Hanefi Avcı: Yargı hukuksuzluğa direnmeli, toplu tavır almalı

“Herkesin risk alması lâzım, kararlarıyla bunu göstermeleri lâzım”

‘Devrimci Karargâh’ soruşturması kapsamında 3 yıl 9 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edilen eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, Cumhuriyet çalışanlarının yargılandığı davaya tepki gösterdi. Avcı, “Yanlışlara direnilmesi ve tavır alınması gerekir” diyerek, “Yargının toplu tavır alması lâzım” ifadesini kullandı.

Hanefi Avcı, yargının toplu tavır alması gerektiğini belirterek, “Bunu yapanlar yargılanacak. Gerektiği zaman direneceksiniz, bu yanlış diyeceksiniz, yargının toplu tavır alması lâzım. Bu kadar ülkeyi kötü gösterecek, bu kadar haksızlık yapacak, adaletsizlik yapacak ortama meydan vermemesi lâzım. Herkesin risk alması lâzım. Kararlarıyla bunu göstermeleri lâzım. Bu iddianameler boş demeliler. Bunu siz demezseniz kim yapacak? Kabul edilemez sınırları aşıyor, birçok Avrupa ülkesi bizi Afrika gibi görüyor. Bunu yapanlar yargılanacaklar, çünkü yaptığınız yanlış. Bu kimseye fayda getirmez” dedi.

‘’Bu çağ bitmiştir’’

Basın mensuplarının yazı yazarak suç işleyemeceklerini söyleyen Avcı, ’’Bu çağ bitmiştir. Dünyada modern ülkelerde, medenî ülkelerde yazarak kamu suçu işleyemezsiniz. Hangi gazete yazarsa yazsın, hangi belgeyi yayınlarsa yayınlasın bundan suç çıkaramazsınız. Basın mensuplarını tutuklamak, basın mensuplarına uyduruk suçlar itham etmek doğru değil. İddiaların hiçbirinin ciddiyeti yok, iddialar doğru olsa bile suç değil. Basın mensupları her şeyi yazacaktır, her şeyi eleştirecektir, zaman zaman sizin muhalif gördüğünüz suç örgütleri hakkında da yazı yazacaklardır. Yazı yazmaktan dolayı hiç kimseyi sorgulayamazsınız’’ ifadelerini kullandı.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Ahmet Şık’tan tarihi savunma: Darbecileri kıskandıracak cunta rejimi ve cemaatin tetikçileri…

FETÖ ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklanan muhabirimiz Ahmet Şık, FETÖ kumpası olduğu ortaya çıkan OdaTV davasının karar duruşmasında savunmasını yaptı. Ahmet Şık tarihe geçecek savunmasında Cumhuriyet’i susturma operasyonundan, 15 Temmuz darbe girişimine kadar pek çok noktaya değindi. Duruşmada karar çıkmadı, dava 12 Nisan’a ertelendi.

İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 13 sanıklı Odatv Davası’nın bugünkü duruşmasında tüm sanıklar ve avukatlar, savcının beraat talep ettiği mütalaasına ilişkin son sözlerini söylediler. Son sözler sonrasında mahkeme, heyetin değişmesi ve dosyanın kapsamlı olması nedeniyle duruşmayı 12 Nisan’a erteledi.

14 Şubat 2011 yılındaki operasyonlarla başlayan Odatv Davası’nda sanıklar; Prof. Dr. Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Mümtaz İdil, Nedim Şener, Ahmet Şık, Hanefi Avcı, Sait Çakır, Coşkun Musluk ve İklim Bayraktar. 14 sanıkla başlayan davada, Kaşif Kozinoğlu cezaevinde hayatını kaybetmişti. Bugünkü duruşmaya sanıklardan Müyesser Yıldız ve Mümtaz İdil katılmadı.

Tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirilen muhabirimiz Ahmet Şık’ın duruşmada yaptığı tarihi savunmanın tam metni şöyle:

Türkiye bir gariplikler ülkesi ve her dönemde birçok absürdlük yaşandı ama evrensel demokratik normların her birinin içinin boşaltılıp, ülkeyi teslim alan bir örgütü kötülüğün menfaatlerine uygun olarak, tam tersi anlamlara gelecek şekilde yeniden tanımladığı bir başka dönem olmadı.
Öyle ki, yıllar öncesinde yazdığı “1984” adlı eserinde günümüz Türkiye’sini anlatmış olduğu benzetmesi sıklıkla yapılan George Orwell mezarında ters dönmüşse haklıdır. Abartılı bulanlara, bir çırpıda aklıma gelenleri sıralayayım.

ÜLKENİN TAMAMI MEZARLIĞA DÖNDÜ

En yakın örnekten başlayacağım. Baksı ve otoriterliği daha da katmerleyerek, geçmişteki ve günümüzdeki cunta rejimlerini kıskandırarak bir tek adam diktatörlüğü demokrasi diye yutturulmaya çalışılıyor. Medyanın büyük kısmının ele geçirildiği, kalanların neredeyse tamamının kontrol altına alındığı, “Hayır” diyenlerin “terörist” diye yaftalandığı, hile yapılacağından kimsenin kuşku duymadığı, eşit olmayan koşullarda yapılacak bir referandumu “millet iradesi” demogojisiyle önümüze getiriyorlar. Kendilerinin ve temsil ettikleri oligarşik düzenin varlığına tehdit içeren bir sonuç ortaya koyan 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin ardından o iradenin yanlış tecelli ettiğine kadar verip, ülkeyi yeniden bir kan banyosuna sokmakta bir an tereddüt etmediler. “Baldıran zehiri de olsa içeceklerini” iddia ettikleri “Barış sürecinin” sonunda ülkenin tamamı mezarlığa döndü.

DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİ

Demokratik gelişimde katledildiği iddia edilen mesafe sonunda gelinen yerin “İleri demokrasi” olduğuna inanmasızı isteyenler, basın özgürlüğünün ” En iyi döneminde” olduğunu da “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” şeklinde veciz sözlerle ifade etmişlerdi. Ancak ulusal ve uluslararası meslek örgütlerinin raporlarında Türkiye’nin “Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olduğunu yazıyor. Avrupa konseyinin 47 üyesi içinde, ifade özgürlüğünün en çok ihlal edildiği ülkenin Türkiye olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Son 10 yılda, “darbe” ve “darbeci”, “iktidar mahfileri ve yandaşlarından en çok duyulan sözcüler oldu. İktidar karşıtı her eylem “darbe,” her muhalif daha da kolaylıkla “darbeci” diye ilan edildi. Halbuki, siyasi tarihinde birçok darbe bulunan Türkiye’de, rejimleri Türkiyeli İslamcılar tarafından alkışlarla karşılanmıştı.

