Sandıktan soru işaretleri çıktı

24 Haziran seçimlerinin üzerinden 1 hafta geçti, kesin sonuçlar 5 Temmuz’da açıklanacak. Ancak sorular yanıtsız, sorunlar çözümsüz.

Seçim günü yaşananların birçoğu soru işaretine dönüştü, aradan geçen bir haftada soru işaretleri büyüdü, birçoğu net ve akılcı bir yanıt verilmedi. Yaşananlar ve akılda kalan sorular şöyle:

YSK sandık sayısını bilmiyor mu?

YSK’nin sandık sayısı ile ilgili kararı 4 Mayıs cuma günü Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. YSK’nin söz konusu 371 No’lu kararında, “Yurt içinde 181 bin 129 sandıkta 56 milyon 345 bin 891 seçmen oy kullanacaktır. Yurtdışında ise; ‘tahmini’ 3 milyon 10 bin 725 seçmen 3 bin 167 sandıkta oy kullanacaktır” ifadeleri yer aldı. Yani YSK işe, yurtiçinde ve yurtdışında toplam 184 bin 296 sandık “tahmini” ile başladı. AA ise aynı gün YSK Başkanı Sadi Güven’in “tahmini” sandık sayısını 180 bin 896 olarak bildirdiğini aktardı. Ancak 26 Haziran’da açıkladığı kesin olmayan sonuçlarına göre YSK, 188 bin 8 sandığın yüzde yüzünü açtı. Açıklamalar arasındaki rakam farkları açıklanamadı.

İhlaller neden önüne geçilmedi?

Başta Şanlıurfa Suruç olmak üzere Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Van ile Ankara olmak üzere pek çok sandık bölgesinde; toplu oy kullanma, seçmenin iradesine kabinde müdahale, oy kullanılmasının engellenmesi, açık oy kullanmaya zorlama, sandık kurulu üyelerinin ve müşahitlerin sandıktan uzaklaştırılması, sandık çevresinde silahlı kişilerin bulunması gibi çeşitli ihlaller yaşandı. Seçilmiş muhtarların, insanların seçme özgürlüğünü oy kullandırmayarak engelledikleri görüldü. İtiraz edenler örgütlü gruplar tarafından yaralandı, yaşamını yitirdi.

Nasıl bu kadar hızlı sayıldı?

Oy verme işleminin sona erdi ancak ihlal iddiaları sona ermedi. Ancak YSK, 1 saat 45 dakika sonra, 18.45’te seçim sonuçlarına ilişkin yayın yasaklarının kalkacağını duyurdu. İki pusula tek zarftan ibaret oyların sayım işleminin 1 saat 45 dakikada açıklanmaya başlanabilir hale gelmesinin kendisi bile bir soru işareti oluşturdu.

Ölüler oy kullandı mı?

Erken seçim kararı bile alınmadan, Mart ayında, CHP’nin eski Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’ne ait belgeler ile açıklamalar yaptı. 2 milyon 537 bin kişinin ölü olduğunu, ancak vatandaşlık numarası verilerek sahte kimlikler oluşturulduğunu açıkladı. Ölmüş bir kişinin kayıtlarında harf değişikliği, doğum ölüm tarihleri gibi konularda değişiklikler yapıldığını belirten Pekşen iddiasını bir adım daha ileri taşıyarak, “Hiç dünyaya gelmemiş kişilere de sahte vatandaşlık numarası vermişsiniz” dedi. Pekşen’in iddiasının, 24 Haziran seçimlerini ilgilendiren kısmı ise “Bu kayıtlarda sağ görünen insanlara seçmen kartı çıkarılmış mıdır?” sorusunun hiç verilmeyen yanıtının altında kaldı.

AA’nın ‘test’i nasıl tuttu?

AA’nın verileri ile ilgili seçimlerden önce bir olay daha gündeme geldi. Hükümete yakın TVnet kanalında, 19 Haziran’da yayımlanan bir programda, ekranda AA’nın seçim tablosunun oy oranlarını belirdi. Tabloda, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yüzde 53, İnce’nin yüzde 26, Akşener’in yüzde 12, Demirtaş’ın yüzde 7, Karamollaoğlu’nun yüzde 1 ve Perinçek’in yüzde 1 oy aldığı görüldü. Ekranda bir anda beliren tabloda il il sonuçlara da yer verildi. AA, bu yayının seçim akşamı sonuçların sağlıklı bir şekilde abonelere iletilmesi için bir test olduğu belirtildi. 24 Haziran günü kurulan sandıktan çıkan sonuçlarla test yayanındaki sonuçların birbirine yakın olması dikkat çekti. Sözcü Gazetesi yazarı Soner Yalçın, AA Genel Yayın Yönetmeni Murat Mutanoğlu’nun, test yayını ekranlarına yansıtan TVNET’in kurucu kadrosundan olduğunu yazdı.

Manipülasyon mu var?

Seçim sonuçlarının açıklanmaya başlaması ile kamu yayıncısı Anadolu Ajansı’nın, hem sandık güvenliğinden sorumlu görevlileri, hem de oyunu çoktan kullanıp sonuçlara yansıdığının peşine düşen seçmenin algısını bozmaya yönelik yayın yaptığı iddiaları yükseldi. CHP Sözcüsü Bülent Tezcan, 19.15’te, kameraların karşısına geçti. AA’nın sandık sonuçlarını nasıl yayımladığını anlattı. Tezcan, “AA, yüzde 70.72 ile başladı. Bizim verilerimize göre 9 bin 638 sandık açıldığında Muharrem İnce yüzde 40.35, Erdoğan yüzde 46.58, Meral Akşener yüzde 7.25 oy seviyesinde, Selahattin Demirtaş yüzde 4.06 oy oranında. AA ise yüzde 3’ken yüzde 70 oran açıkladı. Çok açık bir manipülasyon” dedi.

Yüzdeler neden açıklanmadı?

YSK’nin çelişkileri: YSK Başkanı Sadi Güven, seçimden bir gün önce sandık sonuçlarının 24 Haziran geceyarısı 24.00’ten önce açıklamayı ümit ettiklerini bildirmişti. Ancak Güven’in kameraların karşısına geçmesi, 03.00’ü buldu. Güven, “Recep Tayyip Erdoğan’ın geçerli oyların salt çoğunluğunu aldığı anlaşılmaktadır” dedi, ama Cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki alınan yüzdeleri açıklamadı.

Kesin sonuçlar neden ertelendi?

YSK Başkanı Güven, seçim günü kesin sonuçların 29 Haziran cuma günü açıklanabileceğini duyurmuştu. Ancak bu daha sonra 5 Temmuz’a ertelendi. Kesin sonuçların 29’unda açıklanacağına ilişkin tahminin Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci turda tamamlanmaması durumunda hazırlandığı, ancak birinci turda tamamlanması nedeniyle normal milletvekili seçim sürecinin işletileceği açıklandı.

Tutanaklar neyi bekliyor?

YSK, daha önce yaptığının aksine sandık tutanaklarını açıklamak için bu kez kesin sonuçların açıklanmasını bekledi. Vatandaşların en azından kendi sandıklarındaki sonuçları görmesi, partilerin kendi görevlileri aracılığıyla elde ettiği tutanakları karşılaştırması için 2014 yılından bu yana işleyen sistem için YSK Başkanı Güven, “Sandık sonuç tutanakları taramak suretiyle sisteme koyuyoruz. Tüm vatandaşlarımız inceliyor. Bu seçimde tutulan ve sisteme büyük oranda işlenen tutanakları da seçim sonuçları kesinleştikten sora vatandaşımıza açacağız. Sistem yorulmasın diye 5-10 günlük bir kesinti yaptık” dedi.

AA’nın internet sitesinde hala yayınlanan seçim sonuçları ile YSK’nin açıkladığı kesin olmayan sonuçlar arasında sandık, seçmen, toplam oy, geçerli oy rakamlarında büyük farklar dikkat çekiyor. Bunun en belirgin örneği ise ise AKP’nin aldığı oy sayısı ve oy oranlarında kendisini gösteriyor. YSK’nin 26 Haziran’da açıkladığı kesin olmayan sonuçlara göre AKP, yüzde 41.85’lik oy oranına ulaştı. Ancak AA, o günden bu yana AKP hanesinde görülen yüzde 42.56 oranını değiştirmedi. YSK ile AA arasındaki bir diğer büyük fark ise AKP’nin topladığı toplam geçerli oy sayısı. YSK’ye göre AKP’nın aldığı toplam oy 20 milyon 980 bin 956. AA’ye göre ise AKP 21 milyon 335 bin 579 oy topladı. AA’nın, AKP’nin hanesine YSK’ye göre 354 bin 623 fazla oy yazdığı görülüyor. 

AA’ya sorular

Finansmanını en az TRT kadar halkın vergilerinden sağlayan kamu yayıncısı Anadolu Ajansı, seçim akşamı 2 binden fazla yayın kuruluşuna, sandıkların sonuçlarını duyurdu. 13 dilde yayın yapan AA; görevlilerinin sandıklar açıldıktan sonra, ıslak imzalı tutanağı merkeze ileteceğini duyurdu. Ancak “Sistemimizi siber saldırılara karşı koruyacağımızı, eleştirilere cevap vermek yerine işimize odaklanacağımızı ve ne olursa olsun verileri hiç bekletmeden anında aboneye ulaştırarak kesintisiz, hızlı ve doğru veri akışını gerçekleştireceğimizi söylemiştik. Bugün çalışanlarımızla birlikte milletimize verdiğimiz sözü yerine getirmenin huzuru içerisindeyiz” açıklamasını yapan AA, şu sorulara yanıt vermedi:

AA’nın görevlileri kim? Muhabir mi?

AA, 24 Haziran günü 188 bin sandığın başında birini mi görevlendirdi? AA ‘görevlileri’ her sandıkta mı, sandıkların bulunduğu her okulda mı? Sandıkların bulunduğu 50 bine yakın okulda görevlendirme yapılabildi mi? AA görevlileri 957 ilçe seçim kurulunda mı görevlindirildi?

Yayın yasağının kalkmasından sonra AA, nasıl YSK’den da hızlı bir şekilde verileri topladı ve yayınladı? AA görevlilerinin sonuçları il seçim kurullarından alması demek ise kesin olmayan sonuçları açıklaması için YSK kadar geç kalması gerek.

AA, parti müşahitlerinden, partilerin ilçe veya il başkanlıklarından bilgi alabilir mi?

Adil Seçim Plat formu’na sorular

Millet İttifakı’nı oluşturan muhalefet partileri, onlarca sivil toplum kuruluşu ve sivil inisiyatif, seçimlerin çok öncesinde; sözkonusu “tekel” yayınına alternatif olmak, AA’nın erkenden açıkladığı büyük yüzdelerle algı operasyonu iddialarının ortaya çıkmasını engellemek için Adil Seçim Platformu adıyla yola çıkmıştı. “YSK bile sonuçları bizden öğrenecek” iddialı çıkışına karşın, sistem varoluş amacını işletemedi. YSK’nin yayın yasaklarını kaldırıldığı 18.45’ten 21.00’a kadar tek bir veri açıklanamadı. Merkezdeki verilerin basın mensupları için aktarılacağı söylenen ekrana çok uzun süre Halk TV canlı yayını aktarıldı. Platformun gönüllüleri, esas amacı, yani sisteme tutanak yollamayı uzun süre başaramadı. İnternet sitesine de uzun süre ulaşılamadı.

Gönüllüler ellerindeki tutanakları neden sisteme kaydedemedi?

Sistemin elde ettiği ilk veriler geç açıklandı ancak nihai sonuç neden açıklanmadı?

Tüm bu sorunlar yaşanırken, 22.13’te “Büyükşehirler henüz sistemlere tam olarak yansımış durumda değil. Umudunuzu kaybetmeyin TV ekranlarındaki manipülasyonlara aldanmayın bu seçim ikinci tura kalmıştır” açıklaması hangi veriye dayanarak yapıldı?

Sisteme kaydedilemese de daha sonra yapılacak itirazları kolaylaştırması beklenen, YSK’nin partilere gönderdiği ancak vatandaş kullanımına açmak için kesin sonuçları beklediği tutunaklar nerede? Siyasi partilerin genel merkezlerine gönderildi mi?

Seçimleri muhalefet kazansaydı da, kamunun bilgi edinmesi açısından sağlıklı veri sağlanabilecek miydi?

Kaynak : Sinan Tartanoğlu – http://www.cumhuriyet.com.tr/

Ahmet Şık’tan tarihi savunma: Darbecileri kıskandıracak cunta rejimi ve cemaatin tetikçileri…

FETÖ ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklanan muhabirimiz Ahmet Şık, FETÖ kumpası olduğu ortaya çıkan OdaTV davasının karar duruşmasında savunmasını yaptı. Ahmet Şık tarihe geçecek savunmasında Cumhuriyet’i susturma operasyonundan, 15 Temmuz darbe girişimine kadar pek çok noktaya değindi. Duruşmada karar çıkmadı, dava 12 Nisan’a ertelendi.

İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 13 sanıklı Odatv Davası’nın bugünkü duruşmasında tüm sanıklar ve avukatlar, savcının beraat talep ettiği mütalaasına ilişkin son sözlerini söylediler. Son sözler sonrasında mahkeme, heyetin değişmesi ve dosyanın kapsamlı olması nedeniyle duruşmayı 12 Nisan’a erteledi.

14 Şubat 2011 yılındaki operasyonlarla başlayan Odatv Davası’nda sanıklar; Prof. Dr. Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Mümtaz İdil, Nedim Şener, Ahmet Şık, Hanefi Avcı, Sait Çakır, Coşkun Musluk ve İklim Bayraktar. 14 sanıkla başlayan davada, Kaşif Kozinoğlu cezaevinde hayatını kaybetmişti. Bugünkü duruşmaya sanıklardan Müyesser Yıldız ve Mümtaz İdil katılmadı.

Tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirilen muhabirimiz Ahmet Şık’ın duruşmada yaptığı tarihi savunmanın tam metni şöyle:

Türkiye bir gariplikler ülkesi ve her dönemde birçok absürdlük yaşandı ama evrensel demokratik normların her birinin içinin boşaltılıp, ülkeyi teslim alan bir örgütü kötülüğün menfaatlerine uygun olarak, tam tersi anlamlara gelecek şekilde yeniden tanımladığı bir başka dönem olmadı.
Öyle ki, yıllar öncesinde yazdığı “1984” adlı eserinde günümüz Türkiye’sini anlatmış olduğu benzetmesi sıklıkla yapılan George Orwell mezarında ters dönmüşse haklıdır. Abartılı bulanlara, bir çırpıda aklıma gelenleri sıralayayım.

