“Deizmin Yaygınlaşması Normal”

ODTÜ Fel­sefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Yasin Ceylan gençler arasında yaygınlaşan deizmi  (dinsiz tanrı inancı) anlattı. İslam ve inanç sistemine ilişkin çarpıcı açıklamalar yaptı: İslam mutluluğu erteler. Mutsuz insan ahlaklı olamaz, seve­mez

“Deizmin Yaygınlaşması Normal”

Geçtiği­miz hafta pek çok yazarın köşesine taşıdığı bu iddia, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından çıkarılan aylık ‘Diyanet’ dergisinin ağustos sayısında “Deizm, Ateizm, Nihi­lizm Kıskacında İnsanlık” konu­sunun işlenmesinin ardından alevlenmişti.Türkiye’de ve dünyada semavi dinlere sempati azalıyor. Deizm hızla yaygınlaşıyor. Peki neden? HaberTürk gazetesinde Kübra Par bu konuyu İmam hatip mezunu ve imam hatip ve ilahiyat mezunu olan ODTÜ Fel­sefe Bölümü öğretim üyesi Prof. Yasin Ceylan’a sordu.

İşte o röportajdan çarpıcı başlıklar;

“Kutsal kitap­lardaki metinlerin bilimlerle çeliştiğine inananların sayısı arttı”

“Deizm, tüm evrenin gerisinde hareket veren bir güç olduğuna inanan bir Tanrı inancıdır. Ancak bu Tanrı insanların ilişkilerine karışmaz. Sadece ilk hareketi verir, dolayısıyla bir elçi göndermez, kut­sal kitap göndermez. Yasaklar koymaz. Bir Tanrı vardır ama sadece evrene baş­langıç hareketi veren bir kudrettir. Gençle­rin neden deizme yön­lendiğiyle ilgili ben bir araştırma yapmadım ama Batı basınında da bu tür makaleler çıkıyor. Kutsal kitap­lardaki metinlerin bilimlerle çeliştiğine inananların sayısı arttı. Batı’da, modern çağda artık geleneksel Hıris­tiyanlık inancındaki Tanrı’yı kabul eden, kiliselere giden çok az kişi kaldı.”

“İnanç devri kapandı, insanlar artık bil­giyle hareket etmek istiyorlar”

“Bunu Sami dinlerinin kısıtlayı­cılığına, insan zihnini belli kalıp­lara sokmasına bağlıyorum. İnanç devri kapandı, insanlar artık bil­giyle hareket etmek istiyorlar. İnancın yerini bilgi ve sorgulama aldı. “Hayır ve şer hepsini Tanrı yaratmış” diyorlar. Birçok rasyo­nel insan “Peki, şer’i niye yaratmış olsun, bu kötülüklerin gerisinde niye Tanrı olsun” diye soruşturu­yor ve sonunda Semavi dinlerdeki Tanrı’ya karşı sempatisini yitiriyor. Hıristiyanlıkta da, İslam’da da böyle oldu. İnsanlar rasyonelliğin daha güçlü olması sebebiyle Sami dinle­rindeki Tanrı’dan uzaklaşıyorlar.”

“İslam medeniyetini batı dünyası tanımlayamaz. Çünkü o medeniyetin unsurları daha çok öbür dünyaya yöneliktir.”

“İslam medeniyeti diye bir iddia söz konusuysa, o medeni­yet Batı dünyasının tanımladığı bir medeniyet olamaz, çünkü o medeniyetin unsurları daha çok öbür dünyaya yöneliktir. Şimdiki İslam dünyasının 100 yıl öncesin­den daha iyi olduğunu mu sanı­yorsunuz, hiç iyi değil. Yüzyıl önce İslam dünyası başta Osmanlı olmak üzere, galip güçler tarafın­dan paramparça edildi. Aradan yüz­yıl geçti, 50’ye yakın İslam ülkesi var, hangisi ne yapıyor? Özellikle bu son zamanlarda tekrar dini kim­liğe, eğitimde dini kavramlara, başarılı gençlik yerine dindar genç­liğe dönüş ideali var ve bu çok yan­lış. Böyle bir gençliğin Amerika, Avrupa gençliği ile yarışabilmesi size makul geliyor mu?”

“İslam mutluluğu erteler. Mutsuz insan ahlaklı olamaz, seve­mez”

“Çünkü Müslüman dünya mut­luluğu peşinde değildir, öbür dünya mutlu­luğu peşindedir. Ben 14 yaşımdayken Kuran-ı Kerim’i Arapça tefsirle­rinden okuyan bir insa­nım. İslam metinlerinin nasıl bir dünya görü­şünü sunduğunu iyi bilirim. İmam hatipte okudum, medreseden geliyorum, İslam’ın ön gördüğü dünya, öbür dünyaya yatırımdır, buraya geçici bakar. Dünya mutluğu ikinci plandadır, asıl mutluluk ertelenmiş mutluluktur. Bununla ilgili, “Burası öbür tarafın tarlası­dır, ne ekersen onu biçersin” gibi birçok hadis var. Bir insanın zih­ninde bu varken neden bu dünyada bu kadar başarılı olsun? Yatırımı öbür tarafadır. İslam’ın Batı tipi bir medeniyet kurma ideali yoktur, ihtimali de yoktur. Batı medeniye­tinde, bilim, sanat, edebiyat, refah, neşe, şiir falan var. İslam böyle bir toplum öngörmüyor. Ben de iddia ediyorum ki dünya mutluluğu olmadan başarı olmaz, dünya mut­luluğu olmadan ahlak da olmaz. Mutsuz insan ahlaklı olamaz, seve­mez. Mutsuzlar arasında dayanışma da olamaz.”

“İnsan tabiatı bu dünyaya yönelik mutluluk ister”

“İnsan tabiatına aykırıdır, insan tabiatı bu dünyaya yönelik mut­luluk ister. Dünyasını mükem­melleştirmeyen insan kim olursa olsun mutsuzdur. Dünyevi mut­luluk, başarı ve ahlakın temelidir. Dünya mutluluğunu by-pass eden herhangi bir düşünce, din, rejim, insanlığa zarar verir.”

“Hem dünya hem ahiret için çalışın’ tamamen bir safsatadır”

“İslam âlimleri, “Hem dünya hem ahiret için çalışın” der. Bu bir safsatadır. Her ikisini bir arada yapmak mümkün değildir. O yüzden Müslümanların çoğu ikir­ciklidir. İçten içe refahı, dünyayı, hazları ister ama zihindeki değerler onları günah sayar, öbür tarafı ister. İçi dışı bir olmayan insan olurlar.”

“Batı’dan gelen unsurların da İslam’da karşılıkları”

“Yaşar Nuri Öztürk şahsen tanıdı­ğım bir teolog, çok zeki, çok bilgili bir kişiydi. İslam’ı çeşitli yönlerden analiz edip modern hayata uygun hale getir­meye çalışıyordu. Ancak bir eksiği vardı; Batı dünyasını pek bilmiyordu. Batı’dan gelen unsurların da İslam’da karşılıkları varmış gibi tuhaf yorum­lar yaptı.” Atatürk deist olabilir de İmam-ı Azam neden deist olsun. İmam-ı Azam teisttir, İslam’ın Tan­rı’sına inanan bir kişidir. İslam’ı yorum­lamıştır.”

“Atatürk dini yaşama pek itibar etmezdi”

“Özel olarak araştırmadım ama sözlerinden, yaşam biçiminden anladığımız kadarıyla pozitivist aydınlanmaya inanan, birçok Fransızca kitap okumuş olan, Batı’yı etrafımızdaki insanların çoğundan iyi anlayan bir insandı. Ateist miydi, deist miydi bilmiyorum ama dini yaşama pek itibar etmezdi. Hür düşünen bir insandı. Bu tür insanlar zaten değerleri kendileri koyarlar, mevcut sistemden gelen değerlere fazla itibar etmezler. Atatürk böyle bir kişiydi, herhangi bir Müslüman değildi. Halkın önünde rakı içecek kadar kendini serbest gören, tarikatları, tekkeleri kapatan, medeni hukuku getiren, şeriatın modern zamanlara pek uygun olmadığını düşünen bir adamdı.”

“Dini çok öven kitaplar okuya okuya dine karşı bakışım değişti”

“Edinburgh’da teoloji-felsefe ilişkisi üzerine doktora yaparken din karşıtı bir şey okumadan dini tavrım değişti. Daha ziyade, dini çok öven kitaplar okuya okuya dine karşı bakışım değişti diyebilirim. Bu da 30’lu yaşlarda başladı, git­tikçe derinleşti ve felsefi tavır haline geldi”.

