Bu ifade AKP’yi de devleti de sallar

Müyesser Yıldız

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra hemen hemen tüm devlet kurumlarında “FETÖ” operasyonu yapıldı.

Bunlardan birisi de Maliye Bakanlığı’ydı. Geçen yılki operasyonda 60 dolayında çalışan gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı, bir kısmı bırakıldı.

İşin ilginç yanı bu soruşturmada toplu değil, tek kişilik iddianameler hazırlanması yoluna gidildi.

İşte bu iddianamelerin birisinde bırakın Maliye Bakanlığı’nı, doğrudan AKP’yi, devleti ve ekonomi dünyasını sarsacak öyle bir “itirafçı” ifadesine yer verildi ki, “Türkiye AKP’li belediyeleri değil, bu iddiaları konuşacak” dense yeridir.

Çünkü iddialar yenilir yutulur, isimler de inanılır gibi değil…

Çünkü alenen bir eski Cumhurbaşkanının, AKP’li bir milletvekilinin, daha önemlisi halen görevde olan iki bakanın ve de onlarca bürokratın “FETÖ’cü” olduğu öne sürülüyor…

F.K. isimli itirafçının, APS ile İstanbul’dan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği dilekçe, ifade veya “itirafname”deki iddiaları aktarmadan önce bildirdiği telefon numarasının kullanılmayan bir numara olduğuna dikkat çekelim.

FETÖ’YÜ “KORUYUP-KOLLAYAN” CUMHURBAŞKANI

“Muhterem Başsavcım” hitabıyla başlayan ifadesinin girişinde F.K., “Ömrümün mühim bir kısmını bugün memleketimizin başına kara bulut gibi çöken fitne FETÖ terör örgütüne vakfettim. Ergenekon kumpasında büyük şüphelere gark oldum. 17-25 Aralık kumpasından sonra ise bütünüyle bunlarla yolumu ayırdım. Aşağıda adlarını verdiğim başta Sayın Abdullah Gül olmak üzere bu çeteye mensup insanlara çok yakın vaziyette bulundum. Dilekçemi muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dan cesaret alarak yazmaya karar verdim. Aşağıdaki detayların tamamı hakikattır. Bizlerden bu vatan hainlerini size bildirmek, sizlerden de icabına bakmak vazifesini beklemektir. Derin hürmetlerimle” diyor ve ilk sırada Abdullah Gül hakkında şu iddialarda bulunuyor:

“Sn. Gül, gerek Başbakanlığı ve gerekse Cumhurbaşkanlığı sırasında FETÖ’cülerin koruyucu ve kollayıcısı olarak görev yaptı. Maliye, Milli Eğitim, Adalet, Sağlık ve Hazine Sn. Gül’e bağlı olarak çalıştı. Sn. Erdoğan’ın emirleri, bizzat Sn. Gül’ün bilgi ve talimatları doğrultusunda bu bakanlık bürokratları tarafından dinlenmedi. Hatta Sn. Erdoğan’ın Maliye ve Hazine’ye gönderilen işadamlarına üst düzey FETÖ’cü bürokratlar tarafından, ‘Bize yanlış kişiden geliyorsunuz. Bize Çankaya’dan gelmelisiniz’ mesajları verildi. Söz konusu bakanlıklarda Sn. Gül’ün bilgisi ve koruması dahilinde FETÖ’cü kadrolaşma bizzat bakanlar ve müsteşarlar tarafından organize edilmiştir.”

“PENSİLVANYA’YA GÖBEĞİNDEN BAĞLI” VE ERDOĞAN’I “KANDIRAN” MİLLETVEKİLİ

İtirafçının hedefindeki ikinci isim, AKP Milletvekili eski Dışişleri ve Ekonomi Bakanı Ali Babacan. Babacan ve bürokratları hakkında da şunları söylüyor:

“Sn. Babacan, Sn. Gül’ün asla emrinden çıkmayan, onun prensi ve Pensilvanya’ya göbeğinden ve beyninden bağlı bir genç adamdır. Uzun bakanlığı döneminde özellikle ABD’nin (FETÖ’nün) etkisiyle tüm dünya finans çevrelerinde güven unsuru olarak sunulmuştur. Bu durum adeta ona hükümet içinde dokunulmazlık zırhı yaratmıştır. Bu zırh kendisine bağlı birimlerde FETÖ’cü örgütlenmeyi alabildiğine yapması imkânı vermiştir. Sn. Ahmet Necdet Sezer’in FETÖ’cü olması nedeniyle TCMB’nın başına atamak istemediği Sn. Başçı’nın (Erdem Başçı) kararnamesini defalarca Köşk’e göndermiştir. Sn. Sezer bu kararnamelere kararlılıkla direnmiş ve Başçı’nın TCMB Başkanlığını engellemiş ve Sn. Durmuş Yılmaz temiz, dini bütün Müslüman bir tecrübeli merkez bankalı olarak Başkan olmuştur. Bunu içine hiç sindiremeyen Sn. Babacan, Sn. Başbakan Erdoğan’ı kandırarak, Sn. Yılmaz’ın süresinin dolmasından sonra FETÖ’nün talimatını ifa etmiş ve FETÖ müridi Sn. Başçı’yı TCMB Başkanı olarak atamayı başarmıştır. Böylelikle TCMB’da FETÖ’cü kadrolaşma başlamıştır. Sn. Başçı döneminde TCMB’da yapılan tüm üst düzey atamalar Pensilvanya talimatlıdır. Sn. Babacan’ın Hazine’deki FETÖ’cü örgütlenme işlemlerini, Hazine Müsteşarı yaptığı İbrahim Halil Çanakçı birinci elden yürütmüş ve Pensilvanya’nın emrinden hiç çıkmamış ve bu sayede on yıla yakın Hazine Müsteşarı kalmış, sonrasında da Pensilvanya ve ABD desteği ile IMF İcra Direktörlüğüne atanmıştır. Orada da FETÖ örgütü adına icraata devam etmektedir. Sn. Babacan’a bizzat FETÖ tarafından adı verilerek TMSF Başkanı yapılan Ahmet Ertürk, TMSF içinde terör örgütü yararına büyük işlere imza atmış, kanuni süresini tamamladıktan sonra FETÖ mensubu Sn. Gül’ün himayesine geçerek, Cumhurbaşkanı Danışmanı olmuştur.”

