Yıldıray Oğur: Cumhuriyet’çilere yapılan ‘ByLock’ suçlaması, Gülen’i arayan isimlere de yöneltilebilir!

Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce’yi tanık yapmak sahiden mizah olabilir.

Türkiye yazarı Yıldıray Oğur, Cumhuriyet’in yönetici, yazar ve avukatları hakkında “PKK/KCK, FETÖ/PDY ve DHKP-C’ye müzahir oldukları” iddiasına ilişkin olarak yürütülen soruşturma kapsamında hazırlanan iddianamedeki suçlamalarla ilgili olarak “2013’ün Kasım ayında hastalığı için doğrudan Fetullah Gülen’i (herhalde o telefonda da Bylock vardır) arayıp geçmiş olsun diyenlerle de aynı irtibatlar bulunabilir” dedi.

Darbe girişiminin planlayıcısı olduğu ileri sürülen Fethullah Gülen, 24 Ekim 2013’te, geçirdiği rahatsızlık dolayısıyla kendisini arayan isimlere iki ayrı ilan yayınlayarak teşekkür etmişti.

Gülen’in teşekkür ettiği isimler arasında dönemin cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım ile Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da yer almıştı.

Aralarında Can DündarAkın AtalayAhmet Şık, Bülent UtkuKadri Gürsel ve Aydın Engin‘in de olduğu 19 kişiye ‘FETÖ’ suçlaması yöneltilen iddianamede, bu kişilerin ByLock kullanıcılarıyla yoğun irtibatının olduğu öne sürülüyor.

Yıldıray Oğur’un “Âdeta bir iddianame ve herkes için adalet”başlığıyla yayımlanan (7 Nisan 2017) yazısı şöyle:

15 Temmuz İddianameleri yazılarına başka bir iddianame nedeniyle kısa bir ara…
Bu kez karşımızda “Cumhuriyet Gazetesi İddianamesi” var. 435 sayfalık iddianame 19 sanık var. Bunlardan 10’u 5 aydır tutuklu, Can Dündar yurt dışında. Sanıklardan 18’i gazeteci ve Cumhuriyet çalışanı. 19. sanıksa çok ilginç;  Jeansbiri hesabıyla bilinen ve daha sonra Elazığ’da FETÖ’nün bir kolejinde öğretmen olduğu ortaya çıkan Ahmet Kemal Aydoğdu.
Bu iddianamede onun ne işi olduğu sorusunu iddianamenin genel mantığı düşünüldüğünde tuhaf bulunmayacak bir soru.
İddianame bir Yunus Nadi alıntısıyla başlıyor:
“07 Mayıs 1924 tarihinde Atatürk’ün talimatı ile yayın hayatına başlayan Cumhuriyet gazetesinin ilk sayısının ilk sayfasında gazetenin kurucusu olan Yunus Nadi, gazetenin amaç ve hedeflerini şöyle belirtiyor: Cumhuriyet sadece Cumhuriyetin daha aleni ve şamil ifadesi ile demokrasinin müdafisidir. Cumhuriyet ve Demokrasi fikir ve esaslarını ihlal eden, yıkan, yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir.”
İstiklal Mahkemeleri, devrim adı altındaki hukuksuzlukları, ardından sırayla bütün darbeleri desteklemiş, 1971’de, 1997’de, 2000’lerin ortasında yöneticileri askerlerle yakın ilişki içinde çalışmış ve bundan beş yıl önce Yunus Nadi çizgisindeki bu yayın çizgisi sebebiyle Ergenekon iddianamelerine “ETÖ”nün (Ergenekon Terör Örgütü) sözcüsü olarak girmiş gazetenin tarihine bu atfın sebebi iddianamedeki iddiaların özeti olan şu cümle:
“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu, şüpheli Can Dündar’ın gazetenin başına geçmesi ile birlikte gazetenin, kurucusu Yunus Nadi’nin yukarıda belirtilen amaç ve hedeflerinin dışına çıkarak farklı bir yörüngeye oturduğu belirlenmiştir. Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”
Dikkatinizi çektiği üzere bu paragrafta iki çok ciddi suçlama var. Bu iki büyük suçlamayı tekrar okuyalım:
“Cumhuriyet gazetesine, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY tarafından özellikle 2013 yılından itibaren âdeta el konulduğu…”
“Gazete bu dönemde âdeta FETÖ/PDY, PKK/KCK ve DHKP/C terör örgütlerinin savunucusu ve kollayıcısı olmuştur.”