“Felsefe hakikatin peşindedir, inanç sisteminde ise hakikat aranmaz”

“İslam tarihinin ikinci asrından iti­baren felsefe Müslüman düşünürlerin zihnine girmişti. Birçok eser Yunan­ca’dan veya daha çok Süryanice’den Arapça’ya çevrilip okunmuştu. Bu seküler bir cereyandı ve yüksek sevi­yede kabul gördü; Farabi, İbn-i Sina, Ebubekir Zekeriya Razi gibi birçok filozofun yetişmesine sebep oldu. İbni Sina ve Farabi kendilerini tamamen felsefeye verdiler. Birçok dini kavramı da felsefi açıdan ele aldılar. Tabii bun­lar problem yarattı. 11. asırda Gazzâli geldi, bu kişilerin dinden saptıklarını ve bu sapkınlıkla küfre girdiklerini söy­ledi. Tahafüt al-Falasifa adlı eserinde filozofları eleştirdi ve felsefeyi dine zarar veren bir disiplin olarak ortaya koydu. Buna karşılık İbn Rüşd, yakla­şık bir asır sonra, “Tehafütü’t-tehafüt” (Tutarsızlığın Tutarsızlığı) adlı kitabı yazdı ve “Aslında Kuran-ı Kerim’de felsefi düşünceyi savunan birçok ayet vardır” deyip Gazzâlî’yi eleştirdi. Zaman içinde Gazzâlî’nin kitabı çok etkin oldu, İbn Rüşd’ünki ise olmadı. İbn Rüşd’ün, “Bir hakikat birliği var; ya inançla ya da felsefi tefekkürle yakla­şırsın ama hakikat değişmez” gibi bir iddiası var. Ama bana göre felsefe ile inancı birbirinden ayıran Gazzâlî daha doğru şeyler söylüyor; felsefe ayrıdır, inanç sistemi ayrıdır. Aynı şeyleri söy­lemezler. Felsefe hakikatin peşindedir, inanç sisteminde ise hakikat aranmaz.”

“Felsefe içinde olanlar konformist olamazlar”

“Felsefeye giren zaten geleneksel imandan kopmuştur; rasyonellik ağır basmıştır, inançlarında şüphe ortaya çıkmıştır. Şüphe ile iman da yan yana kalamaz. Felsefi düşünceyi dinin hiz­metine sokmaya çalışanlar da var ama onlar felsefeci değildir. Onlar felsefi araçları din için kullanıyorlardır. Fel­sefenin içinde olan kimselerin dinle, inançla fazla bir alakaları kalmaz, şüp­heci olurlar. Konformist olamazlar.”

“İslam’da tek bir otorite olmadığı için herkes kendi tarafına çekiyor”

“İslam dini 14 asır içerisinde farklı şekillerde yorumlandı. Tek bir otorite olmadığı için herkes kendi tarafına çekiyor. Bugünkü IŞİD militanları dinsizlerle, ateistlerle, şeriatla yönetilmeyen toplumlarla mücadele etmeyi ayetlere dayandırıyor. Bu ayetleri yorumlayan Seyyid Kutub gibi kimselerin eserlerini referans göstererek bu tür hareketlere başvuruyorlar. Diğer taraftan da pasifist, İslam’ı barışçıl yaşayan Anadolu halkı var. Namazını kılar, orucunu tutar, kimsenin dinine imanına karışmaz. İslam, Anadolu’ya gelirken oradaki mevcut inançları ve pratikleri yok etmedi. Arap Yarımadası’nda da İslam’dan sonra Cahiliye döneminden kalma her şey alt üst olmadı. Evlenme boşanma ritüelleri aynen kabul edildi. Dolayısıyla, bir din komple her şeyi değiştirmez. Anadolu’ya gelen İslam da oradaki yaşam modelini tamamen değiştirmedi.”

“IŞİD’in bugüne kadar İslam’a aykırı yaptığı hiçbir şey yok’ diyenler oldu”

“IŞİD ortaya çıkıp Irak bölgesine girince Türk bir ilahiyat profesörü, “IŞİD’in bugüne kadar İslam’a aykırı yaptığı hiçbir şey yok” demişti. Enteresan değil mi? Bunların dayandıkları birçok hadis var, ne diyebiliriz? İslam’ı fevkalade barışçıl bir din ola­rak görenler olduğu gibi mücadeleci, cihatçı olarak gören anlayışlar da var.”

“Abdullah Gül’e söyledim, bir kulağından girip öbüründen çıktı”

“İşte en büyük sorun İslam’ın ne olduğu­dur. 2013’te, dönemin Cumhurbaşkanı Abdul­lah Gül ile görüşüp ona bir teklifte bulundum. “Kendi himayenizde İslam ulemasını İstanbul’da bir araya getirin. Bu kişiler de 10 gün tartışıp bir manifesto yayınlasınlar” dedim. Çünkü birçok yorum var. İslam’ın ne olduğuyla ilgili bir kaos yaşanıyor. Bir kulağından girip diğerinden çıktı. Kimse “Bu doğru, bu yanlış” diyemiyor. Kimisi geleneği esas alıyor, kimisi de Kuran bugün inmiş gibi yorumlar yapıyor. İslam’ın modern unsurlar karşısında tavrının ne olduğunu tam olarak bilmemiz mümkün değil.”

“Hıristiyanlık gibi bir refor­masyon İslam’da mümkün görünmüyor”

“İslam’ın yabancı kültürle ilk karşılaşması 8. asır ve 12. asır arasında Eski Yunan ve Pers kül­türü ile oldu. O karşılaşmadan büyük bir sentez çıktı; İslam felsefesi, İslam kültürü bu karşılaş­manın ürünüdür. Ama İslam uleması bunu red­detti. “Bunlar İslam’a aykırı şeylerdir. O zamanki filozoflar, şairler İslam’dan sapmışlardır. O kültürü reddediyoruz” dediler. Hıristiyanlık gibi bir refor­masyon İslam’da mümkün görünmüyor. Modern çağ kendini gençliğe hissettiriyor. Bunun İslam âlemine etki­sini de görüyoruz. Bir insan hem Müslüman kalıp, hem de modern yaşayabilir mi?”

“İslam bireysel alana çekilip kamusal alanda bir faktör olmaktan çekilecektir”

“İslam bireysel ter­cih haline dönüşüp evrensel iddialar­dan vazgeçecek. Din kamusal alanda bir faktör olmaktan çıkıp birey­sel alana kayacak, bireyin kendi iradesi ve ona uygun yaşam biçimiyle sınırlanacaktır. Toplumsal hayatta kültür ve yaşam unsuru olmaktan çıka­caktır. Bunu Batı medeniyeti dayatacaktır. Bu aydınlanma zorla olacaktır. İslam uleması, “Gelin bir şeyler yapalım, 14. asır bugünkü yaşam biçi­minden çok farklı, bir sentez yapalım” demeye cesaret edemeyecektir. Modern yaşam biçimi kendini empoze edecektir ve İslam zoraki olarak bireysel tercihe doğru itilecektir.”

“Modern hayatın gerekleriyle İslam kaynaklarından gelen normlar arasındaki uçurum”

“Modern yaşayan, seküler dünyanın normlarını kabul eden, dünya mutluluğunun peşinde olan ahiret hayatını bir kenara iten bir sürü Müslüman vardır. Bunlar zaten kaynaktan kopmuşlardır. Bir de kaynağa bağlı kalmak isteyenler vardır, onlar da zorluk içerisindedirler. Modern hayatın gerekleriyle İslami kaynaklardan gelen normlar arasında bir uçurum gördükleri için ne yapacaklarını bilemeyenlerdir. O kaynaklara dönüş ile modern insana bir yaşam biçimi öneremeyeceklerdir.”

“Kuran 14 asır önceki insanların yaşam biçimini yansıtıyor”

“Kaç nesil hadisleri nakletmiş büyük bir literatür var. Kur’an tüm asır için geçerli prensipleri ortaya koyuyor da hadisler koymuyor. Kur’an ayetlerinin geliş sebebi, Esbab-ı Nüzül denilen bir tefsir var. Hangi ayet hangi şartlarda indiğini yazıyorKur’an’daki ayetler o zamanki Mekke ve Medine’de yaşayan insanların yaşam biçimini yansıtıyor. Dolayısıyla 14 asır sonra başka yabancı bir medeniyetin etkisi altında yürütmeye çalışmak mümkün değildir. Bunun tek çıkar yolu inancı bireyin, bireysel iradesine bırakmak. Aksi halde eğitimde, hukukta, sosyal ortak değerlerde bir unsur olarak kabul etmek fevkalade zorluk çıkarır.”

“O kadar vergi ödeyen adam nasıl zekat ödeyecek?”