“EN BÜYÜK VATAN HAİNİ”

Evet, bu iddialar yıllarca kamuoyunda konuşulan ve Erdoğan’ın belirlediği “17/25 Aralık miladı” öncesine ait konular. Ancak devamı var. İtirafçı F.K. sonraki Hazine Müsteşarlarının, Personel Daire Başkanı, Hazine Hukuk Müşaviri vs.’nin neler yaptığını, Hazine Kontrolörleri Başkanı’nın Bank Asya’yı nasıl koruyup, kolladığını da anlatıyor. Dahası halen görevde olan Darphane ve Damga Matbaası Genel Müdürü hakkında, 1 TL’nin üzerinden Atatürk’ü çıkarıp, Türkçe Olimpiyatları logosunu koyduğu için “en büyük vatan haini” ifadesini kullanıyor. Yine halen Ticaret Üniversitesi Rektörlüğü görevini yürüten AKP’li eski Bakan Nazım Ekren‘in, “FETÖ teşkilatında mühim bir pozisyona sahip” olduğunu bildiriyor.

“İMAMLIK DÜZEYİNDE KIYMET VE KIDEMİ” OLAN BAKAN   

F.K’nın ifadesinin asıl önemli kısmına gelirsek; Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın da isimleri geçiyor.

İşte Şimşek hakkındaki o iddialar:

“Uluslararası güçlerin FETÖ’cü propaganda ile T.C.’nin en saygın ve önemli bakanlığı olan Maliye’ye bakan yapılan Mehmet Şimşek, FETÖ’nün çok önemli adamlarından biridir. İmamlık düzeyinde kıymet ve kıdemi vardır. İngiltere ile FETÖ örgütü arasındaki en önemli bağlantılardan biridir. Ayrıca FETÖ’nün Kürt cenahına yönelik aracılarından biridir. Kürdistan’da önemli vazifelere hazırlanmıştır.”

“MALİYE BAKANI FETÖ’CÜ DEĞİL AMA”

Mevcut Maliye Bakanı Naci Ağbal’a gelince;

F.K., Maliye ve diğer ekonomi birimlerindeki örgütlenmenin, “Gül’ün desteklediği ve belirlediği FETÖ’cü Kayseri ekibi” dediği bürokratlar, “Adnan Ertürk, Mehmet Kilci, Metin Kilci ve Hacı Abdullah Kaya” tarafından yerine getirildiğini öne sürdükten sonra şöyle devam ediyor:

“Maliye Bakanlığında çok kuvvetli olan bu Kayseri ekibi, gelecek kaygısı ve çıkarcı yaklaşımı sebebiyle Sn. Naci Ağbal tarafından da desteklenmiş ve desteklenmeye de devam edilmektedir. (Örneğin Hacı Abdullah Kaya bizzat Ağbal’ca Müsteşar, Adnan Ertürk ise Gelir İdaresi Başkanı yapılmıştır. Sivaslı FETÖ’cü Hüseyin Karakum da bizzat Sn. Ağbal’ın koruması altında Vergi Denetim Kurumu Başkanı olarak çok önemli FETÖ talimatlı işlere imza atmaktadır. Sn. Maliye Bakanı Naci Ağbal, FETÖ’cü olmadığı halde ikbal kaygısı, yükseliş hırsı sebepleriyle FETÖ ve FETÖ’cülerle işbirliği yapmış ve onların işini kolaylaştırmak suretiyle kendi kariyer planlamasını garantilemiştir. Bu zirvenin bedelini FETÖ’ye kat be kat ödemiştir. Maliye Bakanlığının bütün birimlerini onlara bırakmış, Milli Emlak’tan büyük çıkarlar temin edilmiş, VDK aracılığıyla Adnan Ertürk ve Hüseyin Karakum gibi FETÖ imamlarınca rakipler ve FETÖ muhalifleri acımasız incelemelere, yönetici ve memurlar korkunç kendi hazırlattıkları senaryo iftira dilekçelerine dayanarak haksız ve hukuksuz soruşturmalara maruz bırakılmıştır. Bunların döneminde alınan müfettişlerin en az yüzde 80’ni FETÖ mensubudur.”

SABANCI’LARIN DESTEĞİ İDDİASI

F.K.’nın ifadesinde sadece siyasiler ve bürokratlar yok. İş dünyasından iki isme de şu suçlamalar yöneltiliyor:

“Ülkenin Maliye, Hazine, Kalkınma ve ekonomisinin tamamen FETÖ’nün eline geçmesine, çeşitli çıkar işbirlikleri sebebiyle Sn. Güler Sabancı ve Ali Sabancı da açıktan destek vermişlerdir. Bu ikili değişik zamanlarda FETÖ’yü ABD’de ziyaret etmiş ve kendisine cömert maddi desteklerde bulunmuşlardır.”

İfadesini, “Kendileri bizzat FEÖ’cü olan bu ekip tarafından Maliye Bakanlığı’nda Sn. Cumhurbaşkanımızın istediği FETÖ ayıklaması yapılabilir mi?.. Bu şahısların bu dünyada da öbür dünyada da yatacak yerleri yoktur” sözleriyle bitiren F.K., “Ekonomideki FETÖ’cülerin bir kısmı” diyerek, büyük bölümü halen görevde olan 33 bürokratın ismini de sıralıyor.

Doğru mudur, iftira mıdır bilinmez, ama iddialar kadar dilekçede kullanılan “saygın” dil, daha önemlisi bu kadar siyasinin adının geçtiği bir ifadenin iddianameye konulabilmiş olması çok dikkat çekici değil mi?

Savcıların bir dikkatsizliği midir, yoksa “sıra siyasiler” ve “iş dünyasında” mesajı mı?