ÜLKENİN TAMAMI MEZARLIĞA DÖNDÜ

En yakın örnekten başlayacağım. Baksı ve otoriterliği daha da katmerleyerek, geçmişteki ve günümüzdeki cunta rejimlerini kıskandırarak bir tek adam diktatörlüğü demokrasi diye yutturulmaya çalışılıyor. Medyanın büyük kısmının ele geçirildiği, kalanların neredeyse tamamının kontrol altına alındığı, “Hayır” diyenlerin “terörist” diye yaftalandığı, hile yapılacağından kimsenin kuşku duymadığı, eşit olmayan koşullarda yapılacak bir referandumu “millet iradesi” demogojisiyle önümüze getiriyorlar. Kendilerinin ve temsil ettikleri oligarşik düzenin varlığına tehdit içeren bir sonuç ortaya koyan 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin ardından o iradenin yanlış tecelli ettiğine kadar verip, ülkeyi yeniden bir kan banyosuna sokmakta bir an tereddüt etmediler. “Baldıran zehiri de olsa içeceklerini” iddia ettikleri “Barış sürecinin” sonunda ülkenin tamamı mezarlığa döndü.

DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİ

Demokratik gelişimde katledildiği iddia edilen mesafe sonunda gelinen yerin “İleri demokrasi” olduğuna inanmasızı isteyenler, basın özgürlüğünün ” En iyi döneminde” olduğunu da “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” şeklinde veciz sözlerle ifade etmişlerdi. Ancak ulusal ve uluslararası meslek örgütlerinin raporlarında Türkiye’nin “Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olduğunu yazıyor. Avrupa konseyinin 47 üyesi içinde, ifade özgürlüğünün en çok ihlal edildiği ülkenin Türkiye olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Son 10 yılda, “darbe” ve “darbeci”, “iktidar mahfileri ve yandaşlarından en çok duyulan sözcüler oldu. İktidar karşıtı her eylem “darbe,” her muhalif daha da kolaylıkla “darbeci” diye ilan edildi. Halbuki, siyasi tarihinde birçok darbe bulunan Türkiye’de, rejimleri Türkiyeli İslamcılar tarafından alkışlarla karşılanmıştı.

DARBECİLERİ KISKANDIRAN BİR CUNTA REJİMİ HAYATA GEÇİRİLDİ

Faşist ruhu devletin derinliklerine nüfuz etmişken darbe şakşakçılığı İslamcı bir iktidarın, “Darbelerden ve darbecilerden hesap sorduğu” iddiası ise hayli İlginçti. 10 yıl önce başlatılan ve bazı kontrgerilla artıklarının herekçe suçları soruşturma konusu edilmeden sanık olarak dosyalara serpiştirildiği bir dizi kumpasla kurgulanmış davalarla memleket güya “sivilleştiriliyordu”. Bir yandan sivilleşme sağlanırken, “Dindar ve kindar” diye arih edilen taraftarlarının bizzat iktidar tarafından militerleştirilmesinden daha ilginç olansa, AKP’nin siyasi desteğiyle kumpas davalarının tetikçiliğini üstlenenlerin daha 7 ay önce darbeci olarak sahneye çıkmasıydı. Eski suç ortağının, geride bir dolu kuşkulu ve karanlık soru bırakan bu kanlı kalkışmasını “Allah’ın lütfu” fırsatçılığına çeviren iktidar, engellenen darbecileri kıskandıran bir cunta rejimini hayata geçirdi. Sözün kısası demokrasilerde yanıtı net olan “darbe nedir”, “darbeci kime denir”, “sivilleşme nasıl olur” sorularına verilecek yanıtlar herkesin siyasal argümanına göre farklılık gösteriyor.

Daha birçok örnek vermenin mümkün olduğu bu demokrasi illüzyonunun en büyük paradoksu ise bizzat iktidarın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ta kendisi. Zifiri karanlık bir zihniyeti temsil ediyor ama partilerinin amblemi ışık saçan bir ampul Devlet ve ülke kaynaklarının ve doğanın talan edilerek ülkeyi bir beton cumhuriyetine çevirmenin adına kalkınma diyorlar. İsimleride yer alan adalet sözcüğünün ne anlama geldiğini ise benzer birçok örneği bulunmakla birlikte sadece bu davanın kendisi anlatmaya yetiyor. Ne olduğunu birazdan özetleyeceğim ama öncelikle bir başka haksızlığa, içinde yine kendimin de olduğu bir başka adaletsizliğe dikkat çekmek yerinde olur.

CUMHURİYET’İ SUSTURMA OPERASYONU: TALİMATIN GÜLEN CEMAATİ İLE SUÇ ORTAKLARININ GİZLEMEYE ÇALIŞAN İKTİDARDAN GELDİĞİ AÇIK

Bugün burada olmaları gereken bazı kişiler yok. Avukatlarımdan ikisi, Bületn Utku ve Akın Atalay ile meslektaşları Mustafa Kemal Güngör. Sadece onlar da değil. Tutuklu olduğum süre boyunca hiçbir zaman yalnız bırakmayan meslektaşlarım Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Güray Öz, Turhan Günay, Hakan Kara, Musa Kart ve Önder Çelik de izleyici sıralarında değiller. Tıpkı bu davadakine benzer bir kumpasla, gazetemiz Cumhuriyet’i hedef alarak gazeteciliği yargılamaya kalkan bir soruşturma nedeniyle 108 gün önce tutuklandılar. Şimdi kardeşi “FETÖ” denilen Gülen Cemaati’nin Ordu Fatsa’daki öğretmen sorumlusu olduğu öne sürülen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’in görevlendirdiği, kendisi de “FETÖ sanığı” olan savcı Murat İnam’ın yürüttüğü soruşturmada, avukatlarıma ve meslektaşlarıma yöneltilen suçlama “FETÖ’cü olmak”. Talimatın “kandırıldık” diyerek Gülen Cemaati ile suç ortaklarının gizlemeye çalışan iktidardan geldiği açıktır.

Bununla kalsa iyi. Cemaat kumpasıyla sanığı kendine getirildiğim ve hakıımda diğer arkadaşlarla birlikte beraat isenecek bir mütalaa verilerek bu davaya “FETÖ propagandası yaptığım” iddiasıyla bir başka soruşturmanın tutuklusu olarak getirildim. Sonlanması beklenen bu davada olduğu gibi yine gazetecilik faaliyetlerim soruşturma konusu ediliyor. Yani ‘mankurtlar’ denilen cemaatin savcı ve hakimlerininkinden farklı bir yargı teşkilatı yok. O zaman bir takım suçlar gizli kalsın diye tutuklama terörüne maruz kalmıştım. Şimdi de öyle. Yazılmasın, konuşulmasın, duyulmasın, bilinmesin, istenen gerçeklerin ne yapılırsa yapılsın ortaya çıkacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Suriye’deki iç savaşta MİT’in ayak izlerinin bulunduğu suçlar da sahte bir tarih yazımına girişilen kanlı bir kalkışmanın iktiyaç duyulan kaosu sağlayacak bir kontrollü darbe olduğuna yönelik kuşkulu soruların yanıtları da elbet yazılacak. Bu kötülüğün iktidarında, her şeyden daha çok hakikate ihtiyacımız var. Çünkü, Eğer anlatılırsa kötülükler son söz olmaktan çıkar. Anlatmamanın, hatırlamamanın ve hatırlatmamanın kendimizi inkar etmek olduğunu bilerek, yakın geçmişten bugüne uzanan maalesef devam eden kötülükleri anımsatalım.

AÇIK KUMPASIN FAİLLERİNİ GİZLEYEN MÜTALAA

Savcılık makamına ve mahkeme heyetine kalsa bu dava önceki celse bitmiş olacaktı. Çalakalem yazılmış, konunun ne olduğunu anlatmaktan kaçınan, ortadaki açık kumpasın faillerini gizleyen ve dahası “Olan oldu, unutun gitsin” diyen bir mütalaa yeni bir celse daha yapılmasını kaçınılmaz kıldı. öyle bir özensizlikti ki karışımızdaki, davanını bazı sanıklarının isimlerine dahi yer vermeyi luzumlu görmemişti.

Kimi zaman gazetecilik faaliyetlerimin hedef alınması nedeniyle “sanık”, kimi zaman da mesleğimin gereği olarak çok sayıda iddianame ve mütaala okudum. “Böyle iddianame olmaz” dediğim, çok sayıda hukuktan uzak metinle karşılaştım. Özellikle siyasal nitelikli davalarda, mahkumiyet isteyen iddianame ve mütalaaların siyasi niteliklerinin onlarcasını hemen kolayca saymam mümkün değil. Hakkımda mahkumiyet isteyen iddianame ve beraat isteyen mütalaa onlardan sadece biri.

FETHULLAH GÜLEN VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN ROLLERİNİ GİZLEYEN BİR MÜTALAA

Mütalaa hakkımda beraat istese de siyasallığını ortadan kaldırmıyor. Mütalaa göstermiyor, anlatmıyor, açıklamıyor. Sadece susuyor. Beraat istiyor ama gizliyor. Gülen Cemaati’nin adını anmayan, suç ortağı AKP’yi anlatmayan, Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan’ın rollerini gizleyen bir mütalaa. Bu haliyle tıpkı iddianamenin kendisi gibi gerçeklere karşı işlenmiş bir suç oluyor. Böyle mütalaa olmaz.

Soruşturmanın başlamasından bugüne kadar dosyada birçok şey oldu. Birçok gelişme yaşandı. Yargının bu acınası haline rağmen hukukun üstünlüğüne olan inançlarını yitirmemiş avukatlarım, bu davanın hukukla kurulabilecek tek bağı oldular. Temel hak ve özgürlüklerin ne olduğunu, önemini, durumunu anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetinin, basın özgürlüğünün dokunulmaz olduğunu izan ettiler. Gazeteciliğin yargılanamayacağını, gazeteciliğin suç olmadığını sabırla anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetini hedef alanlara, basın özgürlüğünü yok etmeye çalışanlar, gazeteciliği yargılamaya kalkışanlara suçlarının ısrarla anlatılmasından vazgeçilmedi. Vazgeçilmemesi de halen gerekiyor.

DEVLET ÜNİFORMASI GİYEN ÇETEYDİLER

Devlet içi boş bir kavram değil. Geçmişten bugüne dek yasama, yürütme, yargı erkinden oluşan mekanizmayı ele geçirenler; Özgürlük, eşitlik, barış, adalet ve insanca bir yaşam isteklerinin kerşısına kan ve vahşetle çıkıp çarklarını yıllarca işlettiler. Böylesine kanlı bir geçmişe sahip olan devletin, tartışmasız bir itaat şartıyla ve sorgulamadan düzenin kirine kinine sahip kitleler yaratma çabasındaki bir siyasal iktidarın ve suç ortaklığını yapan medyanın tekelindeki “hayali hakikatin” üzerimize nasıl boca edildiğine işaret edip tarihe emanet edilmesi gerekiyor. Bu yüzden, “hadi unutalım” diyen bir mütalaaya karşılık “Hadi hatırlayalım” diyoruz.

Bu davanın polisleri vardı. Devlet ünüforması giyen çeteydiler. Hedeflerine koydukları “düşmanlarını” takip eden, telefonlarını dinleyip konuşmalarını kaydeden, korsanlıkla bilgisayarlarını, e-postalarını ele geçiren bir çete. Gazetecilik çalışmalarını ve mesleki faaliyetleri suç olarak göstermeye çalışan, hazırladıkları fezlekeleri ürettikleri sahte delillerle besleyen polislerdi.

GÜLEN CEMAATİNİN TETİKÇİLERİYDİLER

Bu davanın savcı ve hakimleri vardı. Dini araçsallaştıran sözüm ona kutsal bir mafyanın, Gülen Cemaati’nin, yargı teşkilatındaki tetikçileriydiler. Siyasal iktidarın onay ve desteğiyle iftira, dedikodu, yalan, aklaksızlık ve alçaklığın toplamından zifiri karanlık bir cehennem yaratıp, adına da “tarafsız- bağımsız” yargı dediler. Utanmazca yalanlar söyleyip gazeteciliği yargılamaya kalktılar. Sadece zihnini ve benliğini değil, mesleklerinin etik değerlerini, ahlaki prensiplerini ve vicdanlarını da tek bir kişiye ya da anlayışa tesli edenlerin organize ev ilkel saldırganlığından başka bir şey değildi yaptıkları. Çok fazlaydılar ama özellikle ikisinin adını anmadan geçmeyelim.

Birisinin adı Zekeriya Öz’dü. Şimdi düşman olanların suç ortaklığı yaptıkları dönemde kendisine “kahraman” payesi verdiği, kimi menfaat düşkünlerininse “heykeli dikmeye” kalktığı günümüzün firari sancısı Zekeriya Öz için söylenecek tek şey; Geçmişten bugüne Türkiye yargısının zavallığının, Adalet dağıtmaktan uzak içler acısı halinin en kısa özeti olduğudur.

Bir diğerinin adı Mehmet Ekinci’ydi. Bizleri “Yargılıyormuş” gibi yapan mahkeme heyetinin başkanıydı. Her duruşmamızda “kaçma şüphesi” gerekçesiyle hapisliğimizin süresini uzatan kararların altında hakim olarak imzası bulunuyordu. İşte o Mehmet Ekinci, kendisi sanık olunca kaçıverdi. Yakın zamana dek firariydi.Yakalandı. Hapise götürülürken “her alçağın son sığınağı vatanseverlikti” sözünü doğrularcasına ne kadar “vatansever” olduğunu haykırıyordu.