” Yeni medeniyetin şartlarını kabullenmektir. Başka türlü yaşayamazsın. Başka ülkeye git­tiğinde nasıl abdest alacaksın, nerede namaz kılacaksın, çalışan insan nasıl o kadar saat aç kalacak, o kadar vergi ödeyen adam nasıl zekât ödeyecek? Bunlar zamanın kodlarıydı, zaman geçtikçe de bu kodlar zoraki olarak değişmiştir. Dolayısıyla İslam ulemasının İslam’ı aktif bir din olarak toplumsal hayatta uygulanan kodlar ola­rak istemeleri bana göre zor bir irade biçimidir.”

“İnsanlık tarihinde dine inananlar ile inanmayanlar arasında değil dinler arasında savaş olmuştur”

“İnsanlık tarihinde dine inananlar ve inanmayalar arasında savaşlar pek olmamıştır. Olmuşsa da nadirdir. Çok az zaiyat vardır. En çok ölen, öldürülen dinler arasındaki savaşlardadır. Hıristiyan ve Müslümanlar arasındaki savaşlardan fazlası Müslüman-Müslüman, Hıristiyan-Hıristiyan mezhepler arasında olmuştur. İnanç üzerine dayanışma çoğu zaman patolojiktir. En çok Tanrı’ya inananlar birbirlerini öldürmüşlerdir ve Tanrı adına öldürmüşlerdir.”

“Müslümanların hem kendi içlerinde hem dış dünya ile tartışmaları var”

“Müslümanların hem dış dünyayla, hem kendi aralarında tartışmaları vardır. İkisinde de barışçı değildirdiler. Bugün Türkiye’nin yarısı seküler, diğer yarısı ise dindar bir yaşama yönelmiştir. “Bizden olan, bizden olmayan” diye bir ayrım var. Mütedeyyin kendisi gibi inanmayanı sevmez. Dindarlığın tabiatında bu var. Onlar ibadeti ahlaktan sayıyorlar. İman prensiplerinin ahlakla hiç alakası yok. Ahlak ayrı bir şeydir. Bunu yapmayanı ahlaksız sayıp dost kabul etmiyorlar. Sadece kendilerinin doğru yolda olduklarını düşünüyorlar. Geleneksel dindarlığın bu tavırdan vazgeçmesi lazım.”

“Dindarlık 15 sene önce daha makuldu”

“Emperyalizme karşı bir mücadele verilebilir ama bunun için dini kullanmak yanlıştır. Arap Baharı’nda, Arap diktatörlüğüne karşı dinci gruplar ortaya çıktı ve sonradan bunların daha diktatoryal yapılar olduğu görüldü. Zulüm devam etti. Müslüman Kardeşler Mısır’da yönetimi sağlayamadılar. “Seçimle gelmiş, devam etsin” dendi. Ama ilk aylardaki icraatlarına bakın! Dinin politikaya alet edilmesi ve politik bir iddia olarak ortaya konması hem kişilere, hem de dine zarar vermiştir. Bana göre dindarlık 15 sene önce daha makul, daha kabul edilebilir bir yaşam biçimi öngörürken, bugün belki bu vasfını yitirdi. Eskiden namaz kılmayan kişi camiye giden birini görünce, “Bana da dua et” derdi. Ama şimdi birbirlerine düşman oldular. Ezan sesi daha makuldü. Yaşar Nuri Öztürk de buna karşıydı, “Neden yüksek sesle ezan okuyorsunuz?” diyordu. Neden insanlar camiye yakın evlerden kaçıyor, neden insan sesiyle değil de büyük hoparlörle ezan okunur, bunların cevabını vermeleri gerekiyor. İslam’ın ilk dönemlerinde insan sesi nereye kadar giderse o şekilde okunuyordu. Hoparlörden yüksek sesle okumak, dini başka biçime sokmaktır. Nahoş bir durumdur.”

“Evrim teorisinin kabulü yaratılıştan daha kolaydır”

“Evrim teorisi bir buçuk asırdır güç kazanmaktadır ve modern biyoloji, evrim üzerine kurulmuştur. Dolayısıyla, öğrencilerin tam kavrayamayacağını düşünüp bundan vazgeçilmesi doğru değildir. Ona bakarsanız öğrenci yaradılışı da tam kavrayamaz, bu daha aklen kabulü zor bir teoridir. O yüzden, bilimsel doğru ne ise, onu bir şekilde öğrenciye vermek lazım.”

“Cihat kavramı nefis mücadalesi ile ilgilidir”

“Cihat kavramı bilhassa son dört beş yıldır İslam ülkelerindeki Arap Baharı ve IŞİD, El Nusra gibi militan gruplarla gündeme geldi. Bunlar saldırılarını cihat adına, kutsal bir amaç uğruna yaptıklarını söylüyorlar. Bu kavram günümüzdeki İslami terör örgütleri tarafından kirletilmiştir, aslında cihat kavramı nefis mücadelesiyle alakalıdır. Cihat geleneksel anlamıyla İslam uğruna, vatan uğruna savaşmaktır. Ancak bunun müfredatta İslami bir gereklilik olarak öğretilmesi yanlıştır. Vatan savunmasını profesyonel ordular yapar. Çocuk yaştaki insanlara çatışmacı bir ruh aşılamak yanlıştır. Şu anda Milli Eğitim’de verilen, hatta kültürde mevcut olan Kurtuluş Savaşı atmosferini de eleştiriyorum. Kurtuluş bitti, yüz yıla yakın bir süre geçti. İnsanları devamlı bir mücadele atmosferi içinde tutmak yanlıştır, onların verimliliğini ve psikolojisini bozar.”

“İbadet insanı dürüst ve başarılı kılar diyemeyiz”

“İlkokullarda bile mescit düşünülüyor. İlkokuldaki çocuğun namaza yönlendirilmesi doğru değildir. İlkokuldaki çocuk büyüme ve etrafını anlama çağındadır. “Bir Tanrı var, seni sürekli gözetliyor. Sağında solunda melekler var” gibi bilgileri vermek ona zarar verir. Ondan sonra, teneffüste oynamak isteyen çocuk gidip namaz kılacak. Daha akil baliğ olmamış. Kendisi büyüsün, namazı niyazı o seçsin. Biz nasıl bir insan istiyoruz, buna karar vermek gerekir. Dindar bir insan mı istiyoruz? Başarılı bir insan istiyoruz. Dindar insan başarılı insan mıdır, ahlaklı mıdır? Görüyorsunuz, Fethullah’ın ağzından Tanrı, peygamber, hadis düşmez; her türlü dini söylemi ortaya koyar. Ama icraatına bakın. Bu kadar insan katledildi. Binlerce insan işinden oldu ve bunun tepesinde bir din adamı var. “İbadet insanı dürüst yapar, başarılı kılar” diyebilir miyiz? Diyemeyiz. Ama öyle insanlar da vardır.”

“İnananlar kötülük yapıyorsa bundan inanç sistemi sorumludur”

“İslam’ın söylediğinin de tam tersi bir toplum oluşuyorsa, buna inananlar ve bu metinle insanların icraatının arasındaki boşluğu doldurmayanlar bundan sorumludur. Bir inanç sistemi var, bir grup insan var. Onlar bir sürü kötülük icra ediyorlar ama onların inançlarına baktığımızda pek kötülük görünmüyor. Bunda yine o inanç sistemi sorumludur. Büyük iyilikleri, dürüstlüğü ortaya koyan bir metin ve o metni temel olarak kabul eden insanlar bunun tam tersini yapıyorsa, o metni ne yapacağız? Övecek miyiz, eleştirecek miyiz? “O metin, bir şekilde insanların eylemlerine yansımıyorsa onun bir anlamı yoktur” diyorum.”

Kaynak : gazeteport.com/

ABD: Esad’ın gitmesi artık önceliğimiz değil

Geçen yıl Obama yönetiminin de Suriye’deki önceliği IŞİD ile mücadeleye kaymıştı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Birleşmiş Milletler (BM) Büyükelçisi Nikki Haley, Trump yönetiminin Suriye politikasıyla ilgili olarak “Önceki hükümetin yaptığı şekilde (Suriye Devlet Başkanı Beşar) Esad’ın gitmesine odaklanamayız” açıklamasını yaptı.Haley “Önceliğimiz artık orada öylece oturup Esad’ı görevden indirmeye odaklanmak değil” dedi.

Barack Obama’nın başkanlığı döneminde ABD Suriye’de Esad’ın görevden ayrılmasını şart koşuyor ve Esad’a muhalif grupları destekliyordu.

BBC’nin haberine göre, ABD’nin desteği, IŞİD’in bölgede etkisini artırmasının ardından başka gruplara kaydı.

BBC’nin ABD Dışişleri muhabiri Barbara Plett Usher, Haley’nin ABD’nin zaten bir süredir uygulamakta olduğu politikayı açıkça dile getirmiş olduğuna dikkat çekiyor.