Kaynak : Müyesser Yıldız – odatv.com/

Ahmet Şık’tan tarihi savunma: Darbecileri kıskandıracak cunta rejimi ve cemaatin tetikçileri…

FETÖ ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklanan muhabirimiz Ahmet Şık, FETÖ kumpası olduğu ortaya çıkan OdaTV davasının karar duruşmasında savunmasını yaptı. Ahmet Şık tarihe geçecek savunmasında Cumhuriyet’i susturma operasyonundan, 15 Temmuz darbe girişimine kadar pek çok noktaya değindi. Duruşmada karar çıkmadı, dava 12 Nisan’a ertelendi.

İstanbul 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 13 sanıklı Odatv Davası’nın bugünkü duruşmasında tüm sanıklar ve avukatlar, savcının beraat talep ettiği mütalaasına ilişkin son sözlerini söylediler. Son sözler sonrasında mahkeme, heyetin değişmesi ve dosyanın kapsamlı olması nedeniyle duruşmayı 12 Nisan’a erteledi.

14 Şubat 2011 yılındaki operasyonlarla başlayan Odatv Davası’nda sanıklar; Prof. Dr. Yalçın Küçük, Soner Yalçın, Doğan Yurdakul, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu, Müyesser Yıldız, Mümtaz İdil, Nedim Şener, Ahmet Şık, Hanefi Avcı, Sait Çakır, Coşkun Musluk ve İklim Bayraktar. 14 sanıkla başlayan davada, Kaşif Kozinoğlu cezaevinde hayatını kaybetmişti. Bugünkü duruşmaya sanıklardan Müyesser Yıldız ve Mümtaz İdil katılmadı.

Tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevi’nden Çağlayan’daki İstanbul Adalet Sarayı’na getirilen muhabirimiz Ahmet Şık’ın duruşmada yaptığı tarihi savunmanın tam metni şöyle:

Türkiye bir gariplikler ülkesi ve her dönemde birçok absürdlük yaşandı ama evrensel demokratik normların her birinin içinin boşaltılıp, ülkeyi teslim alan bir örgütü kötülüğün menfaatlerine uygun olarak, tam tersi anlamlara gelecek şekilde yeniden tanımladığı bir başka dönem olmadı.
Öyle ki, yıllar öncesinde yazdığı “1984” adlı eserinde günümüz Türkiye’sini anlatmış olduğu benzetmesi sıklıkla yapılan George Orwell mezarında ters dönmüşse haklıdır. Abartılı bulanlara, bir çırpıda aklıma gelenleri sıralayayım.

ÜLKENİN TAMAMI MEZARLIĞA DÖNDÜ

En yakın örnekten başlayacağım. Baksı ve otoriterliği daha da katmerleyerek, geçmişteki ve günümüzdeki cunta rejimlerini kıskandırarak bir tek adam diktatörlüğü demokrasi diye yutturulmaya çalışılıyor. Medyanın büyük kısmının ele geçirildiği, kalanların neredeyse tamamının kontrol altına alındığı, “Hayır” diyenlerin “terörist” diye yaftalandığı, hile yapılacağından kimsenin kuşku duymadığı, eşit olmayan koşullarda yapılacak bir referandumu “millet iradesi” demogojisiyle önümüze getiriyorlar. Kendilerinin ve temsil ettikleri oligarşik düzenin varlığına tehdit içeren bir sonuç ortaya koyan 7 Haziran 2015 Genel Seçimlerinin ardından o iradenin yanlış tecelli ettiğine kadar verip, ülkeyi yeniden bir kan banyosuna sokmakta bir an tereddüt etmediler. “Baldıran zehiri de olsa içeceklerini” iddia ettikleri “Barış sürecinin” sonunda ülkenin tamamı mezarlığa döndü.

DÜNYANIN EN BÜYÜK GAZETECİ HAPİSHANESİ

Demokratik gelişimde katledildiği iddia edilen mesafe sonunda gelinen yerin “İleri demokrasi” olduğuna inanmasızı isteyenler, basın özgürlüğünün ” En iyi döneminde” olduğunu da “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” şeklinde veciz sözlerle ifade etmişlerdi. Ancak ulusal ve uluslararası meslek örgütlerinin raporlarında Türkiye’nin “Dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi” olduğunu yazıyor. Avrupa konseyinin 47 üyesi içinde, ifade özgürlüğünün en çok ihlal edildiği ülkenin Türkiye olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.

Son 10 yılda, “darbe” ve “darbeci”, “iktidar mahfileri ve yandaşlarından en çok duyulan sözcüler oldu. İktidar karşıtı her eylem “darbe,” her muhalif daha da kolaylıkla “darbeci” diye ilan edildi. Halbuki, siyasi tarihinde birçok darbe bulunan Türkiye’de, rejimleri Türkiyeli İslamcılar tarafından alkışlarla karşılanmıştı.

DARBECİLERİ KISKANDIRAN BİR CUNTA REJİMİ HAYATA GEÇİRİLDİ

Faşist ruhu devletin derinliklerine nüfuz etmişken darbe şakşakçılığı İslamcı bir iktidarın, “Darbelerden ve darbecilerden hesap sorduğu” iddiası ise hayli İlginçti. 10 yıl önce başlatılan ve bazı kontrgerilla artıklarının herekçe suçları soruşturma konusu edilmeden sanık olarak dosyalara serpiştirildiği bir dizi kumpasla kurgulanmış davalarla memleket güya “sivilleştiriliyordu”. Bir yandan sivilleşme sağlanırken, “Dindar ve kindar” diye arih edilen taraftarlarının bizzat iktidar tarafından militerleştirilmesinden daha ilginç olansa, AKP’nin siyasi desteğiyle kumpas davalarının tetikçiliğini üstlenenlerin daha 7 ay önce darbeci olarak sahneye çıkmasıydı. Eski suç ortağının, geride bir dolu kuşkulu ve karanlık soru bırakan bu kanlı kalkışmasını “Allah’ın lütfu” fırsatçılığına çeviren iktidar, engellenen darbecileri kıskandıran bir cunta rejimini hayata geçirdi. Sözün kısası demokrasilerde yanıtı net olan “darbe nedir”, “darbeci kime denir”, “sivilleşme nasıl olur” sorularına verilecek yanıtlar herkesin siyasal argümanına göre farklılık gösteriyor.