BU DAVANIN SİYASETÇİLERİ VARDI

Bu davanın siyasetçileri vardı. Düşmanı oldukları demokrasinin araçlarını kullanarak, din tüccarlağıyla ele geçirdikleri güçle bir mafyayı iktidarlarına ortak ettiler. Kendilerine “aynı menzile varmayı hedeflediklerini” düşündükleri suç ortaklarına tüm akıllarıyla inandılar. Tüm kalpleriyle sevip “ne istedilerse verdiler” Her bir ikisi de dindar olduklarını söylüyorlardı ama dinleri ve kutsal kitapları sadece kendilerine ve menfaatlerine hitap ediyordu. “darbecilerin hesap sorulduğu”, “derin devletin yargılandığı” yalanlarını söylediler. Dönemin başbakanı, kumpas davalarının “savcısı” olduğunu bile ilan etti. Amaçları için sığınan her yalan mübahtı onlar için. Öyle de yaptılar. Mesleki faaliyetlerini soruşturma konusu edilip, kumpaslar özgürlüklerimizin gasp edildiği bilinmesine rağmen, her dikta rejiminin klişesi olan “gazeteci değil teröristler” yalanıyla örtbas etmeye çalıştılar suç ve günahlarını. İki suç ortağı hile, kumpas ve tuzaklarla ele geçirdikleri gücün sahibi kim olacak diye birbirlerine düşünce “kandırıldık” dediler. Suç defterlerine “el ele verip herkesi birlikte kandırmaya çalıştıkları” yazılıydı.

Bu davanın haklı olduğuna inanan akılları ve vicdanları kör destekçileri, haksızlık yapıldığını görüp karşı çıkanları vardı. Bir de haksızlığı adaletsizliği bilmelerine rağmen koruduklarının esiri olup suskunluğa gömülenler vardı. En kalabalık olan onlardı. O zaman da tıpkı bugün olduğu gibi sağır edici sessizlikleriyle içine düştükleri karanlıktan kendilerini kurtaracak birini ya da birilerini bekliyorlardı. Yaşanan kötülüklerin sonu gelmez haksızlıkların silik birer izleyicisi kötü birer dinleyicisi olarak hala sustukları için kurtulmak istedikleri karanlığa daha çok battılar. Halbuki yapılacak olan dün olduğu gibibugün de en yakın haliyle orta yerde duruyordu: Olmayacak hayallerin kölesi olmaktansa, gerçeklerin sahibi olmayı tercih edip bu zulüm dolu karanlığa hep birlikte hayır demek.

HAYSİYET CELLATLIĞI GÖREVİNİ ÜSTLENDİLER

Bu davanın gazetecileri vardı. Alçak gönüllülerdi. Mesleklerinin meslektaşlarının onurlarına sahip çıktılar. Her türlü riski göze alıp dostluk ve dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergileyen bir avuç gazeteci olarak adlarını yazdırdılar.

Bu davanın başka gazetecileri de vardı. Alçak olmaya gönüllülerdi. Ya suskun kalarak suça ortak oldular ya da hakikati ters yüz edip gerçekleri gizleyerek haysiyet cellatlığı görevini üstlendiler. Varlıkları sırtlarını dayadıkları gücün iktidara kalmasına bağlandı.

Sadakatleri sahte, menfaatleri gerçekti. O yüzden sahipleri her kim ise onun sesiydiler. Bir insanın ne kadar ve nereye kadar düşebileceğinin alçaklığın sınırı olmadığının, hiç zorlanmadan ve hiç pişmanlık duymadan her türlü ahlaki değerin nereye kadar yok olarak adlarını tarihe yazdırdılar.

Kurulan bir suç düzeninin devam etmesini sağlamak amacıyla gazeteciliğin yeniden tanımlayıp , basın özgürlüğünün sınırlarını daha da daraptmaya çalışan bir iddianameye konu edilen bizler de bu davanın “sanığı” olan gazetecilerdik. Yazdığımız haber ve yorumlarla, söylemlerimizle, yayınlanan ve yayınlanması engellenen kitaplarımızla suçlandık.

BOMBALARLA, KURŞUNLARLA SUSTURULMAK İSTENİLER

Çünkü gündelik dili bile şekillendirerek totaliterizmini sıradanlaştırmaya çalışan bir iktidarın dil oyunlarının tuzağına düşmeyi reddetmiştik.

İtaatin olduğu yerde yaşam bulmasına izin vermek istemeyen hakikatin peşine düştük. Bulaşıcı olup hafıza yayılabilen korkuya temsil olanların esir, yitireceklerinizden vazgeçmeyi göze alarak hakikate gerçeklere yakın duran gazetecilerin ise özgür olduklanı bilmiyorduk.

İktidarın ya da güç odaklarının duyulmasını istediklerini anlatmanın gazetecilik olmadığı, örnek aldığımız meslek büyüklerimizin bizlere bıraktığı en değerli mirastı. Bu mirası bırakanlar şimdi olduğu gibi geçmişte de hapis ya da sürgünle sözümona cezalandırılmak istendiler. Bunlar yetmediğinde bombalara, kurşunlarla katledilerek susturulmak istendiler. Güce sahip olduklarını düşünenlerin, gerçekleri sansürlemek için gazetecilere karşı giriştiği mücadele, bu topraklarda gazetecilik varolduğundan bu yana sürüyor.

Ancak bu beyhude bir çaba. Çünkü, her kim olursanız olun, gücünü gerçeklerden alan bir fikirle savaşamazsınız. Savaştığınızı sanıyorsanaz; bilin ki kazanamazsınız. Yine kaybedeceksiniz.

SONER YALÇIN: BUGÜN SANIK SANDALYESİNDE OTURAN DÜŞÜNCEDİR

Duruşmada savunma yapan sanık Soner Yalçın, “O karanlık zorba günlerde, adaletin olmadığı günlerde, burada bugün çoğu firari ve tutuklu FETÖ savcı hakimlerine şöyle seslendik; ‘hiçbir zorba yöntem, bir sesi bir harfi sonsuza kadar susturamamıştır.’ Bugün sanık sandalyesinde oturan düşüncedir. Gerçek gazeteci evini yanardağın eteklerine yapmış kişidir. Büyük gazeteciler her zaman yürekli olanlardır. Gazeteciliğin tek ölçüsü, gerçeğe aşkla bağlılıktır. Onurumla girdiğim cezaevinden utanarak çıkmaya niyetim yok. Tüm bu ortama rağmen, mesleğimi ve onurumu korumaya devam edeceğim” dedi.

“ODATV DAVASINA KAN BULAŞTI”

“Gerçeği yazdım, bu nedenle hapse atıldım” diyen Yalçın, “Kafayla değil ağzıyla konuşanlara prim vermedim. Gerçeği bulma ve yazma konusunda acımasız oldum. Gerçeğin gücüne inandım, bu sebeple hapse atıldım. O zamanlar bu duruşma salonlarında kumpasın hesabını soracağız dedik. 6 yıllık zorlu sürecin sonuna geliyoruz. Burada, bu duruşma salonunda olmayan; yani kendine yapılan kumpasın hesabını soramayacak bir kişi var: MİT Görevlisi Kaşif Kozinoğlu. Silivri zindanında can verdi. Odatv Davası’na kan bulaştı. Mahkemeniz, bu trajedinin hesabının sorulmasına yardımcı olmalıdır. Suç duyurusunda bulunmanızı talep ediyorum. Bize kumpas kuran polisler, savcılar, hakimler, ayrıca cinayetten de yargılanmalıdır” şeklinde konuştu.

“ODATV DAVASI HER ŞEYDEN  ÖNCE BİR CİNAYETTİR”

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ise ifadesinde cezaevinde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’nu anarak, “Bu davanın 12 numaralı sanığı, bugün artık bir ölü. Savunmasını dahi yapamadan cezaevinde şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’ndan bahsediyorum. Odatv Davası her şeyden önce bir cinayet davasıdır. Kozinoğlu bugün burada yoksa, Cemaat’in polislerinden savcılarına, hakimlerinden bilirkişilerine, cezaevi müdürlerinden doktorlarına kadar herkes sorumludur. Bundan neredeyse 6 yıl önce, Kozinoğlu’nu manşetlerden darağacına asanlar, onu, sanık sandalyesinde bir harf dahi söyletmeden mezara gömdüler. Ben o cellatların, iddianame dedikleri idam fermanını okudum, Kaşif Kozinoğlu suçsuzdu” diye konuştu.

YALÇIN KÜÇÜK’TEN ÜYE HAKİME: HANIM EFENDİ LÜTFEN BENİ OKUYUN

İddianameye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yalçın Küçük ise “Bu hukukun iddianamesine benzemiyor. Bu polis çıraklarının hazırladığı iddianame. Bizi olmayan iddianame ile yargılıyorsunuz. Bizimle yeterince alay ettiniz. Lütfen daha fazla alay etmeyin Fetullah Gülen’i 1961’den beri tanırım. Bize karşıdır. Hiçbir önem vermeyiz” dedi.

“İslamcıların çoğu beni çok sever beni çok okurlar” diyen sanık Küçük, kadın üye hakime dönerek, “Hanımefendi lütfen beni okuyun” şeklinde konuştu.

HANEFİ AVCI: BU ORGANİZASYONU YAPANLAR HAKKINDA MAHKEME SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMALIDIR

Duruşmanın öğleden sonraki oturumunda ifade veren Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı “Bu davada somut gerçek ortaya çıkarılmalıdır. Gülen cemaati mensupları kendi yazdıkları yalan yanlış dijital dosyaları e mail yoluyla Barış Pehlivan ve Soner Yalçın’ın bilgisayarına göndermiştir. Hiçbirinin gerçeği yoktur. Bu dava Gülen cemaatinin kendi aleyhlerine yazan, çizen, araştıran insanları örgüt mensubu göstererek sahte delillerle fişleyip soruşturmalara dahil etme gerçeğidir. Suç işlenmediği için beraat kararı verilmelidir. Organizasyonun yapıldığı gerekçesiyle de bu organizasyonu yapanlar hakkında mahkeme suç duyurusunda bulunmalıdır” dedi.

NEDİM ŞENER: YARGILANMAMIN TEK NEDENİ HRANT DİNK CİNAYETİNDEKİ HAKKINDA ORTAYA ÇIKARDIĞIM GERÇEKLERDİR

Gazeteci Nedim Şener “Ben Ahmet Şık ve Hanefi Avcı’nın kitabını yazmadım. Yazmaya yardım etmedim. Kaldı ki kitap yazımına katkı sağlamak asla suç konusu olamaz. Burada yargılanan arkadaşlar Fetullahçı terör örgütüne karşı zamanında karşı durmuşlar. Bedelini ödemişler. Ödemeye devam ediyorlar. Tutuklanıp tahliye edildiğim güne kadar, bu davanın sahte delilerle dayalı komplo bir dava olduğunu anlattım. Allah’a şükür utanacak bir şey yapmadım.Yargılanmamın tek nedeni Hrant Dink cinayeti hakkında oraya çıkardığım gerçekler yüzündendir. Önemli olan tarihin karşısında utanmamaktır. Hrant için adalet için” dedi.

Araştırma görevlisi Coşkun Musluk ifadesinde “sözde dava siyasi bir davadır” dedi. Gazeteci İklim Kaleli ise “Beraatimi talep ediyorum. İçinde önemli bilgilerin bulunduğu telefonumun iadesini isitiyorum. Savcı Zekeriya Öz beni bu davaya magazin malzemesi olarak soktu. Hakkımda gazetelerde yayınlanan tapelerin hiçbiri iddianede yer almadı.” dedi.Duruşma sanık avukatlarının savunmalarıyla devam ediyor.

DURUŞMADAN ÖNCE GAZETECİLER ADLİYE ÖNÜNDE BULUŞTU

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde görülen duruşma öncesinde gazeteciler bir açıklama yaptı.

Çok sayıda gazetecinin ye aldığı açıklamaya, CHP Milletvekilleri İlhan Cihaner, Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, HTKP Genel Başkanı Erkan Baş, Kırmızı Kedi Yayınevi sahibi Haluk Hepkon, Berkin Elvan’ın annesi ve babası Gülsüm Elvan, Sami Elvan da katıldı. Açıklamayı gazetemiz yazarı Özgür Mumcu okudu.

Mumcu, “Eğer Fethullahçı darbe gerçekleşmiş olsaydı Ahmet Şık yine hapse atılacaktı! Gazetecilik suç değildir; yansak da dokunacağız!” dedi.

“YANSAK DA DOKUNACAĞIZ”

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye için sıradan bir gün, bugün.

Gazeteciler, İstanbul Adalet Sarayı’nda yargılanıyor. Dün olduğu gibi, önceki gün olduğu gibi; hatta önceki yıl ve daha önceki yıl olduğu gibi.

Odatv Davası’nda bugün karar verilecek. Savcı, son duruşmada “kumpas” olarak tanımladığı Odatv Davası’nda yargılanan tüm sanıklar için beraat istedi.

O gün cemaat bugün FETÖ denen yapının icat ettiği tüm davalar gibi Odatv davasını “kumpas” olarak tanımlamak biz gazeteciler için de haklı ve meşru tanımlama.

Çünkü o gün düşünen, sorgulayan, eleştiren gazeteciler; bilgisayarlara sokulmuş virüs programları aracılığıyla üretilmiş delillerle tutuklanarak diğer gazetecilere gözdağı veriliyor, yüreklerine korku salınıyordu.

Mesaj açıktı: Yazmayın, eleştirmeyin, sorgulamayın.

Ya bugün? Ya bugün o günden farklı mı? O gün yapılanlardan cemaati/FETÖ’yü sorumlu tutan AKP iktidarı bugün farklı mı davranıyor?

Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü var, güllük gülistanlık bir ülkede yaşıyoruz diyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, bugün Türkiye’nin dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olduğunu söylüyor.

Yalan mı? Hayır.

Bugün Türkiye’de 140’dan fazla gazeteci tutuklu ve hükümlü. 58 gazete, 28 televizyon, 34 radyo, 5 haber ajansı kapatıldı. 1000’e yakın gazetecinin basın kartı iptal edildi. Cumhuriyet gazetesine operasyon yapıldı.

İktidar bunları 15 Temmuz Darbesi’ni gerçekleştiren FETÖ ile mücadele için yaptığını söylüyor. Peki, FETÖ dediği cemaatin ipliğini pazara çıkaran Ahmet Şık nerede?

Hükümetle cemaat kol kola gezerken Fethullahçıların devletin sinir uçlarına kadar sızdığını yazan ve bunu yazdığı için hapse atılan Ahmet Şık nerede?

Hepiniz biliyorsunuz, Ahmet Şık yine hapiste. Neden hapiste? Savcıya göre, FETÖ/PYD ve PKK propagandası yapmış.

Biraz vicdan sahibi olan, az biraz adalet duygusundan nasibini almış hiçbir kimse bu suçlamayı kabul edemez. Etmez. Biz gazeteciler ve halkımız şahittir ki Ahmet Şık, Fethullahçı darbe gerçekleşseydi ilk içeri atılacak gazeteciydi.