DARBECİLERİ KISKANDIRAN BİR CUNTA REJİMİ HAYATA GEÇİRİLDİ

Faşist ruhu devletin derinliklerine nüfuz etmişken darbe şakşakçılığı İslamcı bir iktidarın, “Darbelerden ve darbecilerden hesap sorduğu” iddiası ise hayli İlginçti. 10 yıl önce başlatılan ve bazı kontrgerilla artıklarının herekçe suçları soruşturma konusu edilmeden sanık olarak dosyalara serpiştirildiği bir dizi kumpasla kurgulanmış davalarla memleket güya “sivilleştiriliyordu”. Bir yandan sivilleşme sağlanırken, “Dindar ve kindar” diye arih edilen taraftarlarının bizzat iktidar tarafından militerleştirilmesinden daha ilginç olansa, AKP’nin siyasi desteğiyle kumpas davalarının tetikçiliğini üstlenenlerin daha 7 ay önce darbeci olarak sahneye çıkmasıydı. Eski suç ortağının, geride bir dolu kuşkulu ve karanlık soru bırakan bu kanlı kalkışmasını “Allah’ın lütfu” fırsatçılığına çeviren iktidar, engellenen darbecileri kıskandıran bir cunta rejimini hayata geçirdi. Sözün kısası demokrasilerde yanıtı net olan “darbe nedir”, “darbeci kime denir”, “sivilleşme nasıl olur” sorularına verilecek yanıtlar herkesin siyasal argümanına göre farklılık gösteriyor.

Daha birçok örnek vermenin mümkün olduğu bu demokrasi illüzyonunun en büyük paradoksu ise bizzat iktidarın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ta kendisi. Zifiri karanlık bir zihniyeti temsil ediyor ama partilerinin amblemi ışık saçan bir ampul Devlet ve ülke kaynaklarının ve doğanın talan edilerek ülkeyi bir beton cumhuriyetine çevirmenin adına kalkınma diyorlar. İsimleride yer alan adalet sözcüğünün ne anlama geldiğini ise benzer birçok örneği bulunmakla birlikte sadece bu davanın kendisi anlatmaya yetiyor. Ne olduğunu birazdan özetleyeceğim ama öncelikle bir başka haksızlığa, içinde yine kendimin de olduğu bir başka adaletsizliğe dikkat çekmek yerinde olur.

CUMHURİYET’İ SUSTURMA OPERASYONU: TALİMATIN GÜLEN CEMAATİ İLE SUÇ ORTAKLARININ GİZLEMEYE ÇALIŞAN İKTİDARDAN GELDİĞİ AÇIK

Bugün burada olmaları gereken bazı kişiler yok. Avukatlarımdan ikisi, Bületn Utku ve Akın Atalay ile meslektaşları Mustafa Kemal Güngör. Sadece onlar da değil. Tutuklu olduğum süre boyunca hiçbir zaman yalnız bırakmayan meslektaşlarım Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Güray Öz, Turhan Günay, Hakan Kara, Musa Kart ve Önder Çelik de izleyici sıralarında değiller. Tıpkı bu davadakine benzer bir kumpasla, gazetemiz Cumhuriyet’i hedef alarak gazeteciliği yargılamaya kalkan bir soruşturma nedeniyle 108 gün önce tutuklandılar. Şimdi kardeşi “FETÖ” denilen Gülen Cemaati’nin Ordu Fatsa’daki öğretmen sorumlusu olduğu öne sürülen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’in görevlendirdiği, kendisi de “FETÖ sanığı” olan savcı Murat İnam’ın yürüttüğü soruşturmada, avukatlarıma ve meslektaşlarıma yöneltilen suçlama “FETÖ’cü olmak”. Talimatın “kandırıldık” diyerek Gülen Cemaati ile suç ortaklarının gizlemeye çalışan iktidardan geldiği açıktır.

Bununla kalsa iyi. Cemaat kumpasıyla sanığı kendine getirildiğim ve hakıımda diğer arkadaşlarla birlikte beraat isenecek bir mütalaa verilerek bu davaya “FETÖ propagandası yaptığım” iddiasıyla bir başka soruşturmanın tutuklusu olarak getirildim. Sonlanması beklenen bu davada olduğu gibi yine gazetecilik faaliyetlerim soruşturma konusu ediliyor. Yani ‘mankurtlar’ denilen cemaatin savcı ve hakimlerininkinden farklı bir yargı teşkilatı yok. O zaman bir takım suçlar gizli kalsın diye tutuklama terörüne maruz kalmıştım. Şimdi de öyle. Yazılmasın, konuşulmasın, duyulmasın, bilinmesin, istenen gerçeklerin ne yapılırsa yapılsın ortaya çıkacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Suriye’deki iç savaşta MİT’in ayak izlerinin bulunduğu suçlar da sahte bir tarih yazımına girişilen kanlı bir kalkışmanın iktiyaç duyulan kaosu sağlayacak bir kontrollü darbe olduğuna yönelik kuşkulu soruların yanıtları da elbet yazılacak. Bu kötülüğün iktidarında, her şeyden daha çok hakikate ihtiyacımız var. Çünkü, Eğer anlatılırsa kötülükler son söz olmaktan çıkar. Anlatmamanın, hatırlamamanın ve hatırlatmamanın kendimizi inkar etmek olduğunu bilerek, yakın geçmişten bugüne uzanan maalesef devam eden kötülükleri anımsatalım.

AÇIK KUMPASIN FAİLLERİNİ GİZLEYEN MÜTALAA

Savcılık makamına ve mahkeme heyetine kalsa bu dava önceki celse bitmiş olacaktı. Çalakalem yazılmış, konunun ne olduğunu anlatmaktan kaçınan, ortadaki açık kumpasın faillerini gizleyen ve dahası “Olan oldu, unutun gitsin” diyen bir mütalaa yeni bir celse daha yapılmasını kaçınılmaz kıldı. öyle bir özensizlikti ki karışımızdaki, davanını bazı sanıklarının isimlerine dahi yer vermeyi luzumlu görmemişti.

Kimi zaman gazetecilik faaliyetlerimin hedef alınması nedeniyle “sanık”, kimi zaman da mesleğimin gereği olarak çok sayıda iddianame ve mütaala okudum. “Böyle iddianame olmaz” dediğim, çok sayıda hukuktan uzak metinle karşılaştım. Özellikle siyasal nitelikli davalarda, mahkumiyet isteyen iddianame ve mütalaaların siyasi niteliklerinin onlarcasını hemen kolayca saymam mümkün değil. Hakkımda mahkumiyet isteyen iddianame ve beraat isteyen mütalaa onlardan sadece biri.

FETHULLAH GÜLEN VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN ROLLERİNİ GİZLEYEN BİR MÜTALAA

Mütalaa hakkımda beraat istese de siyasallığını ortadan kaldırmıyor. Mütalaa göstermiyor, anlatmıyor, açıklamıyor. Sadece susuyor. Beraat istiyor ama gizliyor. Gülen Cemaati’nin adını anmayan, suç ortağı AKP’yi anlatmayan, Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan’ın rollerini gizleyen bir mütalaa. Bu haliyle tıpkı iddianamenin kendisi gibi gerçeklere karşı işlenmiş bir suç oluyor. Böyle mütalaa olmaz.