Daha birçok örnek vermenin mümkün olduğu bu demokrasi illüzyonunun en büyük paradoksu ise bizzat iktidarın, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ta kendisi. Zifiri karanlık bir zihniyeti temsil ediyor ama partilerinin amblemi ışık saçan bir ampul Devlet ve ülke kaynaklarının ve doğanın talan edilerek ülkeyi bir beton cumhuriyetine çevirmenin adına kalkınma diyorlar. İsimleride yer alan adalet sözcüğünün ne anlama geldiğini ise benzer birçok örneği bulunmakla birlikte sadece bu davanın kendisi anlatmaya yetiyor. Ne olduğunu birazdan özetleyeceğim ama öncelikle bir başka haksızlığa, içinde yine kendimin de olduğu bir başka adaletsizliğe dikkat çekmek yerinde olur.

CUMHURİYET’İ SUSTURMA OPERASYONU: TALİMATIN GÜLEN CEMAATİ İLE SUÇ ORTAKLARININ GİZLEMEYE ÇALIŞAN İKTİDARDAN GELDİĞİ AÇIK

Bugün burada olmaları gereken bazı kişiler yok. Avukatlarımdan ikisi, Bületn Utku ve Akın Atalay ile meslektaşları Mustafa Kemal Güngör. Sadece onlar da değil. Tutuklu olduğum süre boyunca hiçbir zaman yalnız bırakmayan meslektaşlarım Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Güray Öz, Turhan Günay, Hakan Kara, Musa Kart ve Önder Çelik de izleyici sıralarında değiller. Tıpkı bu davadakine benzer bir kumpasla, gazetemiz Cumhuriyet’i hedef alarak gazeteciliği yargılamaya kalkan bir soruşturma nedeniyle 108 gün önce tutuklandılar. Şimdi kardeşi “FETÖ” denilen Gülen Cemaati’nin Ordu Fatsa’daki öğretmen sorumlusu olduğu öne sürülen İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İrfan Fidan’in görevlendirdiği, kendisi de “FETÖ sanığı” olan savcı Murat İnam’ın yürüttüğü soruşturmada, avukatlarıma ve meslektaşlarıma yöneltilen suçlama “FETÖ’cü olmak”. Talimatın “kandırıldık” diyerek Gülen Cemaati ile suç ortaklarının gizlemeye çalışan iktidardan geldiği açıktır.

Bununla kalsa iyi. Cemaat kumpasıyla sanığı kendine getirildiğim ve hakıımda diğer arkadaşlarla birlikte beraat isenecek bir mütalaa verilerek bu davaya “FETÖ propagandası yaptığım” iddiasıyla bir başka soruşturmanın tutuklusu olarak getirildim. Sonlanması beklenen bu davada olduğu gibi yine gazetecilik faaliyetlerim soruşturma konusu ediliyor. Yani ‘mankurtlar’ denilen cemaatin savcı ve hakimlerininkinden farklı bir yargı teşkilatı yok. O zaman bir takım suçlar gizli kalsın diye tutuklama terörüne maruz kalmıştım. Şimdi de öyle. Yazılmasın, konuşulmasın, duyulmasın, bilinmesin, istenen gerçeklerin ne yapılırsa yapılsın ortaya çıkacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

Suriye’deki iç savaşta MİT’in ayak izlerinin bulunduğu suçlar da sahte bir tarih yazımına girişilen kanlı bir kalkışmanın iktiyaç duyulan kaosu sağlayacak bir kontrollü darbe olduğuna yönelik kuşkulu soruların yanıtları da elbet yazılacak. Bu kötülüğün iktidarında, her şeyden daha çok hakikate ihtiyacımız var. Çünkü, Eğer anlatılırsa kötülükler son söz olmaktan çıkar. Anlatmamanın, hatırlamamanın ve hatırlatmamanın kendimizi inkar etmek olduğunu bilerek, yakın geçmişten bugüne uzanan maalesef devam eden kötülükleri anımsatalım.

AÇIK KUMPASIN FAİLLERİNİ GİZLEYEN MÜTALAA

Savcılık makamına ve mahkeme heyetine kalsa bu dava önceki celse bitmiş olacaktı. Çalakalem yazılmış, konunun ne olduğunu anlatmaktan kaçınan, ortadaki açık kumpasın faillerini gizleyen ve dahası “Olan oldu, unutun gitsin” diyen bir mütalaa yeni bir celse daha yapılmasını kaçınılmaz kıldı. öyle bir özensizlikti ki karışımızdaki, davanını bazı sanıklarının isimlerine dahi yer vermeyi luzumlu görmemişti.

Kimi zaman gazetecilik faaliyetlerimin hedef alınması nedeniyle “sanık”, kimi zaman da mesleğimin gereği olarak çok sayıda iddianame ve mütaala okudum. “Böyle iddianame olmaz” dediğim, çok sayıda hukuktan uzak metinle karşılaştım. Özellikle siyasal nitelikli davalarda, mahkumiyet isteyen iddianame ve mütalaaların siyasi niteliklerinin onlarcasını hemen kolayca saymam mümkün değil. Hakkımda mahkumiyet isteyen iddianame ve beraat isteyen mütalaa onlardan sadece biri.

FETHULLAH GÜLEN VE RECEP TAYYİP ERDOĞAN’IN ROLLERİNİ GİZLEYEN BİR MÜTALAA

Mütalaa hakkımda beraat istese de siyasallığını ortadan kaldırmıyor. Mütalaa göstermiyor, anlatmıyor, açıklamıyor. Sadece susuyor. Beraat istiyor ama gizliyor. Gülen Cemaati’nin adını anmayan, suç ortağı AKP’yi anlatmayan, Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan’ın rollerini gizleyen bir mütalaa. Bu haliyle tıpkı iddianamenin kendisi gibi gerçeklere karşı işlenmiş bir suç oluyor. Böyle mütalaa olmaz.