Bugün burada bir başka dava daha görülecek.

Orada da Ahmet Şık tutuklandığında “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetini atan bir grup gazeteci yargılanıyor. O gün o manşeti atmaktan utanmayan gazeteciler, bugün yargılanıyor. Bilmiyoruz şimdi pişmanlar mı? Ama yargılanıyorlar. Elbette onların da adil bir şekilde yargılanmalarını savunuyoruz. Taraf çalışanlarını da adil yargılanmasını savunmak bizim aynı zamanda görevimiz.

Gazetecilik ciddi bir iştir.

İlkeli, ahlaklı ve cesur olmayı gerektirir. Biz eğriye eğri, doğruya doğru diyen gazeteciliğin kıymetli olduğu kanısındayız. Gazetecilik, her nevi iktidarın sözcüsü ya da aparatı olmak değil o iktidarı sorgulamak demektir.

Gazetecilik hakikat arayışıdır. O hakikatin peşinde koşmaktır. Biz de bugün burada hakikatin ve adaletin peşindeyiz.

Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Güray Öz, Tunca Öğreten bugün cezaevindeyse, Özgür Gündem’le dayanışma içinde olan nöbetçi yayın yönetmenleri yargılanıp hapis cezasına çarptırılıyorsa Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edilemez.

O gün cemaatçilerin Odatv davası üzerinden gazetecilere verdiği gözdağı bugün başka bir biçimde devam ediyor.

Ama korku iklimine teslim olmayacağız.

Gazetecilik yapmaya devam edeceğiz.

Gazetecilik suç değildir.

Gazeteciler derhal serbest bırakılmalı, ve tutuksuz yargılanmalıdır.

YANSAK DA DOKUNACAĞIZ

DESTEĞE GELENLER DAVAYA ALINMADI

Ahmet Şık’a destek olmak ve davayı izlemek için gelen gazeteciler duruşma salonuna alınmadı. Davayı haberleştirmek isteyen gazeteciler de duruşma salonuna alınmaması tepki çekti. Çok sayıda gazeteci adliye koridorlarında yaşanan olaya tepki gösterdi, “Rezalet” diye slogan attı. Polis, duruşma salonu önünde içeri girmek için toplanan gazetecileri kameraya alarak tahrik etti.

SAVCININ MÜTALAASI

Odatv davasının 14 Aralık 2016 tarihli duruşmasında savcı Ali Kaya, ekleriyle birlikte 10 bin sayfanın üzerindeki dosya hakkındaki 1 sayfalık mütalaasında tüm sanıkların “Ergenekon” adlı örgüte üyelik suçundan beraatını talep etmiş, mütalaada bir dönem tutuklu yargılanan Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Nedim Şener’in ismine yer vermemişti. Yargılanan gazeteciler ve avukatları da 1 sayfalık mütalaaya katılmadıklarını belirterek, mütalaayı incelemek üzere süre istemişlerdi. Ahmet Şık o gün duruşmaya tutuksuz sanık olarak katılmıştı. Şık, Ergenekon üyeliği ile yargılanacağı bugünkü duruşmaya FETÖ/PDY ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklu bir gazeteci olarak katılacak.

Avukatlarım hapiste”

Şık, 14 Aralık tarihli duruşmada, şu sözleri dile getirmişti: “Sizin söylediğiniz basitlikte bir hükümle bu davanın kapatılmasını istemiyorum. Biraz önce salonda olmayan avukatlarımın isimlerini okudunuz. Avukatlarım Bülent Utku ve Akın Atalay, bu komplo davasındaki savunmanlık görevlerini yerine getirmek üzere burada olmaları gerekirken bir başka komplo ile şu anda hapisteler. Bizler, Gülen Cemaati ve AKP’nin iktidar ve suç ortaklığıyla, sahte bir tarih yazımının parçası olan komplolarla hapishanelere atıldık. O hücrelerden beni kurtarmaya çalışan avukatlarım şimdi cemaatçi olmakla suçlanıp, AKP destekli cemaat komplolarına karşı çıkan gazeteci arkadaşlarımla birlikte aynı hücrelere konuldu”.

16 gün sonra

Şık, bu savunmasından yalnızca 16 gün sonra avukatlarına yöneltilen suçlamanın aynısıyla, avukatlarıyla aynı cezaevinde konuldu.

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/

“Topbaş istifa ettirilecek, Göksel Gümüşdağ başkanlığa getirilecek; bunun için Başakşehir’in şampiyon olması şart”

Soner Yalçın: Hakemler Emre’yi koruyor.

Sözcü gazetesi yazarı Soner Yalçın, referandumdan sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın istifa ettirileceğini öne sürerek “FETÖ ile ilgisi olduğu iddia edilen, -damadı hapiste olan- Kadir Topbaş’ın referandumdan sonra istifa ettirilip, yerine damat Göksel  Gümüşdağ’ın belediye başkanlığına getirileceği söyleniyor. ‘Başarı’ göstergesi için, Medipol Başakşehir’in bu yıl şampiyon olması şart!” dedi. Yalçın, Başakşehir’in futbolcusu Emre Belözoğlu’nun ve takımın hakemlerce korunduğunu da yazdı.

Yalçın’ın Sözcü gazetesinde yayımlanan yazısı şöyle:

Şampiyonluğa oynayan Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe tribünleri “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” diye yürekten İzmir Marşı’nı söylüyor…
Şampiyon yapılması için çaba sarf edilen iktidarın gölgesindeki Medipol Başakşehir tribünlerindeki bir avuç taraftar “evet” pankartı açıyor.
Peki… “Koruyup-kollanan” Medipol Başakşehir kulübünü kimler yönetiyor:

Birinci sırada Göksel Gümüşdağ var; kulübün başkanı…
Biliyorsunuz… Emine Erdoğan’ın ağabeyi Hasan Gülbaran’ın kızı Müge ile evli.
Erdoğanların damadı sayılır.
Damat Gümüşdağ siyasette başarılı.
AKP’li. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin “ikinci adamı”…
Dün yazdım:
“Bu yıl Medipol Başakşehir mutlaka şampiyon yaptırılacak.”
Çünkü…
FETÖ ile ilgisi olduğu iddia edilen, -damadı hapiste olan- Kadir Topbaş’ın referandumdan sonra istifa ettirilip, yerine damat Gümüşdağ’ın belediye başkanlığına getirileceği söyleniyor.
“Başarı” göstergesi için, Medipol Başakşehir’in bu yıl şampiyon olması şart!

Fakat…
Ah! O Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım yok mu?
Damat Gümüşdağ, Kulüpler Birliği Vakfı başkanlığını da yürütüyor.
Aziz Yıldırım, Digitürk/maç ihalesinde Katarlıları parasal olarak koruduğu için geçen hafta Gümüşdağ’ı yerin dibine soktu:
– “İhale şartnamelerini bilmiyoruz. Sadece Göksel Bey biliyor. İstedik vermediler.”
– “Göksel Bey, ihaleye fesat karıştırırsan, mahkemeye götürürüm, bunu bil!”

5 yıllık toplam 3 milyar dolarlık paradan bahsediyorlar! Futbol deyip küçümsemeyin, büyük paralar dönüyor.
Bu nedenle iktidarın gölgesindeki Medipol Başakşehir’i yakından tanımak gerekiyor.
Kulüp yönetiminde damat dışında bir de kayınço var…

Kayınço da var

Adı, Ahmet Ketenci.
Medipol Başakşehir Yönetim Kurulu Üyesi.
Erdoğan’ın dünürü -taksicilikten müteahhitliğe yükselen- Osman Ketenci’nin oğlu.
Yani, Burak Erdoğan’ın eşi Sema Hanım’ın kardeşi…
Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Bel-Tur genel müdürü.
Ahmet Ketenci, Fenerbahçe yönetiminde yedek üyeydi. Sonra ayrıldı.
Niye ayrıldığı bilinmiyor! Bilal Erdoğan’ın 2013 yılındaki Fenerbahçe Kongresi’nde Aziz Yıldırım muhalifi Mehmet Ali Aydınlar’ı desteklemesi bunun işaret fişeği sayılabilir!
Aile, Aziz Yıldırım’ı pek sevmiyor!

Erdoğan ailesinde futbolla ilgili çok isim var. Cumhurbaşkanı’nın kardeşi Mustafa Erdoğan’ın da -kankası Şeytan Rıdvan ile- futbol kulislerini yakından takip ettiği biliniyor. Neyse, bu aile-futbol sevgisi detaylarına girersek yazıyı toparlayamayız.

Peki…

Medipol Başakşehir kulüp yönetiminde başka kimler var?
Başkan Gümüşdağ’ın vekili Çağatay Kalkancı, İBB genel sekreter yardımcısı…
Bu göreve nasıl geldi? Kadir Topbaş’ın oğlu Hüseyin Ersan Topbaş’ın İTÜ Endüstri Mühendisliği’nden sınıf arkadaşıydı. Topbaş hakkında okul defterinde, “Sevgili manken arkadaşım, bana ekmek çıkartacak birçok iş ayarlayacağına eminim” diye yazdı.

Medipol Başakşehir yönetimindeki bir diğer isim…

Kulübün asbaşkanı Mesut Altan… Aynı zamanda Kulüpler Birliği Vakfı denetleme kurulu üyesi. Bu noktada, Gümüşdağ’ın Katarlılarla yaptığı ihale konusunda Aziz Yıldırım’ın dediklerini anımsatırım!

Uzatmayayım… Diğer asbaşkan -Refah Partisi Gençlik Kollarından gelen Of’lu- Mustafa Saral ve kulübün yönetim kurulu üyesi – İBB Kiptaş genel müdürü- İsmet Yıldırım gibi isimlere girmeyeyim…
Düşünün…

Siyasette ve federasyonda bu kadar güçlü isimlerin yönetimde olduğu futbol takımı aleyhine hangi hakem cesur karar verebilir?
İddiam vermedikleri yönünde…

Emre korunuyor

Futbol sahalarında bir “görünmez el” var.
O “gizli el” Medipol Başakşehir’in şampiyonluğu için çalışıyor.
Bunu salt Başakşehir’e hakem desteği sağlayarak yapmıyor; rakipleri Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe’yi de hakem kararlarıyla karıştırıyor.
O kadar ustaca yapıyor ki…

Örneğin… 2016-2017 sezonunun ilk devresi bitiminde yandaş gazeteler  “Beşiktaş ne çok penaltı kazandı” diye haber-yorum yapmaya başladı!
Maksatlı haberler diğer şampiyonluğa aday takımlar için de sürüp gidiyor. Diğer yandan…
Medya, Medipol Başakşehir’in nasıl başarılı olduğunu zihinlere kazıyor. Aleyhinde bir tek tartışmalı pozisyonu ekrana taşımıyorlar.
Bakınız…

Futboldan anlayan kişi; Beşiktaş-Fenerbahçe kupa maçında hakem Ali Palabıyık ‘ın sahayı karıştırmak için ısrarla sarı kartını çıkarmadığını gördü. Sonra maç darmadağın oldu. Oysa maçlarda sarı kartına en çok başvuran hakem o.
Hakem Ali Palabıyık’ın; Medipol Başakşehir’in bu sezon yendiği Galatasaray ve Fenerbahçe maçlarının hakemi olması tesadüf mü? Palabıyık’ın bu maçlarda Galatasaray’a 5 sarı; ve Fenerbahçe’ye 2 sarı 1 kırmızı kart gösterdiğini anımsatırım! Faul ve ofsayt kararlarına girmeyeyim.
Sonuçta…

Hakem kararları, İzmir Marşı’nı söyleyen büyük kulüp tribünlerini takımlarının aleyhine döndürmeyi başardı.
Hedef İzmir Marşı’nı söyleyenlerin maçlara gitmesinin önüne geçmek mi?

Baksanıza… Fenerbahçe maçına çıkarken Beşiktaş futbolcularının eline -radikal İslamcı örgütlerin müttefiki- IHH pankartının neden tutuşturulduğunu sanıyorsunuz? Amaç, Çarşı’yı karıştırmak.
Sinsi oyunu görmek lazım…

Medipol Başakşehir’in şampiyon olması için çalışan “birileri” FETÖ soruşturmalarını bile önemsemiyor. Öyle ki… FETÖ’cü futbolcular iddianamesini okuyanlar; Başakşehir futbolcusu Emre Belözoğlu’nun nasıl sanık yapılmadığına şaşırıp kalıyor! Gülen’in en değerli müridi Emre’yi kim koruyor?
Şampiyonluğa oynayan Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe taraftarlarına soruyorum:
AKP’nin futbol düzenine “evet” mi; yoksa “hayır” mı diyorsunuz…

Kaynak : http://t24.com.tr/

Odatv davası: Ahmet Şık “Cemaate destek veren Erdoğan yargılanmalı” dedi, salonda tartışma çıktı.

645082339

Yalçın Küçük: Parayı kazanan Soner Yalçın ama ben birinci sanığım.

Odatv davasının bugünkü duruşmasında söz alan gazeteci Ahmet Şık, soruşturmayı yürüten Gülen cemaati mensubu polis, hâkim ve savcıların tutuklu ya da firari olduğunu hatırlattı, “Bu cemaate destek veren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da yargılanmalı” dedi. Mahkeme başkanı ise bu sözlerin mahkemenin konusu olmadığını ifade ederek, tutanağa geçmedi. Bunun üzerine tartışma yaşandı. Mütalaasını hazırlaması için savcıya süre veren mahkeme heyeti, duruşmayı 21 Ekim saat 10.00’a erteledi. 

İstanbul Çağlayan Adliyesi’ndeki 18’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 13 sanıklı Odatv Davası’na bugün devam edildi.

Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın ile Yalçın Küçük ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı‘nın aralarında bulunduğu 13 sanıklı davanın özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından yeni mahkemesinde 6. duruşması yapıldı.

İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuksuz sanıklar Yalçın Küçük, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, gazeteciler Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Nedim Şener ile Coşkun Musluk ve Sait Çakır hazır bulundu. Mahkeme Başkanı İbrahim Lorasdağı, duruşma savcısının ve kendisinin mahkemede yeni görevlendirildiğini açıkladı.