Soruşturmanın başlamasından bugüne kadar dosyada birçok şey oldu. Birçok gelişme yaşandı. Yargının bu acınası haline rağmen hukukun üstünlüğüne olan inançlarını yitirmemiş avukatlarım, bu davanın hukukla kurulabilecek tek bağı oldular. Temel hak ve özgürlüklerin ne olduğunu, önemini, durumunu anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetinin, basın özgürlüğünün dokunulmaz olduğunu izan ettiler. Gazeteciliğin yargılanamayacağını, gazeteciliğin suç olmadığını sabırla anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetini hedef alanlara, basın özgürlüğünü yok etmeye çalışanlar, gazeteciliği yargılamaya kalkışanlara suçlarının ısrarla anlatılmasından vazgeçilmedi. Vazgeçilmemesi de halen gerekiyor.

DEVLET ÜNİFORMASI GİYEN ÇETEYDİLER

Devlet içi boş bir kavram değil. Geçmişten bugüne dek yasama, yürütme, yargı erkinden oluşan mekanizmayı ele geçirenler; Özgürlük, eşitlik, barış, adalet ve insanca bir yaşam isteklerinin kerşısına kan ve vahşetle çıkıp çarklarını yıllarca işlettiler. Böylesine kanlı bir geçmişe sahip olan devletin, tartışmasız bir itaat şartıyla ve sorgulamadan düzenin kirine kinine sahip kitleler yaratma çabasındaki bir siyasal iktidarın ve suç ortaklığını yapan medyanın tekelindeki “hayali hakikatin” üzerimize nasıl boca edildiğine işaret edip tarihe emanet edilmesi gerekiyor. Bu yüzden, “hadi unutalım” diyen bir mütalaaya karşılık “Hadi hatırlayalım” diyoruz.

Bu davanın polisleri vardı. Devlet ünüforması giyen çeteydiler. Hedeflerine koydukları “düşmanlarını” takip eden, telefonlarını dinleyip konuşmalarını kaydeden, korsanlıkla bilgisayarlarını, e-postalarını ele geçiren bir çete. Gazetecilik çalışmalarını ve mesleki faaliyetleri suç olarak göstermeye çalışan, hazırladıkları fezlekeleri ürettikleri sahte delillerle besleyen polislerdi.

GÜLEN CEMAATİNİN TETİKÇİLERİYDİLER

Bu davanın savcı ve hakimleri vardı. Dini araçsallaştıran sözüm ona kutsal bir mafyanın, Gülen Cemaati’nin, yargı teşkilatındaki tetikçileriydiler. Siyasal iktidarın onay ve desteğiyle iftira, dedikodu, yalan, aklaksızlık ve alçaklığın toplamından zifiri karanlık bir cehennem yaratıp, adına da “tarafsız- bağımsız” yargı dediler. Utanmazca yalanlar söyleyip gazeteciliği yargılamaya kalktılar. Sadece zihnini ve benliğini değil, mesleklerinin etik değerlerini, ahlaki prensiplerini ve vicdanlarını da tek bir kişiye ya da anlayışa tesli edenlerin organize ev ilkel saldırganlığından başka bir şey değildi yaptıkları. Çok fazlaydılar ama özellikle ikisinin adını anmadan geçmeyelim.

Birisinin adı Zekeriya Öz’dü. Şimdi düşman olanların suç ortaklığı yaptıkları dönemde kendisine “kahraman” payesi verdiği, kimi menfaat düşkünlerininse “heykeli dikmeye” kalktığı günümüzün firari sancısı Zekeriya Öz için söylenecek tek şey; Geçmişten bugüne Türkiye yargısının zavallığının, Adalet dağıtmaktan uzak içler acısı halinin en kısa özeti olduğudur.

Bir diğerinin adı Mehmet Ekinci’ydi. Bizleri “Yargılıyormuş” gibi yapan mahkeme heyetinin başkanıydı. Her duruşmamızda “kaçma şüphesi” gerekçesiyle hapisliğimizin süresini uzatan kararların altında hakim olarak imzası bulunuyordu. İşte o Mehmet Ekinci, kendisi sanık olunca kaçıverdi. Yakın zamana dek firariydi.Yakalandı. Hapise götürülürken “her alçağın son sığınağı vatanseverlikti” sözünü doğrularcasına ne kadar “vatansever” olduğunu haykırıyordu.

BU DAVANIN SİYASETÇİLERİ VARDI

Bu davanın siyasetçileri vardı. Düşmanı oldukları demokrasinin araçlarını kullanarak, din tüccarlağıyla ele geçirdikleri güçle bir mafyayı iktidarlarına ortak ettiler. Kendilerine “aynı menzile varmayı hedeflediklerini” düşündükleri suç ortaklarına tüm akıllarıyla inandılar. Tüm kalpleriyle sevip “ne istedilerse verdiler” Her bir ikisi de dindar olduklarını söylüyorlardı ama dinleri ve kutsal kitapları sadece kendilerine ve menfaatlerine hitap ediyordu. “darbecilerin hesap sorulduğu”, “derin devletin yargılandığı” yalanlarını söylediler. Dönemin başbakanı, kumpas davalarının “savcısı” olduğunu bile ilan etti. Amaçları için sığınan her yalan mübahtı onlar için. Öyle de yaptılar. Mesleki faaliyetlerini soruşturma konusu edilip, kumpaslar özgürlüklerimizin gasp edildiği bilinmesine rağmen, her dikta rejiminin klişesi olan “gazeteci değil teröristler” yalanıyla örtbas etmeye çalıştılar suç ve günahlarını. İki suç ortağı hile, kumpas ve tuzaklarla ele geçirdikleri gücün sahibi kim olacak diye birbirlerine düşünce “kandırıldık” dediler. Suç defterlerine “el ele verip herkesi birlikte kandırmaya çalıştıkları” yazılıydı.

Bu davanın haklı olduğuna inanan akılları ve vicdanları kör destekçileri, haksızlık yapıldığını görüp karşı çıkanları vardı. Bir de haksızlığı adaletsizliği bilmelerine rağmen koruduklarının esiri olup suskunluğa gömülenler vardı. En kalabalık olan onlardı. O zaman da tıpkı bugün olduğu gibi sağır edici sessizlikleriyle içine düştükleri karanlıktan kendilerini kurtaracak birini ya da birilerini bekliyorlardı. Yaşanan kötülüklerin sonu gelmez haksızlıkların silik birer izleyicisi kötü birer dinleyicisi olarak hala sustukları için kurtulmak istedikleri karanlığa daha çok battılar. Halbuki yapılacak olan dün olduğu gibibugün de en yakın haliyle orta yerde duruyordu: Olmayacak hayallerin kölesi olmaktansa, gerçeklerin sahibi olmayı tercih edip bu zulüm dolu karanlığa hep birlikte hayır demek.

HAYSİYET CELLATLIĞI GÖREVİNİ ÜSTLENDİLER

Bu davanın gazetecileri vardı. Alçak gönüllülerdi. Mesleklerinin meslektaşlarının onurlarına sahip çıktılar. Her türlü riski göze alıp dostluk ve dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergileyen bir avuç gazeteci olarak adlarını yazdırdılar.