Soruşturmanın başlamasından bugüne kadar dosyada birçok şey oldu. Birçok gelişme yaşandı. Yargının bu acınası haline rağmen hukukun üstünlüğüne olan inançlarını yitirmemiş avukatlarım, bu davanın hukukla kurulabilecek tek bağı oldular. Temel hak ve özgürlüklerin ne olduğunu, önemini, durumunu anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetinin, basın özgürlüğünün dokunulmaz olduğunu izan ettiler. Gazeteciliğin yargılanamayacağını, gazeteciliğin suç olmadığını sabırla anlattılar. Düşünce ve ifade hürriyetini hedef alanlara, basın özgürlüğünü yok etmeye çalışanlar, gazeteciliği yargılamaya kalkışanlara suçlarının ısrarla anlatılmasından vazgeçilmedi. Vazgeçilmemesi de halen gerekiyor.

DEVLET ÜNİFORMASI GİYEN ÇETEYDİLER

Devlet içi boş bir kavram değil. Geçmişten bugüne dek yasama, yürütme, yargı erkinden oluşan mekanizmayı ele geçirenler; Özgürlük, eşitlik, barış, adalet ve insanca bir yaşam isteklerinin kerşısına kan ve vahşetle çıkıp çarklarını yıllarca işlettiler. Böylesine kanlı bir geçmişe sahip olan devletin, tartışmasız bir itaat şartıyla ve sorgulamadan düzenin kirine kinine sahip kitleler yaratma çabasındaki bir siyasal iktidarın ve suç ortaklığını yapan medyanın tekelindeki “hayali hakikatin” üzerimize nasıl boca edildiğine işaret edip tarihe emanet edilmesi gerekiyor. Bu yüzden, “hadi unutalım” diyen bir mütalaaya karşılık “Hadi hatırlayalım” diyoruz.

Bu davanın polisleri vardı. Devlet ünüforması giyen çeteydiler. Hedeflerine koydukları “düşmanlarını” takip eden, telefonlarını dinleyip konuşmalarını kaydeden, korsanlıkla bilgisayarlarını, e-postalarını ele geçiren bir çete. Gazetecilik çalışmalarını ve mesleki faaliyetleri suç olarak göstermeye çalışan, hazırladıkları fezlekeleri ürettikleri sahte delillerle besleyen polislerdi.

GÜLEN CEMAATİNİN TETİKÇİLERİYDİLER

Bu davanın savcı ve hakimleri vardı. Dini araçsallaştıran sözüm ona kutsal bir mafyanın, Gülen Cemaati’nin, yargı teşkilatındaki tetikçileriydiler. Siyasal iktidarın onay ve desteğiyle iftira, dedikodu, yalan, aklaksızlık ve alçaklığın toplamından zifiri karanlık bir cehennem yaratıp, adına da “tarafsız- bağımsız” yargı dediler. Utanmazca yalanlar söyleyip gazeteciliği yargılamaya kalktılar. Sadece zihnini ve benliğini değil, mesleklerinin etik değerlerini, ahlaki prensiplerini ve vicdanlarını da tek bir kişiye ya da anlayışa tesli edenlerin organize ev ilkel saldırganlığından başka bir şey değildi yaptıkları. Çok fazlaydılar ama özellikle ikisinin adını anmadan geçmeyelim.

Birisinin adı Zekeriya Öz’dü. Şimdi düşman olanların suç ortaklığı yaptıkları dönemde kendisine “kahraman” payesi verdiği, kimi menfaat düşkünlerininse “heykeli dikmeye” kalktığı günümüzün firari sancısı Zekeriya Öz için söylenecek tek şey; Geçmişten bugüne Türkiye yargısının zavallığının, Adalet dağıtmaktan uzak içler acısı halinin en kısa özeti olduğudur.

Bir diğerinin adı Mehmet Ekinci’ydi. Bizleri “Yargılıyormuş” gibi yapan mahkeme heyetinin başkanıydı. Her duruşmamızda “kaçma şüphesi” gerekçesiyle hapisliğimizin süresini uzatan kararların altında hakim olarak imzası bulunuyordu. İşte o Mehmet Ekinci, kendisi sanık olunca kaçıverdi. Yakın zamana dek firariydi.Yakalandı. Hapise götürülürken “her alçağın son sığınağı vatanseverlikti” sözünü doğrularcasına ne kadar “vatansever” olduğunu haykırıyordu.

BU DAVANIN SİYASETÇİLERİ VARDI

Bu davanın siyasetçileri vardı. Düşmanı oldukları demokrasinin araçlarını kullanarak, din tüccarlağıyla ele geçirdikleri güçle bir mafyayı iktidarlarına ortak ettiler. Kendilerine “aynı menzile varmayı hedeflediklerini” düşündükleri suç ortaklarına tüm akıllarıyla inandılar. Tüm kalpleriyle sevip “ne istedilerse verdiler” Her bir ikisi de dindar olduklarını söylüyorlardı ama dinleri ve kutsal kitapları sadece kendilerine ve menfaatlerine hitap ediyordu. “darbecilerin hesap sorulduğu”, “derin devletin yargılandığı” yalanlarını söylediler. Dönemin başbakanı, kumpas davalarının “savcısı” olduğunu bile ilan etti. Amaçları için sığınan her yalan mübahtı onlar için. Öyle de yaptılar. Mesleki faaliyetlerini soruşturma konusu edilip, kumpaslar özgürlüklerimizin gasp edildiği bilinmesine rağmen, her dikta rejiminin klişesi olan “gazeteci değil teröristler” yalanıyla örtbas etmeye çalıştılar suç ve günahlarını. İki suç ortağı hile, kumpas ve tuzaklarla ele geçirdikleri gücün sahibi kim olacak diye birbirlerine düşünce “kandırıldık” dediler. Suç defterlerine “el ele verip herkesi birlikte kandırmaya çalıştıkları” yazılıydı.