Duruşmada söz alan Ahmet Şık, “Bizi gözaltına alan ve sorgulama işlemini başlatan Zekeriya Öz şu anda firarda. Tutuklayan hakim İbrahim Balık şu anda cezaevinde. İddianameyi yazan Cihan Kansız firarda. Bizi daha önce yargılayan mahkeme heyeti başkanı Mehmet Ekinci de firarda. Diğer üyelerde tutuklanmıştır. Bu komplonun yürütücüsü olan polislerin büyük bir kısmı da cezaevinde ya da firardadır. Durum açıklığa kavuşmuştur. Çete faaliyeti yürüten Gülen ekibinin tüm destekçilerinin cezalandırılmasını istiyoruz ve suç duyurusu yapılmasını istiyoruz. Bu cemaate destek veren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan  da yargılanmalı. Bizim yönümüzden de beraatimizi istiyoruz” diye konuştu. 

Yalçın Küçük: Neden itiraz etmiyorsunuz?

Sanıklardan Yalçın Küçük de öğrencilik yıllarından bu yana demokrasi mücadelesi içinde olduğunu belirterek, “1959 yılında Sansaryan Han’da ilk kez gözaltına alındım. Orada 24 saat yattım. Çocuktum Daha sonrada bu mücadeleme devam ettim. Ben alaylı hukukçuyum. Hayatımın değişik dönemlerinde o kadar çok yargılandım ki…” dedi.

“Teşebbüs deyip darbe gibi hareket edemezsiniz, asıl darbeyi yapamazsınız. Bu gidişle davalar yurtdışında yapılacak. Yurtdışına gidenler 15 Temmuz öncesi gittiler. Demek ki bir şey var.  Öğrencilik hayatım ve eğitim hayatım hep birincilikle geçti. Bu dosyada da (Odatv davası) birinci sanık olarak gösterilmekteyim.Parayı kazanan Soner Yalçın, birinci sanık ben. Ergenekon davasında birinci sanık olarak gösterilmekteyim” diyen Yalçın Küçük, sanık kürsüsünden sanıklara dönerek “Neden itiraz etmiyorsunuz” diye seslendi. Yalçın Küçük’ün bu sözleri duruşma salonunda gülüşmelere neden oldu.

Nedim Şener: Bu tiyatronun bitmesini istiyoruz 

Nedim Şener de, “Ben bu dava açıldığı vakit duruşmada mahkeme salonunda ‘Tiyatroya hoşgeldiniz’ şeklinde bir ifade kullanmıştım. Bu davanın gerek açılma süreci gerekse yürütülme süreci iddialar deliller anlamında adeta bir tiyatro sahnelenmektedir. Biz yargılanan kişiler olarak ben ve diğer arkadaşlarım bu tiyatronun bitmesini istiyoruz. Ergenekon ana davasında bizimle ilgili herhangi bir iddia ve delil olmadığı halde bir şekilde bize de suçlama yapılmıştır. Ben Hrant Dink Cinayeti ile ilgili bir kitap yazdım. Bu nedenle benim hakkımda bu suçlamanın yapıldığı düşünmekteyim. Benim hakkımdaki soruşturmayı yapan emniyet görevlilleri ve Cumhuriyet Savcılarının bir kısmı cezaevinde bir kısmı da kaçak durumdadır. Ayrıca Hrant Dink Cinayeti ile ilgili kamu görevlilerinin yargılandığı dosyada tanık sıfatıyla ifade vereceğim. O tarihe kadar ve en kısa sürede bu davanın olumlu veya olumsuz bir şekilde neticelenmesini talep ediyorum” şeklinde konuştu. 

Savcı süre istedi
 

Duruşma Savcısı Kamil Ertuğrul da dün İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşma savcısı olarak görevlendirildiğini ve dosyayı incelemek ve mütalaa hazırlamak tarafına için süre verilmesini istedi.

Mütalaasını hazırlaması için savcıya süre veren mahkeme heyeti, duruşmayı 21 Ekim saat 10.00’a erteledi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Damat Bakan’ın dayı oğlu

Soner Yalçın

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak ile sinema oyuncusu Kadir İnanır akrabadır.
Her ikisi de Trabzon Sürmene Zeytinli Köyü‘nde mezarı bulunan Çavuşzade Küçük Keleş İsmail Ağa’nın torunudur.
Fakat bu akrabalığın değil.
Berat Albayrak’ın -Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olması nedeniyle- bir başka akrabalık ilişkisinin -en azından siyasal etik anlamında- tartışılması gerektiğini düşünüyorum.
Hayır..! Hayır..! Akrabalık denince aklınıza hemen Berat Albayrak’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı olması gelmesin.
Yazacağım akrabası; Berat Albayrak’ın dayısının oğlu!


Başlayabilirim…
Hasan Efendi Sürmene Zeytinli Köyü’nün en zengin adamıydı. Genç yaşında ölünce aile yoksullaştı.
Oğlu Yakup Keleş Marmara Adası’na yerleşti. Hayatını balıkçılık yaparak kazandı.
Üç çocuğu oldu:
Hasan, Ali ve Kıymet.
Tarih: 4 Aralık 1976.
Kıymet Keleş, Sadık Albayrak ile evliydi.Oğulları Serhat üç yaşındaydı. Berat Albayrak daha doğmamıştı.
Acı haberi aldıklarında yıkıldılar.
Ağabeyleri Hasan Keleş’i trafik kazasında kaybettiler. Geride dul eş Hamidiye ile öksüz iki küçük evlat kalmıştı. Birinin adı, Ekrem, diğerinin adı Kerem idi.
Bu iki öksüz çocuğa halaları Kıymet Albayrak sahip çıktı.
Fakat onlar da yoksuldu.

Sadık Albayrak 23 Kasım 1982’de cezaevinden oğulları Serhat ve Berat’a gönderdiği mektupta şöyle diyordu:
“Biliyorum, çağın gerektirdiği ve arkadaşlarınızda var olan imkânları siz de istersiniz. Ama olmadı. Belki olmayacak da. Kiradan kurtulamayacak, el-alem yanınızdan gazlayıp, geçerken, sizler çamurlu yollardan ıslak ayakkabılarla eve koşacaksınız…”

EKREM KELEŞ

Ekrem Keleş, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Berat Albayrak‘ın dayısının oğlu…
Ekrem Keleş ekonomik zorluklar altında Marmara Üniversitesi’ni 1998 yılında bitirince Çalık Holding’de çalışmaya başladı. Buradan Ülker Grubu‘na geçti. Ve 2007’de tekrar Çalık Grubu’na transfer oldu.
2012 Ağustos ayında Çalık Grubu’ndan ayrıldı.
Niye?
Bu köşede 17 Mart 2015 tarihinde bir şirketi yazdım.
8 Ağustos 2008: Singapur’da; gerçek sahipleri bilinmeyen “Lucky Ventures Pte. Ltd.” ile Grand Fortune Ventures Pte. Ltd.” adlı iki şirket kuruldu.
7 Kasım 2009: Bu iki şirket offshore cenneti Karayipler’deki British Virgin Island (BVI)’a taşındı!
26 Şubat 2010: Grand Fortune Ventures ile Lucky Ventures Türkiye’de yüzde 50’şer ortaklıkla “Petrodrill” şirketi kurdu.
25 Mart 2011: Türkiye’de yüzde 50 hisse Ahmet Muhassıloğlu, yüzde 50 de Grand Fortune Ventures’a ait “Powertrans Petrol ve Enerji” şirketi kuruldu. Ahmet Muhassılıoğlu bir dönem Çalık Holding’in Türkmenistan’daki CEO’su idi.

21 Nisan 2011: Ahmet Muhassıloğlu Powertrans’taki yüzde 50 hissesini Lucky Ventures’a devretti. Artık Powertrans, tamamen Grand Fortune Ventures ve Lucky Ventures adlı iki şirketin oldu!
4 Haziran 2012: Powertrans’ın müdürlüğüne Ahmet Şadi Güngör, mali işlerinin başına ise Şevket Acar getirildi. (Güngör, Çalık Holding’e ait ÇEP Petrol koordinatörüydü. Acar ise, Çalık Holding’e bağlı Arnavutluk’taki ALB telecom CEO’su idi.)
Powertrans marka sahibi ise yine Çalık Holding’ten transfer Cem Osman Sokullu idi.
Veee…
Ekrem Keleş, Çalık Holding’ten ayrılarak Ağustos 2012’de Powertrans Koordinatörü oldu. Şirketin ‘A’ Grubu İmza sahibi olarak ise iki isim vardı: Ekrem Keleş ve Cem Osman Sokullu.
Ne tesadüf!
Berat Albayrak da 31 Aralık 2013’te Çalık Holding CEO’luğundan ayrıldı!
Allah… Allah…
Dayı oğlu başta olmak üzere yakın çalışma arkadaşları Powertrans çatısı altında çalışırken Berat Albayrak o tarihte Şehrizar Konakları’nın Aktif Bank‘taki hesabına 14 milyon 507 bin 391 TL aktararak; kendi adına 3, ağabeyi Serhat adına 3 ve anneleri Kıymet Hanım adına 2 daire aldı.
Bu paranın kaynağı neydi?

BU GİZLİLİK NİYE?

Powertrans…
25 Mart 2011’de doğduktan sonra AKP Hükümeti, 18 Temmuz 2011’de, “Ham Petrol ve Jet Yakıtının Türkiye Üzerinden Karayolu veya Demiryolu ile Taşınmasına İlişkin Karar’ın yürürlüğe koydu.
Barzani petrolünün taşınma işini Powertrans’a verdi!
Irak, 8 Mayıs 2014’de Türkiye’yi -Powertrans’ın kaçak petrol sevkiyatı nedeniyle- Paris’teki Uluslararası Ticaret Odası’na şikayet etti.
Peki…
Sahibi belli olmayan Powertrans başka hangi bölgelerden petrol taşıyor?
Sormazlar mı; IŞİD petrolünü de taşıyor mu? Çünkü…
Sadece Rusya değil; Guardian‘dan Observer‘a, New York Times’tan
Financial Times‘a kadar gazeteler Türkiye-IŞİD petrol ticaretini yazıyor.
AKP aldırmıyor. Ham petrolün Türkiye üzerinden karayolu ve demiryolu ile taşınmasına ilişkin kararın süresini 31 Aralık 2020 yılına kadar uzattı.
Powertrans’ın Mersin Limanı’nda kaçak petrol sevkiyatı yaptığının ortaya çıktığını ama “görünmez eller” tarafından olayın kapatıldığı basına yansıdı. Ardından…
Kaçakçılığa karşı önlem için petrol taşımacılığında yükün kayıt altına alınması şartını AKP geçen hafta kaldırdı!
Hangisini yazayım…
Türkiye’nin en imtiyazlı şirketi Powertrans’ın sahibi kim?
Neden Singapur-Karayipler üzerinden Türkiye’ye geldi?
Dayı oğlu Ekrem Keleş kimin adına Powertrans’ı yönetiyor?
Soru çok…
Dayısının oğlu petrol ticaretinin tam göbeğinde iken, Berat Albayrak nasıl Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı yapılır?

Kaynak : Soner Yalçın – http://www.sozcu.com.tr/

Kemal Abi

soneryalcin

Soner Yalçın

Kemal Abi…
Marks der ki:
“Toplumsal reformlar; asla güçlünün zayıflığından ötürü değil, her zaman zayıfın gücünden ötürü gerçekleşir.”
Yani…
İktidar size sunulmaz; siz iktidarı söke söke alırsınız, demeye getiriyor.
Kollarını kavuşturup nesnel koşulların oluşmasını bekleyenler her daim yenilmeye mahkumdur, demeye getiriyor.
Ne yazık ki siz…
İflah olmaz politik toyluğunuz nedeniyle, zayıfa güç kazandıramadınız!
ABD’nin, TÜSİAD’ın ve kimi medyanın iktidarı avucunuza koyacağını sandınız!


Ya da kumpasçı Fethullah Gülen’in!
Niye böyle bir tavır içindesiniz biliyor musunuz?
Çünkü siz, 1990’larda yaşıyorsunuz.
Dünya için garabet olan “duvarın yıkılma” şokundan çıkamıyorsunuz. Neoliberalizm’in zaferini taçlandırmak için ortaya atılan “tarihin sonu”(kapitalizmden başka yol yok) safsatasına-böbürlenmelerine hâlâ inanıyorsunuz.
1990’ların etkisiyle sol politikaların bittiğini sanıyorsunuz ve sosyal adaletgibi kavramların adını bile duymak istemiyorsunuz.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünü takip eden günah çıkarma, içe kapanma ve pişmanlık günlerinin etkisinden bir türlü kurtulamıyorsunuz.
Sol’u suçlayıp itip kalkan ufuksuzlar kervanından kopamıyorsunuz.
Yani…
Vahşi kapitalizm ve onun dayanağı “yeni sağ” hayaline kapıldınız gidiyorsunuz.
Hâlâ Sorosçu TESEV kafasındasınız!
Ya da kibarca dersem…
Bugün “model” değil, sadece sürekli tasarruf tedbirleri yalanıyla işsizliği-yoksulluğu artıran “mali disipline” dönüşen AB için, 1990’larda “insanlığın gelecek modeli” diyen Habermas kafasındasınız!
Bu nedenle…
Vahşi kapitalizmin ülkeleri ve insanları yok eden sömürü sistemine boyun eğmeyi inatla sürdürüyorsunuz.
Bu nedenle…
Zenginlerden çekinip dünyada ve Türkiye’de insanı çileden çıkaran eşitsizlikler hakkında tek söz etmiyorsunuz.
Bu nedenle…
Batı’dan çekinip -Ecevit’in Saddam’ın yanında durduğu kadar- emperyalizmin hedefindeki Esat’ın, Kaddafi’nin yanında duramadınız.
Avrupa’da örneklerini gördüğümüz ve yok olup giden aldırmaz lakayt sosyal demokrat liderlerden hiç farkınız olmadı…

İnziva partisi

Kemal Abi…
Alain Badiou der ki:
“İnsanlar eşit ve özgürdür. Eşitlik bir amaç ya da sonuç değil, eylemin dayanağıdır. Bu basit hakikati inkar eden her şey direnme hakkı ve görevini yaratır.”
Özgürlük kendisini, istemek ve eylemekle gösterir, demeye getiriyor.
Özgürlük ancak kendisini oldurarak olur, demeye getiriyor.
Eylemsiz özgür kalınamaz, eylemsiz özgür olunamaz, diyor.
Gerçekten merak ediyorum.
Siz… Hayatınız boyunca bir eylemde yer aldınız mı?
Bunu şu nedenle soruyorum:
Sol’un sadece teorisini değil, pratiğini de öldürdünüz.
Oysa, eylem üzerinden düşünmek sol’un en güçlü silahıdır.
Siz... Eylemden, direnmekten, başkaldırmaktan hep çekindiniz.
Bürokrat kimliğiniz nedeniyle -hayatın can merkezi- sokağı/eylemi unutup CHP’yi genel merkeze ve Meclis’e hapis ettiniz. Haziran Direnişi’ni, karşılarınaEkmel Bey’i koyarak durdurdunuz.
AKP “devlet partisi” yapılırken CHP’yi inzivaya çektiniz.
Bir türlü harekete geçmeyen “yaşlılar partisi” hüviyetine büründürdünüz devrimler yapmış koca partiyi.
Hep uzlaşmacı pasif politik kimliğinizle, masa başında üretilen süslü retorikleCHP’nin tarihsel rotasını geriye yönlendirdiniz.
Oysa, CHP put kırıcıdır.
Statükocu parti değildir. Tarihte CHP’yi bu noktaya getirip itibarsızlaştıranlar iktidar yüzü görmemişlerdir.
Fakat siz de ne yazık ki aynı yolda yürümekte kararlısınız!
Oysa, ne çok umudumuz vardı. Ama…
Hiçbir siyasal inancı olmayan bir Gorbaçov olup çıktınız karşımıza!
Bugün hâlâ…
Bunun CHP’yi parçalayıp yok edeceğini göremez haldesiniz!
CHP’nin “ölüm fermanının” yazılmasına nasıl razı olursunuz?