Bu davanın başka gazetecileri de vardı. Alçak olmaya gönüllülerdi. Ya suskun kalarak suça ortak oldular ya da hakikati ters yüz edip gerçekleri gizleyerek haysiyet cellatlığı görevini üstlendiler. Varlıkları sırtlarını dayadıkları gücün iktidara kalmasına bağlandı.

Sadakatleri sahte, menfaatleri gerçekti. O yüzden sahipleri her kim ise onun sesiydiler. Bir insanın ne kadar ve nereye kadar düşebileceğinin alçaklığın sınırı olmadığının, hiç zorlanmadan ve hiç pişmanlık duymadan her türlü ahlaki değerin nereye kadar yok olarak adlarını tarihe yazdırdılar.

Kurulan bir suç düzeninin devam etmesini sağlamak amacıyla gazeteciliğin yeniden tanımlayıp , basın özgürlüğünün sınırlarını daha da daraptmaya çalışan bir iddianameye konu edilen bizler de bu davanın “sanığı” olan gazetecilerdik. Yazdığımız haber ve yorumlarla, söylemlerimizle, yayınlanan ve yayınlanması engellenen kitaplarımızla suçlandık.

BOMBALARLA, KURŞUNLARLA SUSTURULMAK İSTENİLER

Çünkü gündelik dili bile şekillendirerek totaliterizmini sıradanlaştırmaya çalışan bir iktidarın dil oyunlarının tuzağına düşmeyi reddetmiştik.

İtaatin olduğu yerde yaşam bulmasına izin vermek istemeyen hakikatin peşine düştük. Bulaşıcı olup hafıza yayılabilen korkuya temsil olanların esir, yitireceklerinizden vazgeçmeyi göze alarak hakikate gerçeklere yakın duran gazetecilerin ise özgür olduklanı bilmiyorduk.

İktidarın ya da güç odaklarının duyulmasını istediklerini anlatmanın gazetecilik olmadığı, örnek aldığımız meslek büyüklerimizin bizlere bıraktığı en değerli mirastı. Bu mirası bırakanlar şimdi olduğu gibi geçmişte de hapis ya da sürgünle sözümona cezalandırılmak istendiler. Bunlar yetmediğinde bombalara, kurşunlarla katledilerek susturulmak istendiler. Güce sahip olduklarını düşünenlerin, gerçekleri sansürlemek için gazetecilere karşı giriştiği mücadele, bu topraklarda gazetecilik varolduğundan bu yana sürüyor.

Ancak bu beyhude bir çaba. Çünkü, her kim olursanız olun, gücünü gerçeklerden alan bir fikirle savaşamazsınız. Savaştığınızı sanıyorsanaz; bilin ki kazanamazsınız. Yine kaybedeceksiniz.

SONER YALÇIN: BUGÜN SANIK SANDALYESİNDE OTURAN DÜŞÜNCEDİR

Duruşmada savunma yapan sanık Soner Yalçın, “O karanlık zorba günlerde, adaletin olmadığı günlerde, burada bugün çoğu firari ve tutuklu FETÖ savcı hakimlerine şöyle seslendik; ‘hiçbir zorba yöntem, bir sesi bir harfi sonsuza kadar susturamamıştır.’ Bugün sanık sandalyesinde oturan düşüncedir. Gerçek gazeteci evini yanardağın eteklerine yapmış kişidir. Büyük gazeteciler her zaman yürekli olanlardır. Gazeteciliğin tek ölçüsü, gerçeğe aşkla bağlılıktır. Onurumla girdiğim cezaevinden utanarak çıkmaya niyetim yok. Tüm bu ortama rağmen, mesleğimi ve onurumu korumaya devam edeceğim” dedi.

“ODATV DAVASINA KAN BULAŞTI”

“Gerçeği yazdım, bu nedenle hapse atıldım” diyen Yalçın, “Kafayla değil ağzıyla konuşanlara prim vermedim. Gerçeği bulma ve yazma konusunda acımasız oldum. Gerçeğin gücüne inandım, bu sebeple hapse atıldım. O zamanlar bu duruşma salonlarında kumpasın hesabını soracağız dedik. 6 yıllık zorlu sürecin sonuna geliyoruz. Burada, bu duruşma salonunda olmayan; yani kendine yapılan kumpasın hesabını soramayacak bir kişi var: MİT Görevlisi Kaşif Kozinoğlu. Silivri zindanında can verdi. Odatv Davası’na kan bulaştı. Mahkemeniz, bu trajedinin hesabının sorulmasına yardımcı olmalıdır. Suç duyurusunda bulunmanızı talep ediyorum. Bize kumpas kuran polisler, savcılar, hakimler, ayrıca cinayetten de yargılanmalıdır” şeklinde konuştu.

“ODATV DAVASI HER ŞEYDEN  ÖNCE BİR CİNAYETTİR”

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ise ifadesinde cezaevinde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’nu anarak, “Bu davanın 12 numaralı sanığı, bugün artık bir ölü. Savunmasını dahi yapamadan cezaevinde şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’ndan bahsediyorum. Odatv Davası her şeyden önce bir cinayet davasıdır. Kozinoğlu bugün burada yoksa, Cemaat’in polislerinden savcılarına, hakimlerinden bilirkişilerine, cezaevi müdürlerinden doktorlarına kadar herkes sorumludur. Bundan neredeyse 6 yıl önce, Kozinoğlu’nu manşetlerden darağacına asanlar, onu, sanık sandalyesinde bir harf dahi söyletmeden mezara gömdüler. Ben o cellatların, iddianame dedikleri idam fermanını okudum, Kaşif Kozinoğlu suçsuzdu” diye konuştu.

YALÇIN KÜÇÜK’TEN ÜYE HAKİME: HANIM EFENDİ LÜTFEN BENİ OKUYUN

İddianameye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yalçın Küçük ise “Bu hukukun iddianamesine benzemiyor. Bu polis çıraklarının hazırladığı iddianame. Bizi olmayan iddianame ile yargılıyorsunuz. Bizimle yeterince alay ettiniz. Lütfen daha fazla alay etmeyin Fetullah Gülen’i 1961’den beri tanırım. Bize karşıdır. Hiçbir önem vermeyiz” dedi.

“İslamcıların çoğu beni çok sever beni çok okurlar” diyen sanık Küçük, kadın üye hakime dönerek, “Hanımefendi lütfen beni okuyun” şeklinde konuştu.

HANEFİ AVCI: BU ORGANİZASYONU YAPANLAR HAKKINDA MAHKEME SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMALIDIR

Duruşmanın öğleden sonraki oturumunda ifade veren Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı “Bu davada somut gerçek ortaya çıkarılmalıdır. Gülen cemaati mensupları kendi yazdıkları yalan yanlış dijital dosyaları e mail yoluyla Barış Pehlivan ve Soner Yalçın’ın bilgisayarına göndermiştir. Hiçbirinin gerçeği yoktur. Bu dava Gülen cemaatinin kendi aleyhlerine yazan, çizen, araştıran insanları örgüt mensubu göstererek sahte delillerle fişleyip soruşturmalara dahil etme gerçeğidir. Suç işlenmediği için beraat kararı verilmelidir. Organizasyonun yapıldığı gerekçesiyle de bu organizasyonu yapanlar hakkında mahkeme suç duyurusunda bulunmalıdır” dedi.