Bu iki cümledeki ortak kelime de dikkatinizi çekmiştir. Her iki iddianın başındaki kelime yani “âdeta”… İddianamenin 30 sayfasında en ciddi iddiaların karşısında bu kelime karşımıza çıkıyor.
Cumhuriyet gazetesinin son üç yılda çok değiştiği, daha önce operasyonlarına maruz kaldığı FETÖ’cü savcıların ve polislerin 17/25 Aralık 2013’ten sonra seslerini duyurdukları, ‘hendek terörü’ sırasında PKK’nın yalanlarının dolaşıma çıktığı bir mecraya döndüğü üzerine bu sütunda da çok şey yazıldı. (İddianamede savcılar Cumhuriyet’in yayın çizgisine dönük iddialarına delil olarak ODA TV’de çıkan yazılar ve Serbestiyet’te Halil Berktay’ın yazdığı bir yazıdan alıntılar yapmışlar) Muhtemelen bunları yazarken elimizde somut bir kanıt olmadığı için iddialı cümlelerimizin önünde “âdeta” kelimesini de kullanmış olabiliriz.
Ama herhâlde 5 aydır 10 kişiyi tutuklu yargılayabilmek için savcıların elinde “âdeta”dan öte kanıtlar olmalıydı.
Bu kanıtları bulmak için, mesela en çok merak ettiğim Can Dündar’ın darbeden 10 gün önce yurt dışına gitmiş olmasının bir tesadüf olup olmadığını öğrenebilmek için iddianameyi okumaya başladım.
İddianamenin girişinde savcılar ellerindeki kanıtları şöyle saymışlar:
“Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı’nın BYLOCK iletişim kayıt ve analiz raporu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nün BYLOCK analiz raporları, HTS kayıtları, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün teftiş raporları, bilirkişi raporları, MASAK raporları, açık kaynak tespit tutanakları, arama, yakalama, el koyma tutanakları, şüpheli ve tanık beyanları, Cumhuriyet gazetesi nüshaları, şüphelilere ait köşe yazıları, gazete içeriğindeki haberlere ait internet çıktıları, şüphelilere ait adli sicil kayıtları, nüfus kayıt örnekleri ve tüm soruşturma evrakı…”
Gazete haberlerini zaten biliyoruz. Çoğu 2 ve 1 yıllık haberler için herhâlde zamanında suç vardıysa basın savcılıkları soruşturma açmışlardır (Bunların bir kısmında beraat çıktığı haberleri var)
İki temel iddia hakkında bilmediğimiz kanıtlar için geriye Bylock analiz raporları ve Vakıflar Genel Müdürlüğü bilirkişi ve MASAK raporları kalıyor.
İlkini sona bırakalım.
Önce Cumhuriyet gazetesine FETÖ’nün el koyduğu iddiasının kanıtları.