Kendinize yazık etmeyiniz

Kemal Abi…
Sol’un uzun karanlık gecesi bitti.
Suçluluk duyma devri sona erdi.
Yeni bir rüzgar esiyor dünyanın dört bir yanından.
2000’li yılların başından itibaren dünya; sol hareketlerin teorik ve politik dirilişine sahne oluyor.
Dünyayı kaplayan vahşi kapitalizme ve onun destekçilerine karşı amansız bir mücadele veriliyor. Seçimler kazanılıyor.
Bu terör ve kriz çağında etik-ahlak abidesi solcu ruh tekrar tarih sahnesine çıkıyor.
Tutuculuk dönemi bitiyor.
Sessizlik dönemi bitiyor.
Artık halkçı politikalara çamur atılamıyor.
Artık sol düşüncenin üzerine gölge düşürülemiyor.
Evet… Kemal Dervişçi “kumarhane ekonomisi” fantezilerine inananlar artık yolun sonuna geliyor.
Evet… Politik düşünsel dağınıklığın, istikrarsızlığın ve beceriksizliğin sonuna geliniyor.
Çetin ve ısrarcı çalışma yerine salt seçime dayalı politik faaliyet yürütmeninsonuna geliniyor.
Kemal Abi…
Tüm içtenliğimle yazıyorum.
Sizi insan olarak/ağabey olarak çok seviyorum, çok güveniyorum.
Ama ben, tarihsel ilerlemeye de inanıyorum.
Siz, 1990’ların düşünsel kirliliğinden/ bataklığından bir türlü çıkamıyorsunuz.
CHP’ye artık zarar veriyorsunuz.
Bu politikalarla CHP’nin başında kalmanız zor.
Kendinize yazık etmeyiniz.
Daha çok gözden düşmeyiniz; o büyük saygınlığınızı erozyona uğratmayınız.
Çok üzgünüm.
Yazmak zorundayım.
Atatürk’ün koltuğundan kalkınız.
Çünkü:
CHP’nin başkaldıran bir ruha ve halkçı politikalara ihtiyacı var.
Tüm devrimciler gibi Che Guevara da benzer sözler söylüyor:
“İktidarın olgun bir meyve gibi ellerine düşmesini bekleyenlerin bekleyişi hep sürecektir.”
Sizi işaret ediyor.
Ama biz/bizler..
İktidarın elimize düşmesini beklemeyeceğiz.
Her gün, her saat mücadele edeceğiz.
Koca Nazım’ın dediği gibi…
“Bıraksın peşimizi kendi yüreğinin kabuğunda yaşayanlar!”

Kaynak : Soner Yalçın – http://www.sozcu.com.tr/

Soner Yalçın: Bunlarda vicdan yok…

Oda Tv davasında 686 gün tutuklu kalan Soner Yalçın’la tahliyesinin ardından neler hissettiğini beklentilerini konuştuk.

Cumhuriyet- Soner Yalçın’la tahliyesinin ardından söyleştik. Olağan olan, ülkemizde son dönemin oluk oluk kanayan yarası hukuksuzluk ve süreçler üzerine konuşmak. Bu daha çok gazetecilerin işi ve birçok haber, söyleşi yayımlanıyor. Biz bizi bir araya getiren, dostluğumuzu pekiştiren düşünce ve değerlerden, kültür ikliminden, kültürsüzlükten, ahlaktan, Soner’in gıyabında yürütülen “nefret”ten, acıdan, ideallerden konuştuk. 

– Hoş geldin sevgili Soner. Öncelikle artık bu çökmüş davadan beraat bekliyoruz. Sürecin hâlâ tamamlanmamış olmasıyla Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı için hâlâ tahliye çıkmamış olmasının ayıbı devam ediyor. Sen tahliyenin ardından neler hissettin, beklentilerin neler, diyerek başlayalım.

– Ne tuhaftır ki bundan iki yıl önce ben senin evini ziyarete gelmiştim. Annen vefat etmişti. Annen ve baban ile ilgili bir yazı hazırlamıştım Hürriyet’e. Şimdi sen benim evimde, benim yaşadıklarımla ilgili bir yazı hazırlayacaksın. İşte Türkiye böyle bir ülke. Yazarını, aydınını sevmiyor. Ne yazık ki ceberut bir devlet anlayışımız var. Sadece yazarını değil idealist, romantik, okuyan, yüreği kor gibi yanan gençlerini, aydınını, şairini acılarla lime lime eden bir devlet anlayışı ve toplumsal baskı ile karşı karşıyayız.

‘Bizi acılar bir araya getiriyor’ 

Baban, büyük şair Metin Altıok Madımak’ta katlediliyor. Annen, Onat Kutlar’ı Yasemin Cebenoyan’ı kaybettiğimiz bombadan tesadüf eseri kurtuluyor. Ve bizi bu acılar bir araya getiriyor. Bizim yazarımızın, düşün insanımızın, gazetecimizin hayatı böyle. Tesadüfen tutunuyoruz. Bütün ortak noktamız da Namık Kemal’den Ziya Paşa’dan başlayarak istediğimiz, bu topraklarda özgürlüğü, demokrasiyi, Cumhuriyeti daim kılmak. Tek istediğimiz bu. Demokrasi toplumu özgürleştirmek için bir araç. 170 yıllık tarihe baktığında kimsenin çabası kişisel değil. Annen, baban gibi aydınlarımızla biz acılara karşı omuz omuzayız. Mücadele veriyoruz. Niye? Daha özgür, daha mutlu insanlarımız olsun diye. Soner Yalçın’a baktığında 26 yıllık gazeteci. Gerçeğe aşkla bağlı. Gerçeğin peşine gitmiş, bedeli ne olursa olsun araştırmış. Ama bu gerçeğin peşinde ona bir bedel hep ödettiriliyor. Yani nasıl? İşte gidiyorsun Binbaşı Ersever sana anlatıyor. Çabalıyorsun, günlerce, aylarca çabalıyorsun. Güneydoğu’da neler oluyor? O faili meçhuller nasıl gerçekleşiyor?

‘Odatv davası da bir tertip davasıdır’ 

Araştırıyorsun. Anlıyorlar. Onu öldürüyorlar. Seni ölümle tehdit ediyorlar. Kaçıyorsun. Gidiyorsun, yine yazıyorsun. Susurluk kazası öncesi Kürtleri öldürenleri biliyorsun, yazıyorsun. Korka korka yazıyorsun. Hayatın Türkiye’de hep böyle geçiyor. Soner Yalçın cemaat düşmanı oluyor. Ben kişisel olarak bir dinin tarikatın falan düşmanı değilim. Ama devletin içinde bir gizli yapılanma varsa, dün kontrgerila, gladyo, Susurluk çetesi varsa ve bugün bunu cemaat sürdürüyorsa, ben buna karşı mücadele ederim. Cemaat siyasal bir parti kursun, gitsin faaliyet göstersin, saygı duyarım; eleştirirsem eleştiririm kuşkusuz. Ama git sırtını devlete daya, insanların hayatını karart, bunu kabul edemeyiz. Dün de kabul etmedik, bugün de kabul etmeyiz. Odatv davası da bir tertip davasıdır. Ben hayatımın sonuna kadar bunun peşini bırakmayacağım. Gazetecilik hayatımın sonuna kadar demokrasi mücadelesine devam edeceğim. Zaten gazetecilik bunu gerektirir.

‘Ulusal olmayan enternasyonel olamaz’ 

– Benim Sivas davası sürecinde karşımızdaki zihniyeti sorgulamaktan çok aydınlara sitemim olmuştur. Çünkü eyleme geçen ideoloji bellidir ancak aydınlara, gazetecilere düşen görevin ihmali başka bir yalnızlık ve isyan duygusu yaratır. Ağır bir cehalet ve “çamur at izi kalsın” boyutunda tıkanıyoruz. Bazı laflar ortaya atılıyor. Cehalet beyanın gerçekliği boyutuna sıkıştırıyor davayı. Birikim ve bilgi yoksunu kesimlerin araştırmadan verdikleri hükümler yer ediniyor. Seni bütün yaşadıklarına rağmen biraz da şaşırarak benden daha iyimser görüyorum. Bu bir anlamda da sevindirici aslında. Bu nedenle sormak istiyorum. Böyle laf ve peşin hüküm üreten kesimin elinde esir mi olacağız?

– Bizim mahalleye ilişkin bir özeleştiri yapıyorsun. Teşhisin doğru. Ama bunu sebebi nedir? Ben bunun üzerine düşünen bir kişiyim. Bizde bilgi ve tecrübe, bir sonraki kuşağa aktarılamamıştır. 68 kuşağının tecrübesi 70’li yılların devrimcilerine aktarılamamıştır, araya bir darbe girmiştir. Sonra 70 kuşağının tecrübesi bir başka darbeyle ve daha büyük bir acıyla sekteye uğramış, 80’lere 90 lara aktarılamamıştır. Bizim mahallenin gençleri her şeye yeniden başlatmak zorunda kalmıştır. Birinci tıkanma bu. Bir diğer tıkanma ise bizim aydınımızın Tanzimat aydınına benzeyişi. Yani tercüme aydını. Batı’dan tercümesi ile bir fikir oluşturmaya çalışıyor. Sovyetler’in dağılışıyla dünyada neoliberalizm rüzgârı esmeye başladıktan sonra, dışarıdan tercüme ve analiz edilen bilgiler de ortadan kaybolunca mesele sadece kişisel meselelere dönüştü. Çünkü kavramlarla konuşan kuşak yerine kişisele indirgeyen bir kesim oluştu. Bu kesim Odatv davasını bir basın özgürlüğü olarak göremiyor. Soner Yalçın’ın üslubu, içeriği diye indirgiyor. Bu hatadır kuşkusuz. Bizlerin şarkı, türküyle solcu olmamamız gerek. Bize yakışan, soruların peşinden giderek, okuyarak, araştırarak analiz etmek. Başımızı kendi toprağımızdan kaldırarak, dünyaya bakarak görmemiz gerek. Ne demek istediğimi iyi anlatmak için örneğe dökeyim. Bakıyorum bizi eleştiren sola, Chevez’i çok seviyor, Fidel Castro’ya hayran ama Atatürk’e soğuklar. Chavez, Simon Bolivar’dır, Fidel Castro’ya baktığında Jose Marti’dir. Jose Marti, Simon Bolivar ve Mustafa Kemal aynıdır. Onlar antiemperyalist halkçıdırlar. Bu aynı kökendir. Havana’ya Castro niye Mustafa Kemal’in heykelini koyuyor? Bilmiyorlar. Aynı mesele geliyor, ulusalcılık konusuna da dayanıyor. Ulusalcılık bütün dünya sol tarihinin en büyük tartışma konularından biri olmuştur. Ama bütün dünya solunun hemfikir olduğu da şudur: Ulusal olmayan enternasyonal olamaz! Enternasyonal kararlarıdır bunlar. Sadece 2. değil 3. Enternasyonal kararlarıdır. Sen o zaman Marx’ı, Lenin’i Rosa Luxemburg’u da bilmiyorsun demektir. Biz ne yazık ki bu geleneği bilmediğimiz için kişisel olarak meselelere vâkıf olup yandaş medya hakaretler yağdırdığında da direkt o büyük koroya katılmayı aydın olmak sanıyoruz. Bu büyük hatadır. Ama ben bunun geniş halk kesiminde genele yayıldığını düşünmüyorum.

‘Sığ bir medya yaratıldı’ 

Bu altın neslin çok şey değiştireceği düşünülüyordu. Bu görüştekilerden biri de Hanefi Avcı’dır. Son durumda “Bu altın nesilden çok şey bekliyordum. Tükiye’nin ufku açılacak diye inandım ama yanıldım. Bu içinde bulunduğum durum bana müstahaktır” diyor. Görülüyor ki bu çabaya rağmen ne yazık ki Türkiye’nin entelektüel anlamda çıtasını yükseltecek, ufkunu açacak bir ortam yaratılamamış. İktidar kendi aydınını çıkaramamıştır. Buna AKP diyebilirsin, cemaat diyebilirsin, İslamcı dersin; ne dersen de. Bir aydın yaratamamıştır. Ola ola hiçbir derinliği, entelektüel birikimi olmayan, sığ bir medya yaratılmıştır. Bu bayağılıktır. Bu üzücüdür. Bunun bir geleceği yoktur. Bu kısa zamanda yok olur.

Kim ne derse desin tarihsel sürecimize baktığımızda bir aydınlanma mücadelesi görülür. Osmanlı olsun, Cumhuriyet dönemi olsun bizleri ileriye taşıyan bu mücadeleyi veren entelektüellerimiz olmuştur. Onlar çıtayı yukarıya çekenlerdir. Şimdi aşağıya indirmek istiyorlar. Bunu çok da aşağıya çekemezler. Çünkü görüyoruz ki bu ülkenin gazete satın alan, kitap okuyan, sinemaya giden, tiyatroya giden kesimi bu iktidardan uzaklaşıyor artık. İlk başta bunlara sıcak bakan liberalleri de katıyorum buna. Giderek uzaklaşıyorlar. Türkiye’nin düşünsel iklimi bu çölleşmeyi aşacak. Çünkü bu bayağılık ister istemez sırtını ihanete dayar. Cemaatle siyasal iktidar arasındaki kavga da budur aslında.

