediye Başkanlığı için Aziz Nas’ı aday gösterdi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Bahçeli’den prompter tepkisi

MHP lideri Devlet Bahçeli, prompter’a yanlış konuşmanın yansıtılması nedeniyle sinirlerine hakim olamadı.

Bahçeli canlı yayın sırasında, “Geçmişin tecrübeleriyle yere sağlam basıyoruz. İnançlarımızın derinliğiyle, kanımızın genişliğiyle, ülkülerimizle bir diğer şeyler tutuyoruz. Burasını yanlış koymuş kaldırın bunları ya” dedi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

İktidar medyasını uyaran RTÜK bürokratı ertesi gün görevden alındı

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) İzin ve Tahsisler Daire Başkanvekili Yasin Yiğit’in, hükümete yakın Turkuvaz medya grubuna yasayı açıkça ihlal eden uygulama konusunda uyarı yaptıktan bir gün sonra görevden alındığı öğrenildi.

‘FETÖ bağlantısı’ nedeniyle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen çok sayıda radyo televizyon kuruluşunun bazıları kapatılmış bazıları da satılmıştı. RTÜK’teki görevden alınma olayı da bu satışla ilgili yaşandı.


Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun
 CHP’li RTÜK üyesi İlhan Taşçı’ya dayandırdığı haberine göre, ‘FETÖ bağlantısı‘ nedeniyle satışa çıkarılan radyo ve televizyonlardan 35’i hükümete yakın Turkuvaz grubuna (Sabah ve atv’nin de sahibi) geçti. Bunlardan 11’inin yayın yaptığı alanda Turkuvaz grubu hali hazırda yayın yapıyordu. Ancak RTÜK mevzuatı bir kuruluşun aynı bölgede birden fazla yayına sahip olmasını yasaklıyor.

RTÜK İzin ve Tahsisler Daire Başkanvekili Yasin Yiğit bunun üzerine 9 Ocak’ta Turkuvaz Medya Grubu’na gönderdiği yazıda, ‘mevzuata uyulması, çakışan frekanslardan bir tanesini iade etmesi gerektiği’ni bildirdi. Yiğit uyarı yazısının ardından 10 Ocak perşembe günü görevinden alındı.

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

CHP’den “Man Adası gerçekleri” belgeseli

CHP, “Man Adası gerçekleri” adında bir belgesel hazırladı. “Bu filmdeki belgelerin tamamının gerçek olduğu cumuriyet başsavcılığı tarafından resmen kabul edilmiştir” denilen belgeselde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gündeme getirdiği iddialar yer alıyor. 

Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yakınlarının vergi cenneti olarak bilinen Man Adası’na para transferi yaptıklarını iddia eden belgeleri kamuoyuna açıklamıştı. Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın kendisine açtığı tazminat davalarını kaybetmişti.

Kaynak : http://t24.com.tr/


Haddini bil!


T24 Yazarı
Mehmet Y. Yılmaz

Müjdat Gezen, Cumhurbaşkanı’na “Haddini bil” dediği için, polis refakatinde savcılığa götürüldü ve mahkeme tarafından ‘yurt dışına çıkma yasağı ve haftada bir kez karakolda imza atması koşuluyla’ serbest bırakıldı.
Bu bizim hukukumuzda tutuklamanın alternatifi olan bir uygulama. Daha iddianame yazılacak ve yargılama yapılacak.
Demek ki Gezen’in “Haddini bil” demesi savcılarımıza göre bir hakaret ifadesi.
Bence hakaret sayılmaz.
Bu deyimi cümle içinde kullanırsak, daha iyi anlaşılabilir diye düşündüm.
Ama tembel bir tabiata sahip olduğum için cümleleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarından aldım. Şimdi kim uğraşacak, yeni cümleler kurmak için, hazır en yetkili ağız tarafından kurulmuşları varken?
Buyurun, birlikte okuyalım ve savcılarımız da karar versin: Birisine “Haddini bil” demek hakaret sayılmalı mı, sayılmamalı mı?

Erdoğan’dan Fatih Portakal’a (17 Aralık 2018): “Birileri çıkmış portakal mıdır mandalina mıdır sokağa çağırıyor. Haddini bil. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.”

Erdoğan’dan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na (15 Mayıs 2016): “Haddini bil, haddini ben halkımdan besleniyorum. Kandan beslenen birileri varsa 1960’da rahmetli Menderes ve arkadaşlarının idamına zemin hazırlayan CHP zihniyetidir.”

Erdoğan’dan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye (27 Mayıs 2015): “Cumhurbaşkanlığı makamındaki zırhlı Mercedeslerden bir tanesini ben Diyanet İşleri Başkanlığına tahsis edeceğim, dedim. Bu makama tahsis ettik. Şimdi çıkmış Bahçeli ne diyor, ‘Ya istifa et ya bu arabayı iade et?’ Sen kimsin?”

Erdoğan’dan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (18 Nisan 2017): “Haddini bil!”

Erdoğan’dan, Muharrem İnce’ye (Haziran 2018): Bay Muharrem bak yolsuzluktan falan bahsediyorsun haddini bil. Sen bizi yaptığımız yatırımlara kör müsün, görmüyor musun bu yatırımları. Adam tam kör. Adam soygundan bahsediyor. Haddini bil.”