NEDİM ŞENER: YARGILANMAMIN TEK NEDENİ HRANT DİNK CİNAYETİNDEKİ HAKKINDA ORTAYA ÇIKARDIĞIM GERÇEKLERDİR

Gazeteci Nedim Şener “Ben Ahmet Şık ve Hanefi Avcı’nın kitabını yazmadım. Yazmaya yardım etmedim. Kaldı ki kitap yazımına katkı sağlamak asla suç konusu olamaz. Burada yargılanan arkadaşlar Fetullahçı terör örgütüne karşı zamanında karşı durmuşlar. Bedelini ödemişler. Ödemeye devam ediyorlar. Tutuklanıp tahliye edildiğim güne kadar, bu davanın sahte delilerle dayalı komplo bir dava olduğunu anlattım. Allah’a şükür utanacak bir şey yapmadım.Yargılanmamın tek nedeni Hrant Dink cinayeti hakkında oraya çıkardığım gerçekler yüzündendir. Önemli olan tarihin karşısında utanmamaktır. Hrant için adalet için” dedi.

Araştırma görevlisi Coşkun Musluk ifadesinde “sözde dava siyasi bir davadır” dedi. Gazeteci İklim Kaleli ise “Beraatimi talep ediyorum. İçinde önemli bilgilerin bulunduğu telefonumun iadesini isitiyorum. Savcı Zekeriya Öz beni bu davaya magazin malzemesi olarak soktu. Hakkımda gazetelerde yayınlanan tapelerin hiçbiri iddianede yer almadı.” dedi.Duruşma sanık avukatlarının savunmalarıyla devam ediyor.

DURUŞMADAN ÖNCE GAZETECİLER ADLİYE ÖNÜNDE BULUŞTU

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde görülen duruşma öncesinde gazeteciler bir açıklama yaptı.

Çok sayıda gazetecinin ye aldığı açıklamaya, CHP Milletvekilleri İlhan Cihaner, Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, HTKP Genel Başkanı Erkan Baş, Kırmızı Kedi Yayınevi sahibi Haluk Hepkon, Berkin Elvan’ın annesi ve babası Gülsüm Elvan, Sami Elvan da katıldı. Açıklamayı gazetemiz yazarı Özgür Mumcu okudu.

Mumcu, “Eğer Fethullahçı darbe gerçekleşmiş olsaydı Ahmet Şık yine hapse atılacaktı! Gazetecilik suç değildir; yansak da dokunacağız!” dedi.

“YANSAK DA DOKUNACAĞIZ”

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye için sıradan bir gün, bugün.

Gazeteciler, İstanbul Adalet Sarayı’nda yargılanıyor. Dün olduğu gibi, önceki gün olduğu gibi; hatta önceki yıl ve daha önceki yıl olduğu gibi.

Odatv Davası’nda bugün karar verilecek. Savcı, son duruşmada “kumpas” olarak tanımladığı Odatv Davası’nda yargılanan tüm sanıklar için beraat istedi.

O gün cemaat bugün FETÖ denen yapının icat ettiği tüm davalar gibi Odatv davasını “kumpas” olarak tanımlamak biz gazeteciler için de haklı ve meşru tanımlama.

Çünkü o gün düşünen, sorgulayan, eleştiren gazeteciler; bilgisayarlara sokulmuş virüs programları aracılığıyla üretilmiş delillerle tutuklanarak diğer gazetecilere gözdağı veriliyor, yüreklerine korku salınıyordu.

Mesaj açıktı: Yazmayın, eleştirmeyin, sorgulamayın.

Ya bugün? Ya bugün o günden farklı mı? O gün yapılanlardan cemaati/FETÖ’yü sorumlu tutan AKP iktidarı bugün farklı mı davranıyor?

Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü var, güllük gülistanlık bir ülkede yaşıyoruz diyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, bugün Türkiye’nin dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olduğunu söylüyor.

Yalan mı? Hayır.

Bugün Türkiye’de 140’dan fazla gazeteci tutuklu ve hükümlü. 58 gazete, 28 televizyon, 34 radyo, 5 haber ajansı kapatıldı. 1000’e yakın gazetecinin basın kartı iptal edildi. Cumhuriyet gazetesine operasyon yapıldı.

İktidar bunları 15 Temmuz Darbesi’ni gerçekleştiren FETÖ ile mücadele için yaptığını söylüyor. Peki, FETÖ dediği cemaatin ipliğini pazara çıkaran Ahmet Şık nerede?

Hükümetle cemaat kol kola gezerken Fethullahçıların devletin sinir uçlarına kadar sızdığını yazan ve bunu yazdığı için hapse atılan Ahmet Şık nerede?

Hepiniz biliyorsunuz, Ahmet Şık yine hapiste. Neden hapiste? Savcıya göre, FETÖ/PYD ve PKK propagandası yapmış.

Biraz vicdan sahibi olan, az biraz adalet duygusundan nasibini almış hiçbir kimse bu suçlamayı kabul edemez. Etmez. Biz gazeteciler ve halkımız şahittir ki Ahmet Şık, Fethullahçı darbe gerçekleşseydi ilk içeri atılacak gazeteciydi.

Bugün burada bir başka dava daha görülecek.

Orada da Ahmet Şık tutuklandığında “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetini atan bir grup gazeteci yargılanıyor. O gün o manşeti atmaktan utanmayan gazeteciler, bugün yargılanıyor. Bilmiyoruz şimdi pişmanlar mı? Ama yargılanıyorlar. Elbette onların da adil bir şekilde yargılanmalarını savunuyoruz. Taraf çalışanlarını da adil yargılanmasını savunmak bizim aynı zamanda görevimiz.

Gazetecilik ciddi bir iştir.

İlkeli, ahlaklı ve cesur olmayı gerektirir. Biz eğriye eğri, doğruya doğru diyen gazeteciliğin kıymetli olduğu kanısındayız. Gazetecilik, her nevi iktidarın sözcüsü ya da aparatı olmak değil o iktidarı sorgulamak demektir.

Gazetecilik hakikat arayışıdır. O hakikatin peşinde koşmaktır. Biz de bugün burada hakikatin ve adaletin peşindeyiz.

Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Güray Öz, Tunca Öğreten bugün cezaevindeyse, Özgür Gündem’le dayanışma içinde olan nöbetçi yayın yönetmenleri yargılanıp hapis cezasına çarptırılıyorsa Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edilemez.

O gün cemaatçilerin Odatv davası üzerinden gazetecilere verdiği gözdağı bugün başka bir biçimde devam ediyor.

Ama korku iklimine teslim olmayacağız.

Gazetecilik yapmaya devam edeceğiz.

Gazetecilik suç değildir.

Gazeteciler derhal serbest bırakılmalı, ve tutuksuz yargılanmalıdır.