Geçen yıl Obama yönetiminin de Suriye’deki önceliği IŞİD ile mücadeleye kaymıştı.

“Açıklama talihsiz”

Suriyeli muhaliflerin temsilcilerinden olan Farrah el- Atassi, Haley‘nin açıklamalarını “talihsiz” olarak niteledi ve Amerikan yönetiminin kendilerine çelişkili mesajlar gönderdiğini öne sürdü.

Atassi “Beyaz Saray sözcüsü bugün açıkça Esad’ın geçiş döneminde yer alamayacağını söyledi” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da Ankara’da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’yla düzenlediği basın toplantısında, Haley’ninkilere benzer bir açıklama yaptı.

Tillerson, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın geleceği ile ilgili bir soruya “Esad’ın gidip gitmeyeceğine Suriye halkı karar verir” yanıtını verdi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Kılıçdaroğlu, Erdoğan’ın sözünden ‘rahatsız’: ‘IŞİD’den ben sorumluyum’ mu diyor?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Avrupalıların ‘böyle giderse sokağa adım atamayacağı‘na yönelik sözlerini eleştirdi: “Ne demek bu ? ‘El Kaide’den ben sorumluyum’, onu mu demek istiyor? ‘IŞİD’den ben sorumluyum’, onu mu demek istiyor. Olmaz.” 

Erdoğan, referandum öncesi dozu yükselen Avrupa Birliği ülkeleriyle gerilimde, “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz” demişti. Bu sözlerden sadece saatler sonra Londra’da beş kişinin hayatını kaybettiği saldırının düzenlenmesi, uluslararası kamuoyunda da Erdoğan’ın sözlerinin yayılmasına neden olmuştu.

‘Rahatsız oldum’

Kılıçdaroğlu, Ankara’da Muhtarlar ve Hemşehri Dernekleri ile düzenlenen kahvaltılı toplantıda Erdoğan’ın bu sözlerini gündemine aldı.

Erdoğan’ın sözlerinin kendisini rahatsız ettiğini belirten Kılıçdaroğlu şunları söyledi: “Sayın Cumhurbaşkanı önemli bir şey söyledi. Döndü bütün Avrupa’ya dedi ki, ‘Eğer bu tutumunuz devam ederse siz kendi ülkenizde caddede sokakta rahat gezemezsiniz’ dedi. Ne demek bu? ‘El Kaide’den ben sorumluyum’ onu mu demek istiyor? ‘IŞİD’den ben sorumluyum’ onu mu demek istiyor. Olmaz. Bu işin partisi yoktur. Ben rahatsız olduğum kadar eminim Adalet ve Kalkınma Partisi’ne, Milliyetçi Hareket Partisi’ne oy veren sağduyulu vatandaşlarım da rahatsız.”

Türkiye’nin ‘neden dünya ile kavga ettiği’ni sorgulayan CHP lideri, “Niye böyle bir dil kullanıyoruz? Diline hakim olamayan devleti iyi yönetemez. 80 milyonu temsil eden kişinin az ve öz konuşması lazım. Büyükelçimiz çağrıldı, bu sözlerin anlamı nedir diye soruyorlar. Ne diyecek Büyükelçi?” dedi.

”Düşünmeyelim, sandığa gitmeyelim’ doğru değil’

Kılıçdaroğlu, toplantının devamında AKP ve Erdoğan’a eleştirilerini sürdürdü.

Türkiye’de iki buçuk yıldır fiili başkanlık döneminin yaşandığını söyleyen CHP lideri, şöyle devam etti: “Mitingden fazla bizim bir araya gelip konuşmaya ihtiyacımız var. Ortak aklı egemen kılmak için. Bir kişiye yetki veriyoruz. Bütün ekonomik ve sosyal konularda kararname çıkarma yetkisi var. Arzu ederse o bir kişi ‘Ben kıdem tazminatını kaldırdım’ diyebilir. İşçilerden ses çıkıyor mu? Hayır. Herkes gelecek endişesi taşıyor. ‘Acaba söylersem beni işten atarlar mı’ o endişeyi taşıyor. O zaman demokrasi var mı? Hayır. Bu fiili durumu bir de anayasal duruma kavuşturduğunuz düşünün. O zaman yaşayacağımız tabloyu herkes daha iyi görmeli. Sandığa giderken bütün bunları düşünerek sandığa gitmeli. Ha düşünmeyelim, sandığa gitmeyelim, oy kullanmayalım, bu doğru değil.”

‘Muhtarların düşünmesi lazım’

Yeni sistemde olabileceklere dair söylediklerinin çarpıtıldığını söyleyen Kılıçdaroğlu, “Kendi mitinglerinin meydanlarına çıkıp diyorlar ki, ‘Kılıçdaroğlu dedi ki, muhtarlıkları ve belediye başkanlıklarını bir Kararname ile kaldırabilir.’ Benim söylediklerimi çarpıtıyorlar. Ben hiçbir zaman ‘Belediyeler kapatılır’ demedim. ‘Böyle bir yetkisi vardır’ da demedim. Çünkü belediyeler için böyle bir yetki verilmedi. Ama muhtarlar için var. Türkiye’deki bütün muhtarların oturup düşünmesi lazım. Muhtarlığı kaldırmak bir kişinin iradesiyle mi olmalı yoksa bu yetki Meclis’te olmaya devam mı etmeli?” diye konuştu.

Bahçeli’ye dört madde sorusu

AKP’nin Anayasa’nın ilk dört maddesini de değiştirebileceğini savunan Kılıçdaroğlu, AKP’ye teklifle ilgili destek sunan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yüklendi: “Bu sorunun yanıtını kim verecek. Bu sorunun yanıtını bana göre vermesi gereken Devlet Bahçeli’dir. Ülkücülerin vatana bağlı olduğunu biliyorum, en ufak bir endişem yok. Bu değişikliğin oylanmasında dikkatli ve sorumlu davranmak zorundayız.”

‘Sadece ve sadece rejim değişecek’

“Sorun çözen değil, toplumu ayrıştırıp sorun yaratan bir anayasa değişikliği ile karşı karşıyayız” diyen Kılıçdaroğlu şöyle devam etti: “Bu anayasa değişikliği ülkenin hangi sorununu çözüyor? Terör sorununu mu çözecek? Hayır. Ekonomiye istikrar mı getirecek? Hayır. Türkiye Cumhuriyeti bütün devletlerle dost mu olacak? Hayır. Bunlarla hiçbir ilgisi yok. Sadece ve sadece rejimi değiştirecek. Demokratik parlamenter sistemden otoriter bir sisteme geçeceğiz. Tek adam rejimine gececeğiz. Bu kadar basit. Eğer hepimizin kafasında kaygılar varsa, demek ki sorun var ortada. Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakacağız. Bunu düşünmemiz gerekiyor.”

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

CSU’lu Hahn: İncirlik’ten askerlerimizi çekelim

Almanya ile Türkiye arasında gerilim sürerken, Berlin’deki koalisyon hükümetinin ortaklarından CSU İncirlik’teki Alman askerlerinin geri çekilmesini istedi.

Ankara’nın Almanya’ya yönelik sert ifadelerinin ardından, İncirlik Üssü’ndeki Alman askerlerinin geri çekilmesi yönündeki talepler dile getiriliyor. Hristiyan Sosyal Birlik (CSU) Federal Meclis dış ve güvenlik politikaları sözcüsü Florian Hahn, “Almanya’ya karşı kızışan bu atmosferde Türk hükümetinin İncirlik’teki askerlerimizin güvenliğini yeteri kadar sağlayabileceği ve sağlamak istediği giderek belirsizleşiyor” dedi. Federal Hükümet’teki koalisyon ortaklarından CSU’lu politikacı, “Bild am Sonntag” gazetesine yaptığı açıklamada, Federal Hükümet’in İncirlik Üssü’nün altyapısına yönelik yatırımları durdurması ve ‘ikinci adımda da Tornado keşif uçaklarının başka bir yere taşınmasına geçmesi gerektiğini’ kaydetti.

Florian Hahn

Adalet ve Kalkınma Partisi’nden bakanların Almanya’da 16 Nisan referandumu ile ilgili etkinlik düzenlemelerinin engellenmesi nedeniyle iki ülke arasında gerginlik meydana gelmiş, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Federal Hükümet’i Nazi yöntemleri kullanmakla suçlamıştı.

‘Alman askerlerinin Erdoğan’ın güç oyununda rehin konumuna düşmesine izin verilemeyeceğini’ belirten Hahn, “Bu tür bir bağımlılık ilişkisi çılgınca, özellikle de Amman gibi alternatif üslerin mümkün olduğu göz önünde bulundurulduğunda” şeklinde konuştu.