‘Bunlarda vicdan yok…’ 

– İfade ettiğin bu bilgisizlik ve cehaletten aymazlık derecesinde hataya düşenler olduğu gibi, bir de adeta görevlendirilmişçesine ses yükseltenler var. Bizler “özgür basın” için seslenirken Tuncay Özkan’ı, Mustafa Balbay’ı, Soner Yalçın’ı, Yalçın Küçük’ü hareketten ayıran, tersten bakan “aydın”larla da karşılaştık. Öyle ki resimlerinizi bile tüm tutuklu gazetecilerin resimleri dedikleri afişlere almadı bu insanlar. Bu beni çok rahatsız eden bir tutum. Önyargılar öyle bir boyutta ki. Örneğin geçen günlerde Nihat Genç’in bir yazısı yayımlandı Odatv’de. Gerçekliği, temeli hayli tartışılabilecek bir güncel siyasi yorum. Katılmak mümkün değil. Ama şaşkınlıkla izlediğim, insanların bu yazıdan kalkışla “Soner Yalçın yine(!) nefret suçu işliyor” diye ortaya çıkmaları oldu. Nefret suçu var mı yok mu ayrı konu, ama yazının ve fikrin sahibini değil de Soner Yalçın’ı konuşmak, hatta hedef almak ve onların tabiri ile hedef göstermek, nasıl oluyor aynı tarz bir nefret olmuyor? Nasıl bir kişiselleştirme var?

“Müslümandan kaçarım, Müslümanlığa sığınırım” 

Hurafe dinden daha derindir. Türkiye’de din üzerinden değil hurafeler üzerinden tartışmalar yürüyor. Şair İkbal’in güzel bi sözü vardır “Müslümandan kaçarım, Müslümanlığa sığınırım” diyor. Bizde ne yazık ki bir iftiralar atölyesi kurulmuş. Fikir despotları zihniyet katliamı yapıyorlar. Gel, daha geriye gidelim. 20 yıldır bana bu tarz eleştiriler yapılıyor. İlk kitabımı 20 yıl önce yazdım. Binbaşı Ersever’in itiraflarını yazdığımda o dönemin bazı Kürt aydınları bana tepki gösterdiler. “Gündemi değiştiriyor” dediler, “Yanıltıyor, kafaları karıştırıyor” dediler. Sonra o Kürt aydınları birkaç yıl sonra aynı kitaptan dolayı bana Musa Anter ödülünü verdiler. Öncü ve öncü fikir daima önce alay edilerek karşılanır, sonra da korkulur ve yok edilmeye çalışılır. Türkiye’de olan budur. Odatv inadına gerçekleri yazıyor. Odatv’de özel olarak herkes her görüşten insan yazsın istiyorum. İhtiyacımız olan bu fikir zenginliğidir. Nihat Genç de yazsın, Coşkun Musluk da yazsın, Kürt meselesinde bunlar birbirine tamamen ters görüşe sahipler. Bırakın insanlar düşüncelerini -doğru veya yanlış- görüşlerini söylesin. Tarihin yüce mahkemesi onu çöp sepetine atar.

‘Tek istedikleri koltuk’ 

– Seni şaşırtan dönüşümler oldu mu? Daha önce resmini taşımaktan imtina edip “Soner Yalçın kötü bir gazetecidir, ben onunla aynı masaya oturmam” diyenler tahliye olduğun gece en önce gelip kadeh tokuşturdular. Bunu iyiye doğru bir dönüş, hatasını keşfediş olarak görmek mümkün mü?

Ben yine kendi kişisel tarihimden ve okuduklarımdan şunu biliyorum: Kendi hayatını tehlikeye atan aydın, kendi dar, dünyevi kalıbına sonsuzluğun değerini katıyor. Bu nedenle zor ve ceberut dönemlerde insan kendi olarak kalırsa gerçeklik kendini ortaya çıkarıyor. Ânı düşünen insanlar o küçük an içinde kalıyor, böcekleşiyor. Hatasını anlayana da biz sen neden öyle yaptın demeyiz, biz kendimizle çoğalacağız. Güzel Türkiye’yi hep birlikte kuracağız. Kol kola gireceğiz yine. Bunu bir siyasal görüş ayrılığına kısıtlamayı da düşünmem. Basın özgürlüğü meselesi Ahmet, Ayşe meselesi değildir. İktidarlar değişir; yarın başka siyasi güç seni bizim durumumuza düşürebilir. Bunun önünü almak gerek.

‘Gazeteci görümünde şeytanlar var’ 

Bu ülke aydınına bu kadar kolay dokunamamalıdır. Hangi siyasal görüşte olursak olalım bunu yerleştirmeliyiz. Hangi delille, belgeyle geliyorsun, sorusunu sorabilmeliyiz. Bu bir tertip. Ne yazık ki gazeteci olmayan, gazeteci görünümünde şeytanlar var. Ama onların da yüzü görünüyor artık. Şeytan da ne diyor: “Vicdanını ver, başarı senindir” Bunlarda vicdan yok. Tek istedikleri koltuk. Hakikati, kulaklarına pırlanta küpeleri takıp ekrana çıkmak için bulandırmaktan çekinmiyorlar. Gazetecilik yok. Onların derdi mevki. Kendi küçük sıradan hayatı sürsün de ne olursa olsun. Bizim mücedelemiz sürecek, medyadan bunları silip atacağız. Hakikati yazacağız. 4-5 yıllık sürece baktığında uzun zaman sonra ilk kez 400-500 bin tirajlı muhalif bir basın oluşuyor. Gazeteciliğin gereğini yerine getireceğiz. TV kuracağız, gazete kuracağız, duvara, kâğıda yazacağız ve gerçeği halka ulaştıracağız. Gazeteciysem, bu benim görevim.

Kaynak : Zeynep Altıok Akatlı – Cumhuriyet Haber Portalı

Odatv davasına başlanıyor

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da aralarında olduğu 12’si tutuklu 14 sanık hakkında açılan davanın görülmesine 22 Kasım Salı günü Çağlayan Adliyesi’nde başlanıyor. Özel Yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülecek davanın duruşması, adliyedeki diğer salonlara göre daha büyük olan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşma salonunda görülecek. 

Yurtiçi ve yurtdışından çok sayıda muhabirin izlemesi beklenen duruşmanın sesli ve görüntülü kayıt sistemi kullanılarak kayda alınacağı öğrenildi. Gazeteci Nazlı Ilıcak’ın müşteki olarak yer aldığı 134 sayfalık iddianamesinde, “Ergenekon Silahlı Terör Örgütüöne yönelik yapılan soruşturma kapsamında örgütün yönetici kadrosunda olduğu tespit edilen Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün, “silahlı terör örgütü kurmak” suçundan 13. Ağır Ceza Mahkemesince 2009’da açılan davada tutuksuz yargılandığı hatırlatılıyor. Soner Yalçın ve Odatv çalışanlarına yönelik teknik takip çalışmaları devam ederken tutuksuz olarak yargılanan Yalçın Küçük’ün örgütün amaç ve hedefleri doğrultusundaki faaliyetlerine aktif olarak devam ettiğinin belirlendiği kaydedilen iddianamede, Küçük’ün bir yandan “Ergenekon Silahlı Terör Örgütününö medya yapılanması ve siyaset dünyasına yön verilmesi faaliyetlerini yürütürken, diğer taraftan da darbe zemini oluşturmak maksadıyla alenen darbe söylemlerinde bulunduğu anlatılıyor.

İddianamede, Küçük’ün alınan ifadesinde her ne kadar hakkındaki iddiaları kabul etmese de Odatv adlı internet sitesinin imtiyaz sahibi Soner Yalçın ve Odatv çalışanları ile örgütsel irtibatının bulunduğunun tespit edildiğine yer veriliyor. Soner Yalçın’ın da Ergenekon soruşturması kapsamında haklarında işlem yapılan şüphelilerden birçoğu ile irtibatlı olduğu belirtilen iddianamede, “Yalçın Küçük’ün talimatı ile örgütün internet medyasını oluşturan ODATV’de örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yönlendirme amaçlı yayın yapıldığı ve bu doğrultuda kamuoyunun şekillendirilmeye çalışıldığı tespit edilmiştir” ifadesine yer veriliyor.

İddianamede ayrıca, “İddianamede mümkün mertebe özel hayatın gizliliğine dikkat edilerek, şüpheliler ve soruşturma konusu suçla irtibatı olmayan üçüncü şahısların isimleri baş harfleri yazılmak suretiyle kısaltılmıştır. Mahkeme kararları doğrultusunda tesbiti yapılan telefon görüşmelerinde delil mahiyetinde olmayan özel görüşmeler iddianame içerisine alınmamıştır” deniliyor.

YALÇIN KÜÇÜK’E 43 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

İddianamenin bir numaralı sanığı Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün “silahlı örgüt kurmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin, yasaklanan bilgileri temin, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ve özel hayatın gizliliğinin ihlal” suçlarından 22 yıldan 41,5 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.

SONER YALÇIN’A 36,5 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

Soner Yalçın’ın “silahlı örgüte üye olmak”, “kaos ortamı oluşturmak amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”, “devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”, “yasaklanan bilgileri temin etmekö, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmek”, “özel hayatın gizliğini ihlal etmek” ve “kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek” suçlarından 14 ile 36,5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

ŞENER, ŞIK VE AVCI’YA 15 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

Tutuklu sanıklar Ahmet Şık, Nedim Şener ve Hanefi Avcı’nın “Ergenekon silahlı terör örgütüne yardım etmek” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi.

DİĞER SANIKLR İÇİN İSTENEN CEZALAR 

Diğer sanıkların cezalandırılması istediği suçlar ve istenen hapis cezaları şöyle:Tutuklu sanık Barış Pehlivan için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlarından 10 yıldan 23 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Barış Terkoğlu’na “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından 8,5 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Doğan Yurdakul hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından 9 yıldan 21 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Tutuklu sanık Müyesser Uğur hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Coşkun Musluk için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçundan 8 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Muhammet Sait Çakır hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından 9 yıldan 21 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuksuz sanık İklim Ayfer Kaleli için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Özel hayatın gizliliği ihlal” suçlarından 8 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası istenirken diğer tutuksuz sanık Ahmet Mümtaz İdil için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından 8 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

KAŞİF KOZİNOĞLU’NUN DURUMU 

Davanın sanıkları arasında yer alan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinde 12 Kasım’da rahatsızlanmış ve daha sonra hayatını kaybetmişti. Kaşif Kozinoğlu’nun “Ergenekon Silahlı Terör Örgütüönün hiyerarşik yapısı içerisinde bulunmamakla birlikte, örgütün amaç ve faaliyetleri doğrultusunda örgüte yardım ettiği aktarılan iddianamede, Kozinoğlu’nun örgüt üyesi kapsamında olduğunun, devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ettiğinin anlaşıldığı belirtiliyor. Kaşif Kozinoğlu’nun “silahlı örgüte üye olmak”, “devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek” ve “yasaklanan bilgileri temin etmekö suçlarından 11,5 yıldan 26 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyordu. 22 Kasım’da görülecek duruşmada Mahkemenin, Kozinoğlu’nun hayatını kaybetmesi nedeniyle hakkında açılan davanın düştüğünü kayıtlara geçirilecek.

Kaynak : Hürriyet.com.tr

İslamcılara Bir Alışveriş Teklifi

Soner Yalçın - Odatv.comTürkiye’de İslamcılar neden sağcıdır? Bu soruyu bugün sormamın nedeni İran’daki gösterilerdir. Komşudaki olaylar Türkiye’deki İslamcı medyanın kafasını karıştırdı. Ancak yavaş yavaş “Batı’nın İran’a müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-desteklediğini-abarttığını” söylemeye/yazmaya başladılar. O halde artık şu kritik soruyu sorabiliriz: İran’daki gösterilerle Türkiye’deki Ergenekon arasında nasıl bir bağ var? Tüm bunlar size karışık gibi gelebilir ama inanın hiç değil…

Tüm sorunların kaynağı olarak moderniteyi ya da kaba pozitivizmi gören İslamcılar, “düşman belirleme” konusunda -dün olduğu gibi bugün de- hata yaptıklarını hiç düşünüyorlar mı?
Soruyu açmak için siyasal İslamcılığın ortaya çıkış sürecine bakalım…
Siyasal düşünce tarihine İslamcılık -şaşırtıcı gelebilir ama- 1860’ların ikinci yarısından itibaren Jön-Türkler ile girdi. Asıl gelişimini 1908 Temmuz Devrimi’nden sonra gösterdi.
Osmanlı’daki üç siyasal tarzdan –Osmanlıcılık,Türkçülük ve İslamcılık- biriydi.
Türkçülerle hiçbir zaman problemleri olmadı. Hep kardeş ilişkisi içinde oldular; tıpkı bugün gibi. Hedeflerinde sadece modernist/pozitivist Batıcılar bulundu.

Parantez açmalıyım: Bu konuda da anlaşılması zor “beğeni tercihleri” var.
Örneğin İslamcı belediyeler bugün Namık Kemal’e mesafelidir; nedense adını bir yere vermezler. Niye? Rakı içtiği için mi!?
Şaka bir yana halbuki Kanun-i Esasi’nin daha katı şeriat hükümleriyle dolu olmasını isteyenlerin başında komisyon üyesi Namık Kemal gelmekteydi. Sorun Namık Kemal’in padişaha başkaldırması mıdır? O halde Mehmet Akif Ersoy’u niye çok seviyorlar? Namık Kemal’den daha ilerici ve modernisttir. Yoksa bu beğeninin altında, “Atatürk’ün şapka devrimine karşı çıkıp Mısır’a gitti” şeklinde uydurulmuş bir yalana inanmaları mı yatmaktadır? Mesele bu kadar yüzeysel mi algılıyorlar? Galiba.
Bakınız, İslamcı kadroların siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, “milli-manevi değerlere bağlılık” diye ifade edilen kültürel duygusallıklarıdır. Küçümsemek gibi kastım yok- ama birkaç istisnai isim dışında İslamcı kadroların çoğunun bilgisi “imam-hatip” düzeyindedir. Bilmezler ki din bilgi kaynağı değil kuvvet kaynağıdır.
Bu nedenle sürekli siyasetin dinsel dilinin “figüranı” olmaktadırlar.