Bu iddianın temeli 2 Nisan 2013’te Cumhuriyet Vakfı’nda yapılan seçimle İlhan Selçuk’tan sonra vakfı idare eden eski yönetimin yerine şimdi neredeyse tamamı hapiste olan yeni yönetimin seçilmesi. Bu iddianın tanıkları vakfın eski yöneticileri; İnan Kıraç ve Alev Coşkun. Peki ne olmuş bu seçimde? İddianameden okuyacağız yine:
“Tanık İnan Kıraç’ın beyanında, seçimin yapılacağı günlerde Fransa’da bulunması gerektiğini yönetim kurulu başkanı Orhan Erinç’e bildirdiğini ve toplantının 1 hafta ertelenerek Türkiye’ye döndüğünde yapılmasını istediğini ancak M. Orhan Erinç’in o dönemde tutuklu olan Mustafa Balbay’ın da toplantıya katılamayacağını, vekaleten oy göndereceğini, kendisinin de bu yolla oyunu gönderebileceğini söylemesine rağmen 02/04/2013 günü yapılan toplantıda zarf içinde gönderilen oyunu geçerli saymadığını, bu durumun seçim sonucunu etkileyerek Aydın Aybay’ın yerine yönetim kuruluna Önder Çelik’in seçilmesine neden olduğunu, bu sürecin sonunda 90 yıllık Cumhuriyet gazetesi çizgisinin tamamen kaybolduğu…”
Olay bu. Ancak Vakıflar’a yapılacak usulsüzlük itirazına konu olabilecek vakıf içi bir hizip kavgası. İddianamede yer alan 17 tanıktan 14’ü gazetenin bu politika değişikliğinden sonra ayrılan yönetici ve çalışanları olduğuna göre epey sert bir kavga. Ama onların tanıklıklarında da gazetenin yayın çizgisinin değiştiği dışında somut bir bilgi yok.
Belki bu somut, para akışını gösteren kanıtlar MASAK raporlarındadır diyerek onları okuyoruz.
Cumhuriyeti çıkaran Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. unvanlı firmanın hesabına, Feza Gazetecilik’ten 30.09.2011 ve 20.03.2015 tarihinde toplam 29.500,00 TL para gönderilmiş.
Cumhuriyet’i çıkaran Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. unvanlı firmadan 2014-2016 yılları arasında 3 işlemle Cihan Haber Ajansı’na toplam 51.193,67 TL para gitmiş. Yine aynı firmadan 2014-2016 yılları arasında 8 işlemle toplam 41.490,85 TL gönderilmiş. Cumhuriyet 4.300 TL Kozan Holding’e, 1.000 TL de İpek Üniversitesine göndermiş. Yani günün sonunda Cumhuriyet’in FETÖ şirketlerine para akıttığını söyleyebilirmiş savcı ama herhalde bu trafiğin ajans ücreti ve baskı maliyetleri yüzünden olabileceğini düşünerek bunları kanıt olarak şüpheliler hakkındaki suçlamalara koymamış. O yüzden bütün sanıklarla ilgili suçlamaların altında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün raporlarında Cumhuriyet Vakfı’nda tespit edilen iki usulsüzlük konmuş. Ama ancak bir iş makinesinin konusu olabilecek mali usulsüzlüklerle davanın ana iddiasının ilgisinin ne olduğunu anlamak mümkün görünmüyor. Yine de iddianameden bir okuyun:
“Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 08/03/2017 tarihli yukarıda da açıklanan teftiş kurulu raporu uyarınca 04/06/2015 tarihli vakıf yönetim kurulu kararına rağmen vakıf yönetim kurulu kararı alınmadan vakıftan borca batık şirkete karşılıksız olarak borç verilmesi işleminde ve vakıf kaynaklarının bedelsiz olarak kullandırıldı…”
“Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün 08/03/2017 tarihli yukarıda da açıklanan teftiş kurulu raporu uyarınca vakfın İstanbul Şişli’de bulunan taşınmazının 2.400.000 TL bedel üzerinden 17/12/2015 tarihinde satıldığı, detayları bilirkişi raporunda belirtildiği şekilde vakfın bu satış dolayısıyla en az 100.000 TL en çok 933.333 TL zararının oluştuğu…”
Peki doğrudan kişilere para akıtmış olabilir mi FETÖ? Bakalım. Önce Can Dündar. Gazetelerde epeyce haber olmuş, evini fahiş fiyata MİT tırlarını durduran generalin avukatının ortağının aldığı iddiası için şöyle yazılmış iddianamede:
“Açık kaynaklardan yapılan araştırmada Can DÜNDAR’ın Ankara Karakusunlar Mahallesinde bulunan villasını; kamuoyunda MİT TIRLARI olarak bilinen soruşturmada tutuklanan Tuğgeneral H.C.’nin avukatlığını yapan S.A.’nın ortağı avukat B.M.Y.’a sattığı yönde bilgiler rastlanıldığı, ancak Can DÜNDAR’ın verilerinde söz konusu satış işlemine rastlanılmamıştır.”