YANSAK DA DOKUNACAĞIZ

DESTEĞE GELENLER DAVAYA ALINMADI

Ahmet Şık’a destek olmak ve davayı izlemek için gelen gazeteciler duruşma salonuna alınmadı. Davayı haberleştirmek isteyen gazeteciler de duruşma salonuna alınmaması tepki çekti. Çok sayıda gazeteci adliye koridorlarında yaşanan olaya tepki gösterdi, “Rezalet” diye slogan attı. Polis, duruşma salonu önünde içeri girmek için toplanan gazetecileri kameraya alarak tahrik etti.

SAVCININ MÜTALAASI

Odatv davasının 14 Aralık 2016 tarihli duruşmasında savcı Ali Kaya, ekleriyle birlikte 10 bin sayfanın üzerindeki dosya hakkındaki 1 sayfalık mütalaasında tüm sanıkların “Ergenekon” adlı örgüte üyelik suçundan beraatını talep etmiş, mütalaada bir dönem tutuklu yargılanan Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Nedim Şener’in ismine yer vermemişti. Yargılanan gazeteciler ve avukatları da 1 sayfalık mütalaaya katılmadıklarını belirterek, mütalaayı incelemek üzere süre istemişlerdi. Ahmet Şık o gün duruşmaya tutuksuz sanık olarak katılmıştı. Şık, Ergenekon üyeliği ile yargılanacağı bugünkü duruşmaya FETÖ/PDY ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklu bir gazeteci olarak katılacak.

Avukatlarım hapiste”

Şık, 14 Aralık tarihli duruşmada, şu sözleri dile getirmişti: “Sizin söylediğiniz basitlikte bir hükümle bu davanın kapatılmasını istemiyorum. Biraz önce salonda olmayan avukatlarımın isimlerini okudunuz. Avukatlarım Bülent Utku ve Akın Atalay, bu komplo davasındaki savunmanlık görevlerini yerine getirmek üzere burada olmaları gerekirken bir başka komplo ile şu anda hapisteler. Bizler, Gülen Cemaati ve AKP’nin iktidar ve suç ortaklığıyla, sahte bir tarih yazımının parçası olan komplolarla hapishanelere atıldık. O hücrelerden beni kurtarmaya çalışan avukatlarım şimdi cemaatçi olmakla suçlanıp, AKP destekli cemaat komplolarına karşı çıkan gazeteci arkadaşlarımla birlikte aynı hücrelere konuldu”.

16 gün sonra

Şık, bu savunmasından yalnızca 16 gün sonra avukatlarına yöneltilen suçlamanın aynısıyla, avukatlarıyla aynı cezaevinde konuldu.

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/

Odatv davası: Ahmet Şık “Cemaate destek veren Erdoğan yargılanmalı” dedi, salonda tartışma çıktı.

645082339

Yalçın Küçük: Parayı kazanan Soner Yalçın ama ben birinci sanığım.

Odatv davasının bugünkü duruşmasında söz alan gazeteci Ahmet Şık, soruşturmayı yürüten Gülen cemaati mensubu polis, hâkim ve savcıların tutuklu ya da firari olduğunu hatırlattı, “Bu cemaate destek veren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da yargılanmalı” dedi. Mahkeme başkanı ise bu sözlerin mahkemenin konusu olmadığını ifade ederek, tutanağa geçmedi. Bunun üzerine tartışma yaşandı. Mütalaasını hazırlaması için savcıya süre veren mahkeme heyeti, duruşmayı 21 Ekim saat 10.00’a erteledi. 

İstanbul Çağlayan Adliyesi’ndeki 18’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen, 13 sanıklı Odatv Davası’na bugün devam edildi.

Gazeteciler Nedim Şener, Ahmet Şık, Soner Yalçın ile Yalçın Küçük ve eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı‘nın aralarında bulunduğu 13 sanıklı davanın özel yetkili mahkemelerin kapatılmasının ardından yeni mahkemesinde 6. duruşması yapıldı.

İstanbul Adalet Sarayı’nda bulunan 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuksuz sanıklar Yalçın Küçük, eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı, gazeteciler Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Nedim Şener ile Coşkun Musluk ve Sait Çakır hazır bulundu. Mahkeme Başkanı İbrahim Lorasdağı, duruşma savcısının ve kendisinin mahkemede yeni görevlendirildiğini açıkladı.

Duruşmada söz alan Ahmet Şık, “Bizi gözaltına alan ve sorgulama işlemini başlatan Zekeriya Öz şu anda firarda. Tutuklayan hakim İbrahim Balık şu anda cezaevinde. İddianameyi yazan Cihan Kansız firarda. Bizi daha önce yargılayan mahkeme heyeti başkanı Mehmet Ekinci de firarda. Diğer üyelerde tutuklanmıştır. Bu komplonun yürütücüsü olan polislerin büyük bir kısmı da cezaevinde ya da firardadır. Durum açıklığa kavuşmuştur. Çete faaliyeti yürüten Gülen ekibinin tüm destekçilerinin cezalandırılmasını istiyoruz ve suç duyurusu yapılmasını istiyoruz. Bu cemaate destek veren Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan  da yargılanmalı. Bizim yönümüzden de beraatimizi istiyoruz” diye konuştu. 

Yalçın Küçük: Neden itiraz etmiyorsunuz?

Sanıklardan Yalçın Küçük de öğrencilik yıllarından bu yana demokrasi mücadelesi içinde olduğunu belirterek, “1959 yılında Sansaryan Han’da ilk kez gözaltına alındım. Orada 24 saat yattım. Çocuktum Daha sonrada bu mücadeleme devam ettim. Ben alaylı hukukçuyum. Hayatımın değişik dönemlerinde o kadar çok yargılandım ki…” dedi.

“Teşebbüs deyip darbe gibi hareket edemezsiniz, asıl darbeyi yapamazsınız. Bu gidişle davalar yurtdışında yapılacak. Yurtdışına gidenler 15 Temmuz öncesi gittiler. Demek ki bir şey var.  Öğrencilik hayatım ve eğitim hayatım hep birincilikle geçti. Bu dosyada da (Odatv davası) birinci sanık olarak gösterilmekteyim.Parayı kazanan Soner Yalçın, birinci sanık ben. Ergenekon davasında birinci sanık olarak gösterilmekteyim” diyen Yalçın Küçük, sanık kürsüsünden sanıklara dönerek “Neden itiraz etmiyorsunuz” diye seslendi. Yalçın Küçük’ün bu sözleri duruşma salonunda gülüşmelere neden oldu.