Aslında hala 35’inci madde tartışılıyor

Bizim İslamcılar’ın olaylara bakış perspektifleri dardır; meseleleri “okuma” sorunları vardır.
Örneğin: 31 Mart 1909’daki gerici ayaklanma salt Osmanlı’nın iç sorunu olarak görülebilir mi? Gericilerin arkasında İngilizler olduğu bugün sır değildir. (Dışişleri Bakanı Edwards Grey ile İstanbul’daki İngiliz büyükelçiliğinin yazışmaları üzerinde artık gizlilik kararı yoktur.)
Meselenin özü İngiltere ve Almanya’nın Osmanlı üzerindeki nüfuz mücadelesidir.
Hadi Prens Sabahattin sırtını nereye dayadığını biliyordu. Ya ayaklanan Derviş Vahdeti gibi İttihadı Muhammedi örgütü mensupları? Hayır! Onlar sadece “gavurluk istemeyiz” diyorlardı. İttihatçılar Anayasa’da yer alan Padişah’a meclisi kapatma yetkisi veren 35’inci maddeyi kaldırmak istiyorlardı. Gericilere göre ise bu 35’in anlamı; 30 ramazan, 5 de beş vakit namaz idi!
Mesele bu kadar yüzeyseldi. Bugün Türkiye’de hala “35’inci madde” benzeri oyunlar oynanmaktadır!
Diyoruz ya ortada bir “okuma” sorunu var.
Peki bunun sebebi nedir? İslamcılığın zihinsel paradoksunu kimler belirledi? Onları kuşkucu değil “ezberci” yapan kimlerdi? Ellerine bu basma kalıp reçeteleri kim verdi?
Burada karşımıza bir isim çıkıyor: Cemaleddin Afgani (1838-1897).
Afgani, Osmanlı’daki İslamcıların düşünsel haritalarını çizen ilk kişiydi.
Şeyhülislam Musa Kazım Efendi, Şeyh Ömer Fevzi Mardin, Babanzade Ahmed Naim, Prof. Ebulula Mardin, Mehmet Akif, Eşref Edib, (CHP genel başkanı) Şemseddin Günaltay, Mehmet Ali Ayni, Prof. İsmail Hakkı İzmirli, Sadrazam Said ve Nazır Abbas Halim Paşalar gibi “seçkinci” İslamcılar’ın hepsi Cemaleddin Afgani’nin “müritleriydi.”
Sırat-ı Müstakim’den Sebil ür-Reşad’a kadar siyasal İslamcılar’ın yayın organlarının çizgisini onun görüşleri belirledi.
Temel görüş şuydu; İslam ilerlemeye engel değildir; onu geri bırakan etkilerden kurtarılmalıdır. Kültürel değerlerimizi kaybetmeden Batıya yönelinmelidir.
Burada derinlikli bir siyasi ve iktisadi tahlil yoktur. Sorun sadece kültürel olarak görülmektedir.

Şeyh Mason çıktı

Şeyh Cemaleddin Afgani ve takipçisi İslamcılar’ın sorunu analiz edememelerinin nedeni İngilizler idi.
Hindistan’ı sömürge yapan İngilizler Müslümanlar’ı hep kontrolleri altında tuttular.
Sıkı durun; siyasal İslam dünyaya 1840’larda Hindistan’dan yayıldı. Tabii İngilizler’in himayesinde olduğunu söylemeye gerek yok.
Bize de buradan geldi; yani İngiliz patentlidir.
Şeyh Afgani’nin aynı zamanda Kahire’deki Şark Yıldızı Locası’na 7 temmuz 1868’de girdiğini ve Mısır’da kurulan mason locasının başına getirildiğini yazarsam mesele daha iyi anlaşılır mı?
Hadi bir ek bilgi daha vereyim: Afgani, dünyadaki İslamcıları derinden etkileyen Ziya ül-Hafıkayn dergisini de Londra’da çıkardı.
Bakınız; denir ki “ilk İslamcılar anti-kolonyalisttir.” Bu uydurmadır. Afgani ortada; amansız hastalığından kurtulması için İngilizler ellerinden gelen her fedakarlığı yaptılar.
Örnek çok; işte Muhammed İkbal! İngilizler, İkbal’e sadece büyük bir şair olduğu için mi “Sir” ünvanı verdi? İslamcıların beğenilerini bile belirleyen İngilizlerdi! Neyse…

Hintli Müslümanlar etkisi

Yazıyorlar; “ilk İslamcılar anti-kolonyalistmiş!” Açmayalım şimdi Süveyş Kanalı meselesini; ya da Hasan el Banna’nın İngiliz parasıyla kurduğu Müslüman Kardeşler hikayesini.
Kim kimi kandırıyor? Anti-kolonyalist olanlar ulusal hareketlerdi, sosyalist örgütlerdi ve ne yazık ki İslamcıların hedefinde de sadece bunlar vardı!
Türkiye’de farklı mı oldu? Daha önce bu sayfada yazdım. Osmanlı İslamcıları ilk başta Bolşevik hareketine sıcak baktılar. Sosyalist fikirlere düşmanlıkları yoktu. Hatta, İslam ile sosyalizmin benzerliklerini yazıyorlardı. Bolşeviklik revaçtaydı.
Sonra düşmanlık girdi araya… Kimler yaptı bunu?
Alın size bir örnek daha; merkezi yine Hindistan!
Hint Müslümanlardan Şeyh Müşir Hüseyin Kıdvay’ın İngiltere’de çıkardığı “İslam ve Sosyalizm” kitabı ilk düşmanca yazılmış kitaptır.
Kimler tercüme edip Osmanlı’ya getirdi bunu? Cemaleddin Afgani’nin müritlerinin çıkardığı Sebil ür-Reşad, 4 gün boyunca neden sayfalarını bu kitaba açtı?
İslamcılar hala ezberletilen sözleri tekrarlayıp duruyorlar. İyi niyetli olanların, İngiliz Askeri Haberalma Servisi’nin 1920 yılına ait gizli raporlarını açıp okumaları gerekir. Bu belgelerde Müslümanları sosyalistlere karşı nasıl harekete geçirdikleri açık açık görülmektedir.
“Komünistlerde kadınlar ortaklaşa kullanılan maldır” yalanı Londra üzerinden Osmanlı’ya gelmedi mi?
Bakınız laf lafı açıyor…
Ne zaman ki Ankara Hükümeti Sovyetler Birliği’nden silah-altın yardımı almıştır; ne tesadüftür ki Hintli Müslümanlar da Ankara’ya para göndermişlerdir! Hintli Müslümanların bu yardımının arkasında, Ankara’nın tamamen Bolşeviklere yanaşmasından çekinen İngilizlerin parmağı yok mudur sanıyorsunuz? Sorunun sorulamadığı tarih resmi/dogmatik tarihtir!..

Yeşil Gladio faaliyetleri açığa çıkarılmadı

Önce bu sorunun yanıtı aramalıyız: Türkiye’deki İslamcılar niye sağcıdır? Kimse dinsel nedenler ileri sürmesin; Latin Amerika’daki Kiliseler-Hıristiyanlar niye solcudur o zaman? Üstelik Vatikan ve Opus Dei’nin büyük dinsel kampanyalarına rağmen.
Türkiye’deki İslamcılar “baş düşman” olarak sürekli Tanzimat- İttihat ve Terakki ile Cumhuriyet modernizmini görmüşlerdir? Bakış açılarının baş çelişkisi bu kültürel/modernist gelişmelerdir.
Nasıl bir sarmal içine alındıklarının farkında mıdırlar?
Soğuk savaş başlangıcında Komünizmle Mücadele Derneği’ni, İlim Yayma Cemiyeti’nin neden kurdurulduğuna kafa yoruyorlar mı?
O tarihe kadar solcularla İslamcılar aynı dergilerde çalışıyorlardı.
Sonra devreye Gladio’nun anti-komünist güçleri girdi. ABD’nin 6. Filosu’nun gelişini protesto eden solcu gençleri öldürenler bunlar değil miydi?
Gladio, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü “babasının hayırına mı” organize etti?
Peki bu Gladio şimdi Ergenekon’un neresinde? İçinde mi, karşısında mı?
Samimi İslamcılar bu soruyu düşünmelidir…

İran olayları Ergenekon’dan bağımsız değil

İslamcıların temel sorunu “düşman” tanımından kaynaklanıyor.
Meseleleri hep kültürel bir iç sorun olarak görüyorlar. Doğru dürüst bir “emperyalizm” tanımları yok.
Siyaseti bilinçli olarak içeriksizleştiren liberaller gibi, emperyalizme “geçmiş çağın safsatası” gözüyle mi bakıyorlar? Hayır!
İşte bu “hayır” yanıtıyla geldik İran olaylarına…
İslamcıların çoğu diyor ki: “ABD, İngiltere ve İsrail, İran’a müdahalenin gerekli olduğunu dünya kamuoyuna ikna etmek için olayları abartıyor.”
Bu analiz doğru mudur? Önemli değil, bu başka bir yazının konusu olabilir. Burada üzerinde durulması gereken konu, İslamcıların bu meseleye “anti-emperyalist” bir söylemle yaklaşıyor olmasıdır.
Demek İslamcıların anti-emperyalist bir bakış açıları var!
Demek İslamcılar, ABD’nin Irak ve Afganistan’a “özgürlük” – “demokrasi” götürdüğüne inanmıyorlar.
Demek İslamcılar Batı’nın Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna gibi ülkelerde Batı destekli “renkli devrimler” yaptırdığını kabul ediyorlar.
Demek İslamcılar, soğuk savaştan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine sahne olduğu tespitine katılıyorlar.
O halde…
İran’daki olayları içişleri olarak görmüyorlar ise; Ergenekon’u nasıl Türkiye’nin iç meselesi olarak değerlendiriyorlar?
Hiç düşünmüyorlar mı; TSK niye hedeftir? “İran ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun” diyen paşalar niye gözaltına alınmış, tutuklanmıştır? Bu görüşü savunan Avrasyacı siviller niye Silivri’ye tıkılmıştır?
Komşu İran’da “emperyalist parmağına” işaret edeceksiniz; Türkiye’de “o parmaktan” hiç bahsetmeyeceksiniz!
Türkiye’deki meseleleri hala modernite sorunu olarak görmeleri İslamcıları düşünsel körlüğe iteklemiştir.

Değiş tokuş yapalım

Şimdi buraya; “İslamcılar Türkiye’de çatışmanın ekseni olarak kültürel hakları görüyorlar ise, dünya ölçeğindeki bu büyük paylaşım savaşının piyonu olarak kalmaya mahkumdurlar” diye yazsam ağır mı olur?
Hadi öyleyse yazıyı sert bir üslupla değil, bir değiş tokuş önerisiyle bitirelim.
İslamcılara; Mehmet Altan’ı, Ufuk Uras’ı, Yasemin Çongar’ı verelim;
onlardan Ali Bulaç’ı, Mehmet Bekaroğlu’nu ve Ayşe Böhürler’i alalım. Yetmez derlerse üstüne bir de Engin Ardıç’ı ekleyelim…

Münevver Ayaşlı’nın Cumhuriyet düşmanlığı

İslamcı yazarlar arasında en çok yararlandığım yazarların başında merhum Münevver Ayaşlı gelmektedir.
O, İslamcıların sembol isimlerinden biridir…
Özellikle her kitabında mutlaka “Selanik’te doğdum ama umumi manada anlaşıldığı gibi Selanikli değilim“ demesini hep tebessümle okurum. Öyle olsa ya da böyle olsa ne fark eder ki? Yazılarının değeri mi düşer; saygınlığı mı azalır? Ya da hitap ettiği cemaatteki etkinliği mi? Neyse…
Münevver Ayaşlı tam bir “Osmanlı aristokratıdır.“
Osmanlı İslamcılarının son temsilcilerindendir. Cemaleddin Afgani’nin tüm öğrencileri gibi o da, Batılılaşma ile gelenek arasında sıkışmıştır.
Kitaplarında, saraya ve Osmanlı kültürüne ne kadar bağımlı olduğunu özenle- ısrarla gösterir.
Saltanatı ve halifeliği kaldıran Cumhuriyet’e ise ateş püskürür. Cumhuriyet’i Osmanlı kültürünün, hayat tarzının, terbiyesinin yıkılmasının sebebi olarak görür.
Ancak…
Rahmetli Ayaşlı, saray sevgisini o kadar abartır ki, salt Osmanlı sarayını değil Avrupa’daki tüm saraylara övgüler dizer.
Bu yıl çıkan “Haminne’nin Suret Aynası“ adlı eserinde İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve Hollanda Kraliçesi Juliana’ya övgüde sınır tanımaz. “Bu güzel, akıllı, müdebbir (tedbirli), memleketini ve eski ‚hayali cihan değer’ maziden arta kalan‚ Common Wealth’ı gayet iyi idare eden bu dört çocuk anası ve çok iyi zevce genç kadın kimdir: II. Elizabeth!“
Peki Münevver Ayaşlı kimi sevmez?
”Efendim, Napolyon karakter bakımından de pek sağlam bir şey değildi. İhtilal subayı olarak sahneye çıkan Napolyon bir imparatorluk kurmuştu. Krallar ve hanedanlar aleyhinde olan Napolyon, Avrupa’nın en eski bir hanedanı olan Habsburglardan kız istedi ve Avusturya imparatoriçesinin kızını aldı. Napolyon bir kraliyet ailesine mensup olmanın ve meşru yoldan tahta oturmamanın kompleksi içinde idi. Enver’i Napolyon’a benzetebiliriz. Baldırı çıplak bir ihtilalci olarak sahneye çıkan Enver, sonradan padişahın damadı olmak ihtirasına düşmüştü.“
Ona göre, Napolyon kötüydü General de Gaulle iyiydi; çünkü, “dünyadaki tek emperyalist ülke“ olan Sovyetler Birliği“ ne karşı çıkmıştı!
Türkiye’deki İslamcıların düşünsel paradigmasını “Osmanlı aristokratı“ Münevver Ayaşlı gibi yazarlar oluşturdu.

Kaynak : Soner Yalçın –Odatv.com

28 Haziran 2009