En ilginç tespitler Vakıf Başkanı avukat Akın Atalay’la ilgili.
“8.03.2011 tarihinde gerçekleştirdiği işlemle 2.500,00 TL tutarında EFT gönderdiği H.A. isimli şahıs hakkında MASAK veri tabanında yapılan araştırma neticesinde; Şahsın oğlu olan A.K., MASAK Başkanlığı tarafından … Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Soruşturma Bürosuna gönderilen… sayılı Analiz Raporunda, yurt dışındaki ATM’lerden çekilmek üzere birbirlerinin hesaplarına havale, EFT ve nakit yatırma işlemleri yoluyla para aktaran ve bu nedenle birbirleriyle ilişkili oldukları anlaşılan şahıslardan Ş.A.’ya ait olan… Uluslararası İş Geliş ve Eğitim Dan. Tan. Tic. Ltd. Şti.’nin mal ve hizmet satışı yaptığı gerçek kişiler arasında bulunduğu tespit edilmiştir.”
Aynen böyle. Yani özetlersek “Akın Atalay, 6 yıl önce birine 2.500 TL göndermiş. Bu kişinin oğlunun iş yaptığı birinin şirketi sakıncalı bir şirketmiş…”
Son olarak Aydın Engin’le ilgili rapora da bakıp Bylock bölümüne geçelim:
“T.K. isimli şahıs 23.07.2012 tarihinde Aydın ENGİN’in hesabına toplam 821,00 TL havale gönderdiği belirlenmiş, yapılan havale işleminin detaylı dökümü aşağıda gösterilmiştir. T.K. isimli şahsın açıktan hırsızlık olayına şüpheli olarak karıştığı, Tem WEB kayıtlarında ise Sol örgütlerden kaydı bulunan U.Ö. isimli şahıs ile HTS kaydı bulunduğu tespit edilmiştir…”
Diğer pek çok sanık hakkında böyle bir tespit dahi yok. Zaten bu ‘mali tespitleri’ de savcılar sanıklar hakkındaki suçlamalar içine koymamışlar haklı olarak.
O zaman geriye kaldı Bylock irtibat raporları. Raporun adı: “İstanbul İl Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan 25/03/2017 tarihli analiz raporu.”
İddianamedeki 19 sanıktan sadece birinin telefonunda bylock bulunmuş. O da jeansbiri twitter hesabının sahibi olan FETÖ’ye bağlı Elazığ’daki kolejde öğretmenlik yapan kişi. Onun diğer sanıklarla hiçbir ilişkisi yok. 18 çalışanı ile birlikte yargılandığı Cumhuriyet’le ilişkisi ise AKP’lilerin silahlandığıyla ilgili attığı tweetin Cumhuriyet’te haber yapılmış olması.
Gelelim Bylock irtibatları meselesine. Burada sanıkların telefonuyla Bylocklu telefonlar arasında tespit edilen “irtibat”ın nasıl olduğunu iddianameden anlayamıyoruz. Bu bir telefon konuşması mı? Bir SMS mi? Yoksa sosyal medyadaki bir irtibat mı? (like, RT vb) Hiçbir ayrıntı, bilgi yok.
Ama daha tuhafı pek çok sanık açısından bu irtibatların ne zaman olduğunu da bilmiyoruz. Pek çok sanık diyoruz, çünkü bunun istisnaları var, o daha da meseleyi karıştırıyor.