Nedim Şener: Bu tiyatronun bitmesini istiyoruz 

Nedim Şener de, “Ben bu dava açıldığı vakit duruşmada mahkeme salonunda ‘Tiyatroya hoşgeldiniz’ şeklinde bir ifade kullanmıştım. Bu davanın gerek açılma süreci gerekse yürütülme süreci iddialar deliller anlamında adeta bir tiyatro sahnelenmektedir. Biz yargılanan kişiler olarak ben ve diğer arkadaşlarım bu tiyatronun bitmesini istiyoruz. Ergenekon ana davasında bizimle ilgili herhangi bir iddia ve delil olmadığı halde bir şekilde bize de suçlama yapılmıştır. Ben Hrant Dink Cinayeti ile ilgili bir kitap yazdım. Bu nedenle benim hakkımda bu suçlamanın yapıldığı düşünmekteyim. Benim hakkımdaki soruşturmayı yapan emniyet görevlilleri ve Cumhuriyet Savcılarının bir kısmı cezaevinde bir kısmı da kaçak durumdadır. Ayrıca Hrant Dink Cinayeti ile ilgili kamu görevlilerinin yargılandığı dosyada tanık sıfatıyla ifade vereceğim. O tarihe kadar ve en kısa sürede bu davanın olumlu veya olumsuz bir şekilde neticelenmesini talep ediyorum” şeklinde konuştu. 

Savcı süre istedi
 

Duruşma Savcısı Kamil Ertuğrul da dün İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde duruşma savcısı olarak görevlendirildiğini ve dosyayı incelemek ve mütalaa hazırlamak tarafına için süre verilmesini istedi.

Mütalaasını hazırlaması için savcıya süre veren mahkeme heyeti, duruşmayı 21 Ekim saat 10.00’a erteledi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

“Nazlı Ilıcak’ın evindeydi”

Tuncay Özkan, Özel Harekatçı İbrahim Şahin’in Susurluk döneminde firardayken, Nazlı Ilıcak’ın evinde saklandığını öne sürdü.

ANKARA – Ergenekon davasından yargılanan gazeteci Tuncay Özkan, aynı davanın sanığı Emniyet Özel Harekat eski Daire Başkanı İbrahim Şahin’in firardayken, Nazlı Ilıcak’ın evinde saklandığını öne sürdü. Şahin hakkında, Susurluk sürecinde 27 Ocak 1997 günü tutuklama kararı verilmiş, firar eden Şahin, 11 Mart 1997’de teslim olmuştu.

CHP miletvekilleri, Veli Ağbaba, Özgür Özel, Nurettin Demir ve Melda Onur, Silivri cezaevinde tutuklu bulunan Mustafa Balbay, Tuncay Özkan,, Fatih Hilmioğlu, Hikmet Çiçek, Hanefi Avcı, Deniz Yıldırım ve Turhan Özlü ile görüştüler ve bir rapor hazırladılar.

Rapora göre tutuklular miletvekillerine şunları söylediler:

Mustafa BALBAY: Burada bin kişi var, sadece Tuncay Özkan ile görüşebiliyorum. Hiçbir sosyal faaliyete katılamıyoruz. Günde 50 litre sıcak su hakkımız var, o da 120 saniyede bitiyor. Bu sürede çamaşır mı, bulaşık mı yıkayayım, banyo mu yapayım. Cumhuriyet Gazetesi terör gazetesi, CHP de terör merkezi olarak gösterilmek isteniyor. CHP battı diyenler var, evet, CHP herkese batıyor!

Tuncay ÖZKAN: İbrahim Şahin ile aynı davadan yargılanıyorum. Şahin, Susurluk sürecinde Nazlı Ilıcak’ın evinde saklanırken, benden hesap soracağını söylüyor. Şahin’le, Veli Küçük’le ilgili yazılar yazan benim. Şimdi aynı davadayız. Yeşil konusunu ben ortaya çıkardım, Şimdi, Yeşil’in kimlik bilgileri Tuncay Özkan’ın arşivinden çıktı diye yazdılar. En çok Eyüp Can’a kızgınım. O haberleri ben Radikal’de yazdım. Arşive baksa, bunu görürdü. Nagehan Alçı’yı işe ben aldım. Vicdanı olmayanı yok sayıyorum ve Nagehan’ı günah olarak görmüyorum, kendisi günaha girdi.

Fatih HİLMİOĞLU: En temel insan hakkı olan yaşam hakkım göz ardı ediliyor. Ölümüne yargılanıyoruz. 8 yıldan beri kullandığım ilaçlar kronik böbrek hastalığına yol açtı. Şeker ve prostat büyümesi de eklendi. Eskiden beri karaciğer sirozum var. Adli Tıp Genel Kurulu, 2 ayda bir tedavisi gerekir derken, beni üniversite yerine devlet hastanesine gönderiyorlar. Burada biz yargılanmıyoruz öldürülüyoruz.

Hanefi AVCI: Kitap yazmak örgüte üyelik olarak gösterildi. Soner, Barış, Müyesser serbest, ben ise örgüte yardımdan içerdeyim. Yani sözde örgüt üyeleri serbest, ben buradayım. Bu organizasyonu ABD’nin yaptığını düşünüyorum. Bir an önce kasetler, dinlemeler ve failler bulunmalı. Yazdığım kitap yayına verilince tahkikat açılabilir diye aileme söyledim ama bu kadarını beklemiyordum.

Hikmet ÇİÇEK : 1971’de Uğur Mumcu koğuş arkadaşımdı. Şimdi Ergenekon’dan yatıyorum. Burada 5. yılım dolacak. İmralı’da sohbet hakkı var, burada yok. Tutuklanma nedenim, devletin gizli belgelerini elde etmek, cezam ise terör üyeliği. Eskiden heyet oylamasında 2’ye 1, sonuç çıkardı. Şimdi hep 3-0 çıkıyor.

Deniz YILDIRIM: Başbakan, Burhan Kuzu, Melih Gökçek ve Cüneyt Zapsu’nun Ankara temsilcilerine giden ses kaydı, bana da geldi. Suçlama örgüt üyeliğine delil ve özel hayatın gizliliğinin ihlali… Burada düşman hukuku var. Herkese uygulanan 3. Yargı paketi bize neden uygulanmıyor? İçeriye girmeden ben de Ergenekon var mı diye düşünüyordum. Şimdi yazdıklarımdan dolayı içerideyim.

Kaynak : GAZETEPORT

Avcı’dan tutukluluk isyanı

Hanefi Avcı: Ben bu davada örgüte yardım suçlamasıyla yargılanıyorum. Bu davada aynı suçla yargılananlar tahliye edildi. 

Devrimci Karargah davasında örgüte yardım ile suçlandığını ifade eden Hanefi Avcı, “Bu davada aynı suçlamayla yargılananlar tahliye edildi. Ben hala tutukluyum” dedi.

Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın tutuklu sanıkları arasında yer aldığı 7’si tutuklu 89 sanıklı Devrimci Karargah davası görülmeye devam edildi. İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı’nın da aralarında bulunduğu 7’i tutuklu ve bazı tutuksuz sanıklar katıldı. 

AVCI TAHLİYESİNİ İSTEDİ 

Diğer sanıklarla birlikte duruşma salonuna alınmayan Avcı, avukatı ile tek başına tahliye talebinde bulundu. Tutuklu kalmasına isyan eden Avcı, “Ben bu davada örgüte yardım suçlamasıyla yargılanıyorum. Bu davada aynı suçla yargılananlar tahliye edildi. Ben hala tutukluyum. Davanın sanıklarından Nejdet Kılıç ile telefonla görüşmüşüm. Bu görüşmelerde herhangi bir örgüte yardım durumu söz konusu değildir” dedi. Eskişehir’deki makamında bulunan ses kasetlerinin de kendisine ait olmadığını belirten Avcı, “Daha önce oradan ayrılıp, Ankara’da göreve başlamıştım. Kasetlerin benimle bir alakası yok. Zaten o aramada hukuksuz. Çünkü arama kararında sadece evimi kapsıyor. Makamıma ilişkin bir arama kararı alınmamış. Burada hukuksuz bir delil söz konusu” diye konuştu.