Alman askerlerinin ve IŞİD ile mücadele eden koalisyon güçlerine veri toplayan Tornado keşif uçaklarının Ürdün’ün başkenti Amman’a kaydırılması konusu, birkaç ay önce NATO partneri Türkiye’nin Federal Meclis üyelerinin İncirlik Üssü’ndeki Alman askerlerini ziyaret etmelerine izin vermemesi üzerine gündeme gelmişti. Ankara daha sonra milletvekillerinin ziyaretine yeşil ışık yakmıştı.

© Deutsche Welle Türkçe

AFP/dpa, AÜ/GA

Kaynak : http://www.dw.com/tr/

CHP: 15 Temmuz’da bomba yağdıranlar “Hayır” diyenler değil, bilerek devlete ve orduya yerleştirilen hainlerdir

“İfade özgürlüğüne sahip olmamanın ne demek olduğunu en iyi biz biliriz”

CHP Sözcüsü Selin Sayek Böke, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “15 Temmuz gecesi şehit olanlar ‘evet’çiydi, evetçi. F-16’larla bomba yağdıranlar bugünün ‘hayır’cıları” sözlerine yönelik “15 Temmuz’da bomba yağdıranlar ‘Hayır’ diyenler değil, bilerek devlete ve orduya yerleştirilen hainlerdir ” yorumunu yaptı.

Partisinin Merkez Yürütme Kurulu sonrası konuşan yapan Böke’nin açıklamaları şöyle:

“15 Temmuz’da Meclis’in bu milletin üzerine bomba yağdıranlar, bugün milletin hayrında birleşenler değildir. Bizzat bugün ‘Hayır’ diyenleri darbecilikle suçlayanlar bilerek isteyerek devlete ve orduya yerleştirdikleri hainlerdir. Bugün ‘Hayır’ diyenler evladını PKK’ya IŞİD’e şehit veren şehit anneleri. Bugün ‘Hayır’ diyenler kaldırmaya hazırlandığınız kıdem tazminatlarına sahip çıkan milyonlarca işçi. Her meslekten milyonlarca insan Türkiye demokrasisi için ‘Hayır’ diyorlar. Bu insanları kendi çıkarlarınız için terörist ilan etmeye hiçbirinizin hakkı yok. Hem ‘Hayır’ hem ‘Evet’ diyecek olanlar bu memleketin evladıdır. Türkiye siyasi çıkarları olan bunun uğruna ülkeyi bölmeye kalkanlara rağmen mutlaka birleşecek. Biz bütün Türkiye ayrışmayacağız.

Almanya’nın ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlayıcı tutumu oldu. İfade özgürlüğüne sahip olmamanın ne demek olduğunu en iyi bizler biliriz. Bu kısacık referandum sürecine bakalım. Mitinglerimizin yasaklanmasından biz bunu biliyoruz. Hakkımızda açılan sayısız soruşturmadan biz bunu biliyoruz. İktidarın hoşuna gitmeyeni yazdı diye işinden edilen gazetecilerden biz bunu çok iyi biliyoruz.”

Kaynak : http://t24.com.tr/

Erdoğan’dan ‘hayır’cılara bu kez ‘çukur’ göndermesi

Fotoğraf: Habertürk

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan dönüşü uçakta yaklaşan referandum hakkında konuştu. “‘Hayır’ demek, eşittir çukur” diyen Erdoğan, “Anketler yapılıyor. Şu an benim değerlendirme yapmam erken olur” ifadelerini kullandı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan ziyareti dönüşünde uçakta soruları yanıtladı. 16 Nisan günü gerçekleştirilecek referandum hakkında konuşan Erdoğan, “Anketler yapılıyor. Şu an benim değerlendirme yapmam erken olur. Ama olumlu olduğunu söyleyebilirim. Bu bilinç arttıkça, olumlu yaklaşım daha netleşecektir. Ciddi sayılabilecek kararsız bir kesim var. Henüz meseleyi tam kavramamış bir kesim. O da netleşecek, vatandaşlarımız istikametlerini belirleyecektir” ifadelerini kullandı.

“Hayır demek eşittir çukur demektir”

“Cumhurbaşkanı seçildiğim 10 ağustosta 14 parti birleşti. Birleşerek bir aday çıkardılar. Bu birleşme ne getirdi malum, yüzde 36 getirdi. O kadar. Biz de yüzde 52 aldık” diye konuşan Erdoğan, “Mesela Kandil, ‘Oylarımız hayır’dır, hayır verin’ diyor. Bunu bir kenara koyamayız. Bunu masaya yatırmak gerekir. Bir defa şunu bileceğiz: Kişi sevdikleriyle beraberdir. Terör örgütü, bugüne kadar bu ülkede 35 bin insanın canına kıydı. Böyle bir örgüt bu halk oylamasında eğer ‘hayır’ diyorsa, o zaman bizim de vatandaşlarımızı bilgilendirmemiz lazım. Buna kimler hayır diyor, kimler evet diyor, vatandaşımız bilmeli. Nitekim ben vatandaşımıza, ‘Böyle bir yanlışa düşmeyin’ diyorum. Ben hayır dersem, oyumun gideceği yer Kandil’dir. Hayır dersem bu ülkede gideceğimiz yer istikrarsızlıktır. Hayır dersem, benim oyumun gideceği yer, güven ortamının ortadan kaybolmasıdır. ‘Hayır’ demek, eşittir çukur; ‘Hayır’ demek eşittir, o çukurların altında açılan şehirler demektir. Son Mardin operasyonlarında güvenlik teşkilatımızın girdiği evlerin altında açılmış tüneller ve şehirler bulundu; 1500 kişi orada barınabilir diyorlar. ‘Hayır’ dersen oyun oraya gidiyor. Bunları vatandaşa anlatmayacak mıyız? Bunu halkımızın bilmesi lazım. Yaptığımız budur” ifadelerini kullandı.

“Medyanlar giderek hareketleniyor”

Referandum kampanyası kapsamında bugüne kadar 9 il gezdiğini söyleyen Erdoğan, “Referandum sürecinde kamuoyunda Cumhurbaşkanı meydanlara indiğinde hava değişir gibi bir yaklaşım var. Bu ortam “evet” kampanyası için çalışması gereken parti teşkilatlarında yavaşlığa mı neden oluyor?” sorusuna şu yanıtı verdi:

Bu süreçle ilgili olarak ben üzerime düşeni yapıyorum, yapacağım. Şu ana kadar 9 il dolaştım. Bunların 5’i büyükşehir. Bundan sonraki süreçte yine gerek iller gerekse büyük kapalı salon toplantıları yapmaya devam edeceğiz. Bazı televizyon programlarıyla da süreci değerlendirelim istiyoruz. AK Parti Genel Başkanı ve kadrosu da arazide. Çalışmalarını sürdürüyor. MHP de bu noktada çalışmalarını sürdürüyor, sürdürecek. Dayanışma içinde, ‘evet’ için çalışan bir heyetiz; bunu sürdüreceğiz. Karşı taraf şu ana kadar ne gibi çalışma yapıyor, pek bilemiyorum. Biz kendi yaptıklarımızdan sorumluyuz. Kendimizi anlatalım istiyoruz. Özellikle de milletimize evet oylarının ülkemize neler kazandıracağını anlatalım istiyoruz. Bu 18 madde ile neler ülkemize gelecek, ülkemiz neler kazanacak, bunu anlatmaya çalışacağız. Çünkü milletimiz neye oy verdiğinin farkında olsun, bilincinde olsun istiyorum. Gün geçtikçe bu bilinç artıyor. Meydanlar giderek hareketleniyor. Demek ki halkımız bir şeyler almaya başlamış durumda.

Yeni hedef Münbiç

Fırat Kalkanı Harekatı kapsamında El Bab’da ‘temizlik harekatı’ yapıldığını anlatan Erdoğan, “El Bab’tan sonraki sürecimiz Münbiç istikametinde olacak. Fakat ABD başta olmak üzere koalisyon güçleriyle eğer müşterek adımlar atabilirsek Rakka sürecini beraber yürütmenin gayreti içindeyiz” dedi.

Rusya’dan teklif gelirse kabul edilecek 

Rusya’dan “IŞİD’e karşı birlikte mücadele” biçiminde bir talep gelmesi halinde bunun kabul edilebileceğini söyleyen Erdoğan, “Mart ayında Rusya ziyaretimiz olacak. Bütün bu konuları orada etraflıca ele alma fırsatımız olacak” dedi.