Bu davanın haklı olduğuna inanan akılları ve vicdanları kör destekçileri, haksızlık yapıldığını görüp karşı çıkanları vardı. Bir de haksızlığı adaletsizliği bilmelerine rağmen koruduklarının esiri olup suskunluğa gömülenler vardı. En kalabalık olan onlardı. O zaman da tıpkı bugün olduğu gibi sağır edici sessizlikleriyle içine düştükleri karanlıktan kendilerini kurtaracak birini ya da birilerini bekliyorlardı. Yaşanan kötülüklerin sonu gelmez haksızlıkların silik birer izleyicisi kötü birer dinleyicisi olarak hala sustukları için kurtulmak istedikleri karanlığa daha çok battılar. Halbuki yapılacak olan dün olduğu gibibugün de en yakın haliyle orta yerde duruyordu: Olmayacak hayallerin kölesi olmaktansa, gerçeklerin sahibi olmayı tercih edip bu zulüm dolu karanlığa hep birlikte hayır demek.

HAYSİYET CELLATLIĞI GÖREVİNİ ÜSTLENDİLER

Bu davanın gazetecileri vardı. Alçak gönüllülerdi. Mesleklerinin meslektaşlarının onurlarına sahip çıktılar. Her türlü riski göze alıp dostluk ve dayanışmanın en güzel örneklerinden birini sergileyen bir avuç gazeteci olarak adlarını yazdırdılar.

Bu davanın başka gazetecileri de vardı. Alçak olmaya gönüllülerdi. Ya suskun kalarak suça ortak oldular ya da hakikati ters yüz edip gerçekleri gizleyerek haysiyet cellatlığı görevini üstlendiler. Varlıkları sırtlarını dayadıkları gücün iktidara kalmasına bağlandı.

Sadakatleri sahte, menfaatleri gerçekti. O yüzden sahipleri her kim ise onun sesiydiler. Bir insanın ne kadar ve nereye kadar düşebileceğinin alçaklığın sınırı olmadığının, hiç zorlanmadan ve hiç pişmanlık duymadan her türlü ahlaki değerin nereye kadar yok olarak adlarını tarihe yazdırdılar.

Kurulan bir suç düzeninin devam etmesini sağlamak amacıyla gazeteciliğin yeniden tanımlayıp , basın özgürlüğünün sınırlarını daha da daraptmaya çalışan bir iddianameye konu edilen bizler de bu davanın “sanığı” olan gazetecilerdik. Yazdığımız haber ve yorumlarla, söylemlerimizle, yayınlanan ve yayınlanması engellenen kitaplarımızla suçlandık.

BOMBALARLA, KURŞUNLARLA SUSTURULMAK İSTENİLER

Çünkü gündelik dili bile şekillendirerek totaliterizmini sıradanlaştırmaya çalışan bir iktidarın dil oyunlarının tuzağına düşmeyi reddetmiştik.

İtaatin olduğu yerde yaşam bulmasına izin vermek istemeyen hakikatin peşine düştük. Bulaşıcı olup hafıza yayılabilen korkuya temsil olanların esir, yitireceklerinizden vazgeçmeyi göze alarak hakikate gerçeklere yakın duran gazetecilerin ise özgür olduklanı bilmiyorduk.

İktidarın ya da güç odaklarının duyulmasını istediklerini anlatmanın gazetecilik olmadığı, örnek aldığımız meslek büyüklerimizin bizlere bıraktığı en değerli mirastı. Bu mirası bırakanlar şimdi olduğu gibi geçmişte de hapis ya da sürgünle sözümona cezalandırılmak istendiler. Bunlar yetmediğinde bombalara, kurşunlarla katledilerek susturulmak istendiler. Güce sahip olduklarını düşünenlerin, gerçekleri sansürlemek için gazetecilere karşı giriştiği mücadele, bu topraklarda gazetecilik varolduğundan bu yana sürüyor.

Ancak bu beyhude bir çaba. Çünkü, her kim olursanız olun, gücünü gerçeklerden alan bir fikirle savaşamazsınız. Savaştığınızı sanıyorsanaz; bilin ki kazanamazsınız. Yine kaybedeceksiniz.

SONER YALÇIN: BUGÜN SANIK SANDALYESİNDE OTURAN DÜŞÜNCEDİR

Duruşmada savunma yapan sanık Soner Yalçın, “O karanlık zorba günlerde, adaletin olmadığı günlerde, burada bugün çoğu firari ve tutuklu FETÖ savcı hakimlerine şöyle seslendik; ‘hiçbir zorba yöntem, bir sesi bir harfi sonsuza kadar susturamamıştır.’ Bugün sanık sandalyesinde oturan düşüncedir. Gerçek gazeteci evini yanardağın eteklerine yapmış kişidir. Büyük gazeteciler her zaman yürekli olanlardır. Gazeteciliğin tek ölçüsü, gerçeğe aşkla bağlılıktır. Onurumla girdiğim cezaevinden utanarak çıkmaya niyetim yok. Tüm bu ortama rağmen, mesleğimi ve onurumu korumaya devam edeceğim” dedi.

“ODATV DAVASINA KAN BULAŞTI”

“Gerçeği yazdım, bu nedenle hapse atıldım” diyen Yalçın, “Kafayla değil ağzıyla konuşanlara prim vermedim. Gerçeği bulma ve yazma konusunda acımasız oldum. Gerçeğin gücüne inandım, bu sebeple hapse atıldım. O zamanlar bu duruşma salonlarında kumpasın hesabını soracağız dedik. 6 yıllık zorlu sürecin sonuna geliyoruz. Burada, bu duruşma salonunda olmayan; yani kendine yapılan kumpasın hesabını soramayacak bir kişi var: MİT Görevlisi Kaşif Kozinoğlu. Silivri zindanında can verdi. Odatv Davası’na kan bulaştı. Mahkemeniz, bu trajedinin hesabının sorulmasına yardımcı olmalıdır. Suç duyurusunda bulunmanızı talep ediyorum. Bize kumpas kuran polisler, savcılar, hakimler, ayrıca cinayetten de yargılanmalıdır” şeklinde konuştu.