Tahliyesini talep eden Avcı daha sonra salondan çıkarıldı. Avcı’nın ardından diğer tutuklu sanıklar duruşma salonuna alındı. (DHA)

Kaynak : GAZETEPORT

Odatv davasına başlanıyor

Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteciler Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın da aralarında olduğu 12’si tutuklu 14 sanık hakkında açılan davanın görülmesine 22 Kasım Salı günü Çağlayan Adliyesi’nde başlanıyor. Özel Yetkili 16. Ağır Ceza Mahkemesi’nce görülecek davanın duruşması, adliyedeki diğer salonlara göre daha büyük olan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşma salonunda görülecek. 

Yurtiçi ve yurtdışından çok sayıda muhabirin izlemesi beklenen duruşmanın sesli ve görüntülü kayıt sistemi kullanılarak kayda alınacağı öğrenildi. Gazeteci Nazlı Ilıcak’ın müşteki olarak yer aldığı 134 sayfalık iddianamesinde, “Ergenekon Silahlı Terör Örgütüöne yönelik yapılan soruşturma kapsamında örgütün yönetici kadrosunda olduğu tespit edilen Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün, “silahlı terör örgütü kurmak” suçundan 13. Ağır Ceza Mahkemesince 2009’da açılan davada tutuksuz yargılandığı hatırlatılıyor. Soner Yalçın ve Odatv çalışanlarına yönelik teknik takip çalışmaları devam ederken tutuksuz olarak yargılanan Yalçın Küçük’ün örgütün amaç ve hedefleri doğrultusundaki faaliyetlerine aktif olarak devam ettiğinin belirlendiği kaydedilen iddianamede, Küçük’ün bir yandan “Ergenekon Silahlı Terör Örgütününö medya yapılanması ve siyaset dünyasına yön verilmesi faaliyetlerini yürütürken, diğer taraftan da darbe zemini oluşturmak maksadıyla alenen darbe söylemlerinde bulunduğu anlatılıyor.

İddianamede, Küçük’ün alınan ifadesinde her ne kadar hakkındaki iddiaları kabul etmese de Odatv adlı internet sitesinin imtiyaz sahibi Soner Yalçın ve Odatv çalışanları ile örgütsel irtibatının bulunduğunun tespit edildiğine yer veriliyor. Soner Yalçın’ın da Ergenekon soruşturması kapsamında haklarında işlem yapılan şüphelilerden birçoğu ile irtibatlı olduğu belirtilen iddianamede, “Yalçın Küçük’ün talimatı ile örgütün internet medyasını oluşturan ODATV’de örgütün amaç ve hedefleri doğrultusunda yönlendirme amaçlı yayın yapıldığı ve bu doğrultuda kamuoyunun şekillendirilmeye çalışıldığı tespit edilmiştir” ifadesine yer veriliyor.

İddianamede ayrıca, “İddianamede mümkün mertebe özel hayatın gizliliğine dikkat edilerek, şüpheliler ve soruşturma konusu suçla irtibatı olmayan üçüncü şahısların isimleri baş harfleri yazılmak suretiyle kısaltılmıştır. Mahkeme kararları doğrultusunda tesbiti yapılan telefon görüşmelerinde delil mahiyetinde olmayan özel görüşmeler iddianame içerisine alınmamıştır” deniliyor.

YALÇIN KÜÇÜK’E 43 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

İddianamenin bir numaralı sanığı Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün “silahlı örgüt kurmak, halkı kin ve düşmanlığa tahrik, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin, yasaklanan bilgileri temin, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs ve özel hayatın gizliliğinin ihlal” suçlarından 22 yıldan 41,5 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi.

SONER YALÇIN’A 36,5 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

Soner Yalçın’ın “silahlı örgüte üye olmak”, “kaos ortamı oluşturmak amacıyla halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek”, “devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek”, “yasaklanan bilgileri temin etmekö, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmek”, “özel hayatın gizliğini ihlal etmek” ve “kişisel verileri hukuka aykırı olarak kaydetmek” suçlarından 14 ile 36,5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

ŞENER, ŞIK VE AVCI’YA 15 YILA KADAR HAPİS İSTENİYOR 

Tutuklu sanıklar Ahmet Şık, Nedim Şener ve Hanefi Avcı’nın “Ergenekon silahlı terör örgütüne yardım etmek” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası istendi.

DİĞER SANIKLR İÇİN İSTENEN CEZALAR 

Diğer sanıkların cezalandırılması istediği suçlar ve istenen hapis cezaları şöyle:Tutuklu sanık Barış Pehlivan için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Özel hayatın gizliliğini ihlal” suçlarından 10 yıldan 23 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Barış Terkoğlu’na “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından 8,5 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Doğan Yurdakul hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından 9 yıldan 21 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Tutuklu sanık Müyesser Uğur hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan 7,5 yıldan 15 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Coşkun Musluk için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçundan 8 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuklu sanık Muhammet Sait Çakır hakkında “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlarından 9 yıldan 21 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Tutuksuz sanık İklim Ayfer Kaleli için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs, Özel hayatın gizliliği ihlal” suçlarından 8 yıldan 20 yıla kadar hapis cezası istenirken diğer tutuksuz sanık Ahmet Mümtaz İdil için “Ergenekon silahlı terör örgütü üyesi olmak, yargılamayı etkilemeye teşebbüs” suçlarından 8 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası isteniyor.

KAŞİF KOZİNOĞLU’NUN DURUMU 

Davanın sanıkları arasında yer alan MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu, tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevinde 12 Kasım’da rahatsızlanmış ve daha sonra hayatını kaybetmişti. Kaşif Kozinoğlu’nun “Ergenekon Silahlı Terör Örgütüönün hiyerarşik yapısı içerisinde bulunmamakla birlikte, örgütün amaç ve faaliyetleri doğrultusunda örgüte yardım ettiği aktarılan iddianamede, Kozinoğlu’nun örgüt üyesi kapsamında olduğunun, devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin ettiğinin anlaşıldığı belirtiliyor. Kaşif Kozinoğlu’nun “silahlı örgüte üye olmak”, “devletin güvenliği veya iç ve dış siyasal yararları bakımından niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmek” ve “yasaklanan bilgileri temin etmekö suçlarından 11,5 yıldan 26 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması talep ediliyordu. 22 Kasım’da görülecek duruşmada Mahkemenin, Kozinoğlu’nun hayatını kaybetmesi nedeniyle hakkında açılan davanın düştüğünü kayıtlara geçirilecek.

Kaynak : Hürriyet.com.tr