“Trump yönetiminin net kararı yok”

Donald Trump  yönetiminin Münbiç ve Rakka ile ilgili netleşmiş bir kararı olmadığını söyleyen Erdoğan şunları söyledi:

Fakat Genelkurmay Başkanları biliyorsunuz Türkiye’ye geldi. Görüşmeleri oldu. Atılabilecek müşterek adımın ne olacağı noktasında. CIA Koordinatörü biliyorsunuz geldi. Onunla bazı görüşmeleri ben ve MİT müsteşarımız etraflıca yaptılar. Onunla bir aşama bu sürecin bir ön adımı diyebileceğimiz adımlar atıldı. Onlar da sanırım CIA’de değerlendirmesini yapıyorlar. Bize göre SDG bu işin içinde olmamalı. Terör örgütünün silahlı ve siyasi ayağını teşkil eden böyle bir yapıyı bizim yanımızda görmemiz asla mümkün değildir. Olamaz…. Baştan beri söylediğimiz bir şey vardı. Bunların Münbiç’i boşaltmaları lazım. Zira, oranın bunlarla bir ilgisi yoktur. Münbiç Araplarındır. Hakeza Rakka tamamıyla Araplarındır. Orada 2500 civarında DEAŞ’lı olduğu bize gelen bilgiler arasında. Bütün bu mücadeleyi ÖSO, Türkiye ve koalisyon güçleri hep birlikte destek vermemiz halinde bu iş çözülür dedik. Temennimiz odur ki dayanışma içinde oluruz.

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/

Fırat Kalkanı Harekâtı’nda şehit olan askerlerin kimlikleri belli oldu

Astsubay Kıdemli Çavuş Yahya Efiloğlu “Ben şehit olacağım, beni hava şehitliğine defnedin” diye vasiyette bulunmuş.

Fırat Kalkanı Operasyonu kapsamında Suriye’nin El Bab kentinde IŞİD saldırısı sonucu şehit olan Uzman Çavuş Gökhan Kılıç’ın 3 aylık evli olduğu ve şehit olmadan 3 gün önce izinden döndüğü öğrenildi.Astsubay Kıdemli Çavuş Yahya Efiloğlu’nun ise ‘Ben şehit olacağım, beni hava şehitliğine defnedin’ diye vasiyette bulunduğu ortaya çıktı.

Gökhan Kılıç üç ay önce evlenmişti

Gökhan Kılıç’ın ölüm haberi memleketi Adana’nın Sarıçam ilçesi Sarıçam Mahallesi 2424 Sokak’ta yaşayan ailesine görevli askerler tarafından verildi. Haberi alan yakınları fenalık geçirdi. Mehmet-Fadime Kılıç çiftinin en küçük çocukları olan 25 yaşındaki Gökhan Kılıç’ın Tatvan’da görev yaptığı, 4 yıllık uzman çavuş olduğu, 2 kız 1 erkek kardeşi bulunduğu ve eşi Hasret ile de 3 ay önce dünya evine girdiği öğrenildi. Şehidin evine Türk bayrağı asılırken, sokakta da bir ambulans hazır bekletiliyor.

“Beni hava şehitliğine defnedin”

Fırat Kalkanı Harekatında şehit olan iki askerden birisi olan Ordu’nun Akkuş ilçesinden Astsubay Kıdemli Çavuş Yahya Efiloğlu’nun ölüm haberi İzmir’deki ailesine ulaştı.

Şehit askerin akrabası Alia Efiloğlu, “Kendisi izne geldiğinde ‘Ben şehit olacağım, beni hava şehitliğine defnedin’ diye vasiyette bulunmuş. Bu vasiyeti yerine getirmek şehadet mertebesinin yüceliği gereği silah arkadaşlarının yanına defnetmeye hava şehitliğine karar verdik” dedi.

Fırat Kalkanı Operasyonu kapsamında Suriye’nin El Bab kentinde IŞİD saldırısı sonucu şehit olan askerlerden Astsubay Kıdemli Çavuş Yahya Efiloğlu’nun şehit haberi memleketi İzmir’in Karabağlar ilçesinde yaşayan ailesine askeri yetkililer tarafından verildi. Aile oğlunun şehadet haberini olgunlukla karşılarken, şehit evi haberin ardından Türk bayraklarıyla donatıldı. Acı haberi öğrenen vatandaşlarda şehit evine akın ederek, aileye taziye dileklerini iletti.

Şehit olmadan saatler önce babasıyla görüşmüş

Şehidin acılı babası Abdullah Efiloğlu’un ayakta durmakta güçlük çekerken, gözyaşlarına boğuldu. Baba Efiloğlu, “En son dün konuştum. İyi olduğunu söyledi ve bir dakika kadar konuştuk” dedi.

“Şehit olmak istiyorum” demiş

Akrabası Ali Efiloğlu ise şehidin ailenin tek asker çocuğu olduğunu söyledi. Astsubay Kıdemli Çavuş Efiloğlu’nun şehit olmak istediğini ifade eden Ali Efiloğlu, “Görev bölgesinde görevini severek yaptığını zamanla anlatır, zaman zaman benimle de görüştüğünde dua isterdi. Kendisi izne geldiğinde ‘Ben şehit olacağım, beni hava şehitliğine defnedin’ diye vasiyette bulunmuş. Bu vasiyeti yerine getirmek şehadet mertebesinin yüceliği gereği silah arkadaşlarının yanına defnetmeye hava şehitliğine karar verdik. Devamlı sınır bölgelerinde görev yaptığından dolayı evliliği geciktirdik biraz bilinçli olarak. Böyle bir durum düşünmedik; ama takdir ilahi tecelli eder sınır bölgesindeki görevi bittikten sonra evlilik gerçekleşir diye düşünüyorduk. Bu sezon sonunda da böyle bir teşebbüsümüz vardı” şeklinde konuştu.

Astsubay’ın Üstçavuş Efiloğlu’nun cenazesi cuma günü öğle namazına müteakip kılınacak cenaze namazının ardından askeri törenle son yolculuğuna uğurlanacak.

Kayseri’ye şehit ateşi

Uzman Çavuş Mahmut Uslu ile birlikte şehit olan Üsteğmen Tarık Koçoğlu’nun acı haberi Kayseri’ye ulaştı.

Uzman Çavuş Mahmut Uslu’nun Kartal’daki evine ateş düştü. Uslu’nun polis memuru olan babası Ali Uslu’nun da 25 yıl önce şehit olduğu öğrenildi.

El Bab şehidi Mahmut Uslu’nun Kartal Atalar Caddesi’ndeki evine ateş düştü. Aileye acı haberin verilmesinin ardından şehidin evi Türk bayrakları ile donatıldı. Askerlerin acılı haberi vermesinin ardından şehidin annesi Mürşide Uslu gözyaşlarına boğuldu. Kartal Belediye Başkanı Altınok Öz de eve gelerek, aileye taziye ziyaretinde bulundu. Şehidin eniştesi Veysel Oğuz ise Altınok Öz’e sarılarak gözyaşı döktü.

25 yıl önce şehit oldu

Şehit Mahmut Uslu’nun bekar olduğu ve annesi ile yaşadığı öğrenildi. Şehidin polis memuru olan babası Ali Uslu’nun 25 yıl önce bir silahlı saldırıda şehit edildiği öğrenildi.

Mahmut Uslu’nun, yılbaşı gecesi Gaziantep’in Oğuzeli İlçesi’ndeki İl Göç İdaresi Geri Gönderme Merkezi’ni ziyaret eden Başbakan Binali Yıldırım ile birlikte yemek yiyip sohbet ettiği ortaya çıktı.

Şehit Üsteğmen Koçoğlu’nun babasının yıllar önce vefat ettiği annesinin ise İstanbul’da oturduğu Kayseri’deki yakınlarından öğrenildi. Şehit Üsteğmen Tarık Koçoğlu’nun yarın İstanbul’da toprağa verileceği belirtildi.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Ortadoğu uzmanı Cockburn: Türkiye Suriye’de beklenmedik büyük kayıplar veriyor

Fotoğraf: Reuters

Britanya’nın önde gelen gazetelerinden Independent’ın Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn, Türkiye’nin ‘Fırat Kalkanı’ operasyonu kapsamında Suriye’de ‘beklenmedik ölçüde’ büyük kayıplar verdiğini belirtti.

BCC Türkçe’nin aktardığına göre, Türk ordusunun Halep’in kuzeydoğusundaki El Bab kasabasını almak için ilk kez IŞİD savaşçılarıyla ‘gerçek bir muharebeye’ girdiğini ve ‘beklenmedik derecede ciddi asker ve ekipman kaybı’ vermeye başladığını kaydetti.

Cockburn, IŞİD’in Ankara’nın öngördüğünden daha kararlı ve usta direnişi nedeniyle harekatın ‘çok daha maliyetli ve yavaş’ ilerlediğini belirtti.