“ODATV DAVASI HER ŞEYDEN  ÖNCE BİR CİNAYETTİR”

Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan ise ifadesinde cezaevinde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’nu anarak, “Bu davanın 12 numaralı sanığı, bugün artık bir ölü. Savunmasını dahi yapamadan cezaevinde şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden Kaşif Kozinoğlu’ndan bahsediyorum. Odatv Davası her şeyden önce bir cinayet davasıdır. Kozinoğlu bugün burada yoksa, Cemaat’in polislerinden savcılarına, hakimlerinden bilirkişilerine, cezaevi müdürlerinden doktorlarına kadar herkes sorumludur. Bundan neredeyse 6 yıl önce, Kozinoğlu’nu manşetlerden darağacına asanlar, onu, sanık sandalyesinde bir harf dahi söyletmeden mezara gömdüler. Ben o cellatların, iddianame dedikleri idam fermanını okudum, Kaşif Kozinoğlu suçsuzdu” diye konuştu.

YALÇIN KÜÇÜK’TEN ÜYE HAKİME: HANIM EFENDİ LÜTFEN BENİ OKUYUN

İddianameye ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yalçın Küçük ise “Bu hukukun iddianamesine benzemiyor. Bu polis çıraklarının hazırladığı iddianame. Bizi olmayan iddianame ile yargılıyorsunuz. Bizimle yeterince alay ettiniz. Lütfen daha fazla alay etmeyin Fetullah Gülen’i 1961’den beri tanırım. Bize karşıdır. Hiçbir önem vermeyiz” dedi.

“İslamcıların çoğu beni çok sever beni çok okurlar” diyen sanık Küçük, kadın üye hakime dönerek, “Hanımefendi lütfen beni okuyun” şeklinde konuştu.

HANEFİ AVCI: BU ORGANİZASYONU YAPANLAR HAKKINDA MAHKEME SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMALIDIR

Duruşmanın öğleden sonraki oturumunda ifade veren Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı “Bu davada somut gerçek ortaya çıkarılmalıdır. Gülen cemaati mensupları kendi yazdıkları yalan yanlış dijital dosyaları e mail yoluyla Barış Pehlivan ve Soner Yalçın’ın bilgisayarına göndermiştir. Hiçbirinin gerçeği yoktur. Bu dava Gülen cemaatinin kendi aleyhlerine yazan, çizen, araştıran insanları örgüt mensubu göstererek sahte delillerle fişleyip soruşturmalara dahil etme gerçeğidir. Suç işlenmediği için beraat kararı verilmelidir. Organizasyonun yapıldığı gerekçesiyle de bu organizasyonu yapanlar hakkında mahkeme suç duyurusunda bulunmalıdır” dedi.

NEDİM ŞENER: YARGILANMAMIN TEK NEDENİ HRANT DİNK CİNAYETİNDEKİ HAKKINDA ORTAYA ÇIKARDIĞIM GERÇEKLERDİR

Gazeteci Nedim Şener “Ben Ahmet Şık ve Hanefi Avcı’nın kitabını yazmadım. Yazmaya yardım etmedim. Kaldı ki kitap yazımına katkı sağlamak asla suç konusu olamaz. Burada yargılanan arkadaşlar Fetullahçı terör örgütüne karşı zamanında karşı durmuşlar. Bedelini ödemişler. Ödemeye devam ediyorlar. Tutuklanıp tahliye edildiğim güne kadar, bu davanın sahte delilerle dayalı komplo bir dava olduğunu anlattım. Allah’a şükür utanacak bir şey yapmadım.Yargılanmamın tek nedeni Hrant Dink cinayeti hakkında oraya çıkardığım gerçekler yüzündendir. Önemli olan tarihin karşısında utanmamaktır. Hrant için adalet için” dedi.

Araştırma görevlisi Coşkun Musluk ifadesinde “sözde dava siyasi bir davadır” dedi. Gazeteci İklim Kaleli ise “Beraatimi talep ediyorum. İçinde önemli bilgilerin bulunduğu telefonumun iadesini isitiyorum. Savcı Zekeriya Öz beni bu davaya magazin malzemesi olarak soktu. Hakkımda gazetelerde yayınlanan tapelerin hiçbiri iddianede yer almadı.” dedi.Duruşma sanık avukatlarının savunmalarıyla devam ediyor.

DURUŞMADAN ÖNCE GAZETECİLER ADLİYE ÖNÜNDE BULUŞTU

Çağlayan’daki İstanbul Adliyesi’nde görülen duruşma öncesinde gazeteciler bir açıklama yaptı.

Çok sayıda gazetecinin ye aldığı açıklamaya, CHP Milletvekilleri İlhan Cihaner, Sezgin Tanrıkulu, Mahmut Tanal, ÖDP Başkanlar Kurulu üyesi Alper Taş, HTKP Genel Başkanı Erkan Baş, Kırmızı Kedi Yayınevi sahibi Haluk Hepkon, Berkin Elvan’ın annesi ve babası Gülsüm Elvan, Sami Elvan da katıldı. Açıklamayı gazetemiz yazarı Özgür Mumcu okudu.

Mumcu, “Eğer Fethullahçı darbe gerçekleşmiş olsaydı Ahmet Şık yine hapse atılacaktı! Gazetecilik suç değildir; yansak da dokunacağız!” dedi.

“YANSAK DA DOKUNACAĞIZ”

Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Türkiye için sıradan bir gün, bugün.

Gazeteciler, İstanbul Adalet Sarayı’nda yargılanıyor. Dün olduğu gibi, önceki gün olduğu gibi; hatta önceki yıl ve daha önceki yıl olduğu gibi.

Odatv Davası’nda bugün karar verilecek. Savcı, son duruşmada “kumpas” olarak tanımladığı Odatv Davası’nda yargılanan tüm sanıklar için beraat istedi.

O gün cemaat bugün FETÖ denen yapının icat ettiği tüm davalar gibi Odatv davasını “kumpas” olarak tanımlamak biz gazeteciler için de haklı ve meşru tanımlama.

Çünkü o gün düşünen, sorgulayan, eleştiren gazeteciler; bilgisayarlara sokulmuş virüs programları aracılığıyla üretilmiş delillerle tutuklanarak diğer gazetecilere gözdağı veriliyor, yüreklerine korku salınıyordu.

Mesaj açıktı: Yazmayın, eleştirmeyin, sorgulamayın.