Erdoğan’dan Federal Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’e (19 Ağustos 2017): “Sen kimsin ki Türkiye Cumhurbaşkanı’na konuşuyorsun? Sen Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile konuş. Haddini bil!”

Erdoğan’dan, CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt’a (4 Nisan 2017): “Bu adama terbiyesiz demeyeceksiniz de kime diyeceksiniz. Seni bir daha Samsun’a, Sivas’a, Amasya’ya sokmazlar. Sen kimsin be ahlaksız. Haddini bil. Kendini bil. Ceddini bil. Neslini bil. Ama bunlarda haya yok ki. Bizde edep denen bir şey var. Edeb yahu derler.”

Erdoğan’dan HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a (23 Mart 2015): “Çözüm süreci benim sorumluluğumda başlamış süreçtir. Bundan sonraki süreçte söz söylemek de hakkım ve vazifem. Birileri ‘tek adamsın diyor, yanında kimse yok’. Bunlar çok zavallı. Ben cumhurun başkanıyım. Büyüklerimizin güzel lafı var. Kendini bil, haddini bil, neslini bil.”

Erdoğan’dan gazeteci Amberin Zaman’a (7 Ağustos 2014): “Kılıçdaroğlu önceki gün bir televizyona çıkmış, AKP kitlesinin sorgulama yeteneği yok diyor. Orada da gazeteci kılıklı bir militan çıkmış. Edepsiz bir kadın. ‘Müslüman ülkede bunu beklemek zor değil mi’ diyor. Haddini bil haddini. Haddini bil, eline vermişler bir kalem, gazete köşesinde yazıyorsun.”

Erdoğan’dan YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na (13 Ocak 2014): “Bir taraftan hukukçuyum diyeceksin bir taraftan orada konuşma yapmak isteyeceksin. Sen kimsin? Bir defa haddini bil. Senin konuşma yapacağın yer, başka yer.”

Erdoğan’dan 35. Muhtarlar toplantısında Bahçelievler Kaymakamı’na (19 Ocak 2017): “Haddini bil kaymakam. Yoksa gereği yapılır.”

Erdoğan’dan TÜSİAD Başkanı Candan Symes’e (11 Nisan 2015): “Bunlar haddini bilmiyor, çünkü bunlarda insaf yok. Sermayeleri bu dönemde 5’e katlandı. Onun şımarıklığı içinde bunları yapıyorlar.”

Erdoğan’dan, Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir’e (27 Mayıs 2014): “Nerede milletvekili olursan ol önce haddini bileceksin. Sen yaptığın açıklamalarla Türkiye’nin Başbakanının oraya gitmesinin doğru olmayacağını söylüyorsun. Buna senin gücün yetmez önce haddini bil.”

Erdoğan’dan Standart ve Poors’a (5 Mayıs 2018): “S&P diye bakıyorsunuz bir kredi derecelendirme kuruluşu siyasi kararlar alıp bizim gerilediğimizi söylüyor. Haddini bil haddini. Türkiye nerede siz nerede? Zaten biz bunları dehledik, artık onlara üyeliğimiz filan da yok ama buna rağmen bunlar rahat durmuyor.”

Erdoğan’dan Guardian gazetesine (6 Haziran 2015): “Sen kimsin ya, terbiyesiz, haddini bil.”

Erdoğan’dan New York Times gazetesine (26 Mayıs 2015): “Sen haddini bil ne zamandan beri ABD’den Türkiye’ye el uzatmaya başladın. Artık eski Türkiye yok artık yeni Türkiye var.”

***

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” bu değilse, nedir?

Osmanlı Ocakları isimli bir dernek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterdiği Fatih Portakal’ı protesto etmek için, televizyon binasının önünde bir gösteri düzenledi.
Derneğin Kurucu Genel Başkanı Kadir Canpolat, gösteride şunu söyledi:

“Portakal seni kınıyoruz. Ülkemizi her fırsatta karıştıranlar bilmelidirler ki evinde en az yüzde 52 dişlerini sıkarak bekleyenler var.”

Şimdi bu bey ne demek istiyor, açık değil mi?
Halkın yüzde 52’si ‘evinde dişini sıkarak bekliyor’, tepelerinin tası atarsa sokağa çıkıp, muhalif avına girişecekler!
Peki bu durumda evinde ‘dişini sıkmakta ve beklemekte olan yüzde 48’in’ eli armut mu toplayacak?
Bu adamlar ne yapmak, ne demek istiyorlar?
Türkiye’de bir iç karışıklık mı çıkarmak istiyorlar?
Yine Amerika’dan işaret geldi de Türkiye’yi 12 Eylül öncesindeki günlere mi döndürmek istiyorlar?
Savcı, Metin Akpınar’ın söylediği bir cümleden bile ‘Halkı TC hükümetine karşı silahlı isyana teşvik suçu’ icat etti.
Bu adamın sözleri ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ değilse nedir?
Savcı beyler uyuyor mu?

Kaynak : http://t24.com.tr/