‘Fırat Kalkanı ilk aşamalarında başarılıydı’

Yazar Türkiye’nin öncelikli olarak Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) şemsiyesi altındaki Arap ve Türkmen milislere güvendiğini ve bu gruplara, top atışları, hava operasyonları ve sahadaki sınırlı sayıda askerle destek verilmesi öngördüğünü vurguladı. Cockburn, bu stratejinin Cerablus’un alındığı Fırat Kalkanı Harekatı’nın ilk aşamalarında başarılı olduğunu söyledi.

Ancak yazar El Bab’ta ağır giden ilerlemenin Suriye’ye askeri müdahalenin ilk aşamalarında Türkiye’ye ağır bir bedel getirdiğini yazdı.

El Bab civarındaki muharebenin, Astana’da açıklanan ateşkes planlarının en önemli zaafını da ortaya koyduğunu belirten Cockburn şöyle devam etti: “En güçlü iki isyancı silahlı hareket olan IŞİD ve eski adı El Nusra olan Şam’ın Fethi Cephesi, ateşkesin kapsamında bulunmuyor. Dahası, El Nusra, barış görüşmelerine ve ateşkese sıcak bakan isyancı grupları ortadan kaldırmak için Batı Halep’te bir harekat başlattı.”

Cockburn, Irak ve Suriye hükümetinin beklentilerinin aksine IŞİD’in hala çok farklı cephelerde savaş yürütebildiğini belirtti.

Erdoğan ‘El Bab hallolmak üzere’ demişti

Geçen ekim ayında, IŞİD’in elindeki El Bab, YPG’nin elindeki Menbiç ve IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’ya yöneleceklerini söyleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 23 Aralık 2016’da El Bab’ın ‘hallolmak’ üzere olduğunu öne sürmüş, 27 Aralık 2016’da ise El Bab’ın ‘tamamen kuşatıldığını’ ifade etmişti.

Suriye’nin kuzeyinde yürütülen ‘Fırat Kalkanı’ harekatında şu ana kadar 53 asker hayatını kaybetti.

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

‘Çağrı’ yapan Halkevleri üyesi: Bakanlık katili bulsun, laikliği savunmak suç değil

İçişleri bakanlığının ‘sakıncalı’ bulup terörle mücadele ekiplerine yönlendirdiği bir videoda laiklik çağrısı yapan Halkevleri üyesi  Ergin Çevik, “Bakanlık gitsin, Reina’da onlarca kişiyi katledip elini kolunu sallayarak mekandan çıkan katili bulsun. Laikliği savunmak suç değildir” dedi.

Ünlü gece kulübü Reina’da 39 kişinin hayatını kaybettiği saldırı öncesi sosyal medyada yılbaşı kutlamalarına yönelik yükselen ayrımcı söylemler tedirginlik yaratmış, ancak hiçbir yaptırımla karşılaşmamıştı. Saldırının ardından ise vahşeti öven paylaşımlarla ilgili emniyet müdürlüğüne ihbar yapılabileceği belirtilmişti.

 

Ancak bunlar yerine, laiklik çağrısı yapılan bir video hedefe oturtulmuştu.

 

 

Okmeydanı’nda çekilen ve Halkevleri’nin paylaştığı videoda konuşan Ergin Çevik şöyle diyordu: “Artık buraya kadar. Bundan sonra mahallelerimizde ne bir IŞİD’çiye, ne de bir gerici cihatçıya izin vermeyeceğiz. Gericiliğe karşı yükseltilmesi gereken bir bayrak vardır. O da laiklik bayrağıdır. Bizler herkesi bu mücadelenin birer neferi olmaya çağırıyoruz. Gericilerden, faşistlerden, bakanlık sevdalılarından hesap sormaya çağırıyoruz.”

Bir kişi videoyu iç savaşa davet ettiği gerekçesiyle polise ihbar etmiş, İçişleri Bakanlığı da ihbarı hayli ciddiye alıp terörle mücadele ekiplerine iletildiğini duyurmuştu.

Bakanlık, yoğun tepki çeken tweeti yaklaşık iki saat sonra sildi ancak Çevik’in konuştuğu esnada arkada beklediği görülen Halkevleri üyesi Ayşegül Başar sabah gözaltına alınmıştı.

‘Bu katliam ilk değildi ve bu gidişle son da olmayacaktı’

sendika.org’a konuşan Çevik, “IŞİD veya IŞİD’in izinden giden cihatçı katiller, kendilerine destek veya yol verenlerle de birlikte bir katliama daha imza attı. Bu katliam ilk değildi ve bu gidişle son da olmayacaktı. Bizse bu katliamın bir son olmasını istediğimizi ve bunun için de laiklik mücadelesinin yükseltilmesi gerektiğini belirttik” dedi.

‘Bu cihatçı katillerin kökleri ile uğraşsınlar’

Bakanlığa ‘katliamın sorumlularını bulma’ çağrısı yapan Halkevleri üyesi Çevik, şöyle devam etti: “Bu ülkede bunca katliam yaşanırken, her geçen gün ülkemiz ve halklarımız daha fazla karanlığa gömülmek istenirken; İçişleri Bakanlığı’nın görevi, insanların kahvelerde ne konuştuğuyla ilgilenmek midir? Gitsinler, katliamların sorumlularını bulsunlar. Gitsinler, Reina’da onlarca kişiyi katledip elini kolunu sallayarak mekandan çıkan katili bulsunlar ve bu cihatçı katillerin kökleri ile uğraşsınlar. Laikliği savunmak suç değildir. Halkevleri, laikliği savunmaya her daim devam edecektir!”

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

CHP’li Böke: Kayyum atanacaksa, ilk kayyum AKP’nin kendisine atanmalıdır

2016-09-21_222224

CHP Parti Sözcüsü Böke,”Teröre yardımdan bir kayyum atanacaksa, ilk kayyum AKP’nin kendisine atanmalıdır” dedi.

CHP Merkez Yönetim Kurulu (MYK), Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında parti genel merkezinde toplandı.

Türkiye’de yeni bir eğitim politikasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Böke, yeniden şekillenen dünya ekonomisine çocukların uyumlu bir şekilde yetiştirilmesi gerektiğini söyledi.


“14 yıllık AKP döneminde eğitimdeki sorunlar derinleşti”

Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında, kişi başına eğitim harcamasında sonlarda olduğunu, uluslararası sınavlarda çocukların yeterli performansı gösteremediğini öne süren Böke, “Bu tabloda hala eleştirel düşünen, fikir özgürlüğünün garantisi olan öğretim üyeleri, öğretmenler sadece muhalif oldukları için meslekten atılıyorlar. AKP zihniyetinin öğretmene verdiği değer, geçtiğimiz birkaç hafta içerisinde KHK’larla sorgusuz, sualsiz on binlerce öğretmeni fişleyerek işten çıkarmasından bir kez daha belli oluyor” diye konuştu.

“Teröre yardımdan bir kayyum atanacaksa, ilk kayyum AKP’nin kendisine atanmalıdır”

“Kim hendek açılmasına destek verdiyse, kim şehirlerin bomba yığınağına dönüştürülmesine belediye kaynaklarıyla destek olduysa ve bunlar kadar önemlisi kim bizim bütün uyarılarımıza rağmen, bütün bunlara kendi siyasi çıkarı için göz yumup, teröre yardım ve yataklık yaptıysa hukukun önünde mutlaka hesap vermelidir. Ancak hukuk, oy veren vatandaşın, halkın iradesi yok sayılarak, seçilmişlerin kayyum yoluyla görevden alınması hiçbir biçimde kabul edilemez. Hiç kimse kendisini bu darbe fırsatçılığıyla hukukun, anayasal düzenin, seçmenin iradesinin yerine koymaya kalkmamalı. Demokratik düzende seçilmişlerin meşruiyet sınırlarını siyasetin keyfi değil, hukuk belirler. Siyaset keyfi yapılamaz. Bu hukuk yalnızca Güneydoğu’da teröre destek veren belediyelere değil, FETÖ’ye kentlerimizi parsel parsel peşkeş çeken AKP belediyelerine de terör örgütü PKK kentlerimizi silah deposuna çevirirken göz yuman, TSK’yı ve tüm kurumlarımızı FETÖ’ye bilerek teslim eden yöneticilere de, IŞİD’in Türkiye yapılanmasına göz yumanlara da aynı biçimde uygulanmalıdır.”

Böke, “Nasıl ki o hendeklerin kazılması teröre destekse, FETÖ’yü devlete yerleştirip parsel parsel arsa satmak da, IŞİD’i bir Türkiye gerçeğine dönüştürmek de eşit derecede terörü beslemektir. Unutulmamalı ki eğer teröre yardım ve yataklıktan kayyum atanacaksa Türkiye’de ne AKP’li belediye ne de AKP’li yönetici kalır. Teröre yardımdan bir kayyum atanacaksa, ilk kayyum AKP’nin kendisine atanmalıdır” dedi.