Ya bugün? Ya bugün o günden farklı mı? O gün yapılanlardan cemaati/FETÖ’yü sorumlu tutan AKP iktidarı bugün farklı mı davranıyor?

Bugün Türkiye’de basın özgürlüğü, ifade özgürlüğü var, güllük gülistanlık bir ülkede yaşıyoruz diyebilir miyiz?

Elbette hayır.

Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü, bugün Türkiye’nin dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi olduğunu söylüyor.

Yalan mı? Hayır.

Bugün Türkiye’de 140’dan fazla gazeteci tutuklu ve hükümlü. 58 gazete, 28 televizyon, 34 radyo, 5 haber ajansı kapatıldı. 1000’e yakın gazetecinin basın kartı iptal edildi. Cumhuriyet gazetesine operasyon yapıldı.

İktidar bunları 15 Temmuz Darbesi’ni gerçekleştiren FETÖ ile mücadele için yaptığını söylüyor. Peki, FETÖ dediği cemaatin ipliğini pazara çıkaran Ahmet Şık nerede?

Hükümetle cemaat kol kola gezerken Fethullahçıların devletin sinir uçlarına kadar sızdığını yazan ve bunu yazdığı için hapse atılan Ahmet Şık nerede?

Hepiniz biliyorsunuz, Ahmet Şık yine hapiste. Neden hapiste? Savcıya göre, FETÖ/PYD ve PKK propagandası yapmış.

Biraz vicdan sahibi olan, az biraz adalet duygusundan nasibini almış hiçbir kimse bu suçlamayı kabul edemez. Etmez. Biz gazeteciler ve halkımız şahittir ki Ahmet Şık, Fethullahçı darbe gerçekleşseydi ilk içeri atılacak gazeteciydi.

Bugün burada bir başka dava daha görülecek.

Orada da Ahmet Şık tutuklandığında “Gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetini atan bir grup gazeteci yargılanıyor. O gün o manşeti atmaktan utanmayan gazeteciler, bugün yargılanıyor. Bilmiyoruz şimdi pişmanlar mı? Ama yargılanıyorlar. Elbette onların da adil bir şekilde yargılanmalarını savunuyoruz. Taraf çalışanlarını da adil yargılanmasını savunmak bizim aynı zamanda görevimiz.

Gazetecilik ciddi bir iştir.

İlkeli, ahlaklı ve cesur olmayı gerektirir. Biz eğriye eğri, doğruya doğru diyen gazeteciliğin kıymetli olduğu kanısındayız. Gazetecilik, her nevi iktidarın sözcüsü ya da aparatı olmak değil o iktidarı sorgulamak demektir.

Gazetecilik hakikat arayışıdır. O hakikatin peşinde koşmaktır. Biz de bugün burada hakikatin ve adaletin peşindeyiz.

Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Güray Öz, Tunca Öğreten bugün cezaevindeyse, Özgür Gündem’le dayanışma içinde olan nöbetçi yayın yönetmenleri yargılanıp hapis cezasına çarptırılıyorsa Türkiye’de basın özgürlüğünden söz edilemez.

O gün cemaatçilerin Odatv davası üzerinden gazetecilere verdiği gözdağı bugün başka bir biçimde devam ediyor.

Ama korku iklimine teslim olmayacağız.

Gazetecilik yapmaya devam edeceğiz.

Gazetecilik suç değildir.

Gazeteciler derhal serbest bırakılmalı, ve tutuksuz yargılanmalıdır.

YANSAK DA DOKUNACAĞIZ

DESTEĞE GELENLER DAVAYA ALINMADI

Ahmet Şık’a destek olmak ve davayı izlemek için gelen gazeteciler duruşma salonuna alınmadı. Davayı haberleştirmek isteyen gazeteciler de duruşma salonuna alınmaması tepki çekti. Çok sayıda gazeteci adliye koridorlarında yaşanan olaya tepki gösterdi, “Rezalet” diye slogan attı. Polis, duruşma salonu önünde içeri girmek için toplanan gazetecileri kameraya alarak tahrik etti.

SAVCININ MÜTALAASI

Odatv davasının 14 Aralık 2016 tarihli duruşmasında savcı Ali Kaya, ekleriyle birlikte 10 bin sayfanın üzerindeki dosya hakkındaki 1 sayfalık mütalaasında tüm sanıkların “Ergenekon” adlı örgüte üyelik suçundan beraatını talep etmiş, mütalaada bir dönem tutuklu yargılanan Ahmet Şık, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Nedim Şener’in ismine yer vermemişti. Yargılanan gazeteciler ve avukatları da 1 sayfalık mütalaaya katılmadıklarını belirterek, mütalaayı incelemek üzere süre istemişlerdi. Ahmet Şık o gün duruşmaya tutuksuz sanık olarak katılmıştı. Şık, Ergenekon üyeliği ile yargılanacağı bugünkü duruşmaya FETÖ/PDY ve PKK propagandası iddiasıyla tutuklu bir gazeteci olarak katılacak.

Avukatlarım hapiste”

Şık, 14 Aralık tarihli duruşmada, şu sözleri dile getirmişti: “Sizin söylediğiniz basitlikte bir hükümle bu davanın kapatılmasını istemiyorum. Biraz önce salonda olmayan avukatlarımın isimlerini okudunuz. Avukatlarım Bülent Utku ve Akın Atalay, bu komplo davasındaki savunmanlık görevlerini yerine getirmek üzere burada olmaları gerekirken bir başka komplo ile şu anda hapisteler. Bizler, Gülen Cemaati ve AKP’nin iktidar ve suç ortaklığıyla, sahte bir tarih yazımının parçası olan komplolarla hapishanelere atıldık. O hücrelerden beni kurtarmaya çalışan avukatlarım şimdi cemaatçi olmakla suçlanıp, AKP destekli cemaat komplolarına karşı çıkan gazeteci arkadaşlarımla birlikte aynı hücrelere konuldu”.

16 gün sonra

Şık, bu savunmasından yalnızca 16 gün sonra avukatlarına yöneltilen suçlamanın aynısıyla, avukatlarıyla aynı cezaevinde konuldu.

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/