İşsizlik rakamları

Türkiye’de 6 milyon işsizin bulunduğunu, umudunu kaybedenler de dahil edildiğinde gerçek işsizliğin yüzde 18,1 seviyelerinde olduğunu savunan Böke, “Her 5 kişiden biri işsiz. Resmi rakamlar bu oranı daha düşük gösteriyor. Gençlerimize imkan yaratmayan bir ekonomik düzen ortaya çıktı. Durum çok vahim. Esasında siyasetin konuşması gereken en temel meseleler bunlar. Eğitimi farklılaştırmak, çocuklarımıza bir yarın sunmak ve işsizlik sorununu çözmek siyasetin ve özellikle iktidarın görevi” ifadesini kullandı.

Böke, her üç gençten birinin Türkiye’de boşta gezdiğini, kendine bir gelecek yaratma imkanına erişemeyen kadınların oranının ise yüzde 47 olduğunu iddia etti.

“FETÖ’YÜ DEVLETE YERLEŞTİRENLER HESAP VERMELİ”

Türkiye’nin çok ciddi bir işsizlik sorununun olduğuna işaret eden Böke, iktidarın 14 yıldır sürdürdüğü eğitim ve ekonomi politikalarını eleştirerek, “Sistem ne bugünü kurtarıyor ne de daha iyi bir yaşamı, başka bir geleceği mümkün kılacak politikaları ortaya koyuyor” diye konuştu.

İşsizlikteki bu ağır tabloya, bir de KHK’lerle mağdur edilen yeni işsizler ordusunun katıldığını ifade eden Böke, sözlerine şöyle devam etti:

“Türkiye’yi kendi hedefleri uğruna bir darbe girişimiyle karşı karşıya bırakan, geçmişte kumpas davalarıyla binlerce insanımızı mağdur etmiş, TSK’ya kurulan komploda rol oynamış olan, Türkiye’nin kurumlarını AKP ile kol kola çökme noktasına getiren, devlete yerleştirilmiş olan ve adı FETÖ diye tanımlanan bu örgüt, her alanda ve kurumda mücadele edilerek temizlenmelidir. Bu, Türkiye’nin geleceği için bir zorunluluktur. Hem FETÖ hem de FETÖ’yü devlete yerleştirmiş olanlar mutlaka hukuk önünde hesap vermelidir. Ancak bu yapılırken insan haklarına, hukuka ve evrensel değerlere de mutlaka uyulmalıdır. Yeni haksızlıklarla, yeni mağduriyetler oluşmasına engel olunmalıdır. Unutmayalım ki darbenin ve demokrasiye karşı yönelen tehditlerin yegane panzehiri darbe hukuku değil, demokrasidir.”

Böke, darbe girişiminden demokrasi değil, sivil dikta çıktığını ileri sürerek, “Eğer siz FETÖ’yü devlete bizzat, bile isteye yerleştiren AKP içindeki FETÖ’cülerle mücadele etmez, buna göz yumarsanız, onun yerine hayatları FETÖ gibi örgütlerle mücadele etmekle geçmiş olan özgürlükçü, demokrat akademisyenlere, öğretmenlere, gazetecilere fatura çıkarırsanız, FETÖ’cülük çizgisini hukuk değil, AKP’li olup olmamak üzerinden çizerseniz, bunun adı darbe ile mücadele değil, açıkça darbe fırsatçılığı olur. Üstelik darbe fırsatçılığıyla sivil darbe yapmak olur” dedi.

”TARIK AKAN’IN ANISINI YAŞATACAĞIZ”

Demokrasi, millet iradesi ve Meclis yok sayılarak OHAL’in uzatılmasının konuşulduğunu kaydeden Böke, “Buradan çağrı yapıyoruz, Sayın Başbakan ’90 günü bulmaz bitiririz.’ demişti, şimdi, bugün OHAL’i kaldırsınlar. Türkiye bu durumdan, Meclisten demokratik bir şekilde, parlamenter düzeni güçlendirerek çok daha sağlıklı çıkacaktır” ifadesini kullandı.

“KHK ile devlet yönetilmez. Meclisin etrafından dolanmak çok açık bir anayasa ihlalidir, millet iradesine yapılmış çok açık bir sivil darbedir. Biz, 15 Temmuz’dan önce de 15 Temmuz gecesi bombaların altında da halkın iradesini Meclis’te savunduk, savunmaya da devam edeceğiz. Nasıl asker üniforması giymiş teröristlerin darbesine karşı halkın iradesini savunduysak, bugün de sivil darbe anlayışına karşı bu iradeyi savunmaya devam edeceğiz. Anayasada çizilen sınırları açıkça aşan, darbe fırsatçılığıyla sivil bir diktatörlük kurmuş olan KHK’ları hemen Anayasa Mahkemesine taşıyacağız. Çünkü bizim muhalefet partisi olarak en temel görevimiz saray rejimine değil, halkın iradesine, demokratik ve anayasal düzene sahip çıkmaktır. Dolayısıyla başka muhalefet partileri ne yapar bilemeyiz ama CHP, ne halkın iradesine yedek kabul eder ne de iktidarın antidemokratik uygulamalarının yedek lastiği olur.”

Tarık Akan’ın hayatını kaybetmesine de değinen Böke, “Gönül isterdi ki halkın iradesini temsil ettiğini iddia eden iktidar da bu kayıp karşısında gereken saygıyı gösterseydi. Biz CHP olarak bu değerlerin siyasi mücadelesini vermeye, elimizde olan bütün demokratik araçlarla devam edeceğiz. Biz, Tarık Akan’ın anısını onunla birlikte yaşatmaya devam edeceğiz” ifadesini kullandı.

“SOMUT ADIMLAR BEKLİYORUZ”

Böke konuşmasının ardından basın mensuplarının sorularını yanıtladı. “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘yedek milletvekili’ önerisine nasıl bakıyorsunuz?” sorusuna Böke, “Biz, ‘Siyasi Partiler Yasası değişsin, ön seçimlerle vatandaşın istediği milletvekili adayı olsun’ derken, şimdi çıkıp ‘Benim istediklerim milletvekili olsun, ben istemediğimde de yedeğini yerine koyayım’ diyen bir yaklaşım Türkiye demokrasisini bugünden yok etmek demek olur. Biz, hiçbir işi yedekleri gözeterek yapmayız, işin esasını iyi yapmak bizim için her şeyden öncelikli” yanıtını verdi.
“Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Başbakan Binali Yıldırım görüşmesinin takvimi belli oldu mu Konu başlıkları ne olacak?” sorusu üzerine Böke, kendilerine henüz iletilmiş bir takvimin olmadığını söyledi. Böke, görüşmedeki öncelikli gündemlerinin, temizliğin hukuka uygun yapılması, hukuk dışına çıkan yeni mağduriyetlerin ortaya çıkmaması olduğunu bildirdi.

“AK Parti içindeki FETÖ yapılanması”na ilişkin soruyu Böke, “Her şeyden önce AKP’nin de kendi içinde bir temizlik ihtiyacını dillendiriyor olması önemlidir. Ancak iktidarın en temel görevi konuşmak değil, işi yapmaktır. Biz artık bu yönde somut adımlar bekliyoruz” diye cevapladı.

“Adil Öksüz’ü jandarmanın koruduğuna yönelik bugün bir gazetede haber yer aldı. Elinizdeki bilgilerle, bu bilgiler örtüşüyor mu?” sorusuna karşılık Böke, TBMM içinde darbeyi soruşturacak bir komisyonun kurulması isteklerine iktidarın ayak dirediğini, Öksüz’e dair bilgilerin de bu komisyonda tartışılabileceğine değindi.

“MHP Genel Başkan Yardımcısı Semih Yalçın, CHP’nin Anayasa Mahkemesine yapacağı başvuruyla ilgili ‘OHAL sürecinde çıkarılan KHK’ların yargıya taşınamayacağını, yine KHK yoluyla düzeltilebileceğini’ söyledi. Bu konudaki görüşünüz nedir?” sorusuna Böke, şu yanıtı verdi:

“1991’de Anayasa Mahkemesinin iki kararı var. Gönül isterdi ki bütün muhalefet partileri ödevlerini bu ciddiyetle yapmış, bizim komisyonumuz gibi bu bilgilerin ışığında açıklama yapıyor olsun. Biz onlara hatırlatalım; 1991’de Anayasa Mahkemesinin verdiği karar, ‘Olağanüstü hali aşan düzenlemeler olduğu takdirde KHK’ların anayasal denetlemeye tabi olduğunu’ söyler. Bugünün bütün OHAL KHK’ları da bu tanıma çok açık bir biçimde uymaktadır. Dolayısıyla biz, hiç tereddütsüz bunları hukukun gerektirdiği ve izin verdiği şekilde Anayasa Mahkemesine götüreceğiz.”

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/