Örneğin iddianameye göre;
“Şüpheli Aydın ENGİN’in adına kayıtlı ……. 96 56 no.lu hattın, FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜNÜN İSRAİL İMAMI HARUN TOKAK’ın kullanımında bulunan ……4417 no.lu hattı ile (29/06/2008 tarihinde) irtibatı” var. Muhakkak tarihe dikkat ettiniz. Evet, 2008 yılından bahsediyor. FETÖ’nün cemaat, Harun Tokak’ın elinden ödüller almamış kalmayan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı ve Bylockun ise henüz keşfedilmediği zamanlardan…
Yine şüphelilerden Mehmet Orhan Erinç’le,  Halit Esendir arasındaki telefon irtibatlarının tarihleri de şöyle;  30/04/2010, 03/05/2010, 27/05/2010, 27/09/2010, 08/06/2010 ve 17/04/2013.
Eski Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Basın Konseyi üyesi Orhan Erinç’le, 2007’de cemaatin öncülüğünde Basın Konseyi’ne karşı hükümete yakın medyanın kurduğu Medya Etik Konseyi’nin başkanı Halit Esendir arasında yine henüz çamlar bardak olmamışken ve Bylock diye bir şey yokken telefon irtibatı. (İstenirse benzer telefon irtibatları bulunabilecek insanlar için https://www.youtube.com/watch?v=sxg-wdGbk5M)
Yine Bylocklularla konuştuğu tarihler verilmiş şanslı sanıklardan Can Dündar’ın 2007, 2008, 2009, 2010 yıllarında ve 02/04/2014, 03/04/2014 tarihlerinde Önder Aytaç’la, 11/02/2015, 03/03/2015, 10/03/2015, 30/05/2015, 17/07/2015 ve 24/07/2015 tarihlerinde Ekrem Dumanlı’yla telefon irtibatının bulunduğu tespit edilmiş.
Bu tarihlerden Bylocklu telefonlarla irtibat raporunda bakılan tarih aralığının 2007’lere kadar uzandığını öğreniyoruz. Henüz Bylock’un dahi olmadığı zamanlara. Anlaşılan yapılan Bylock çıkan telefon numaralarıyla, sanıkların telefon numaralarını birlikte aratıp, çıkan bütün temasları rapora koymak olmuş. 17/25 Aralık 2013 sonrası gibi bir kritere de bakılmamış.
Böyle yapılırsa örneğin 2013’ün Kasım ayında hastalığı için doğrudan Fetullah Gülen’i (herhalde o telefonda da Bylock vardır) arayıp geçmiş olsun diyenlerle de aynı irtibatlar bulunabilir.
http://www.radikal.com.tr/turkiye/fethullah-gulenden-iki-tesekkur-ilani-1157061/
Ayrıca 17/25 Aralık 2013’ten sonraki bir tarihte Bylocklu bir numarayla telefon irtibatının olması neyi açıklayabilir. Birisi size aramış, mesaj atmış ya da irtibattan kastedilen neyse onu yapmış olabilir. Telefonunda Bylock olan biriyle telefonda da konuşmuş olabilirsiniz. 15 Temmuz 2016’dan sonra herkesin ne olduğunu öğrendiği Bylocuklu bir telefonla konuştuğunu kim nereden bilebilir? Nitekim 15 Temmuz darbe girişimine kadar pek çok siyasetçi, bürokrat ve gazeteci telefonunda Bylock çıkan darbeci generallerle, yaverlerle, polislerle, savcılarla konuştu. Telefonunda Bylock olduğu darbeden aylar sonra ortaya çıkan meşhur Kaymakam’la örneğin? Bu, bunu yapanlar hakkında bize ne diyebilir?
Sanıkların 2007’den beri, daha sonra telefonunda Bylock çıkacaklarla tüm telefon irtibatlarının dökümü olduğu düşünüldüğünde şu sayılar muhtemel Türkiye ortalamasının (medya ortalamasının muhakkak) altında bile sayılabilir:
Can Dündar 10, Akın Atalay 5,  Orhan Erinç 3, Bülent Utku 7, Murat Sabuncu 8, Güray Öz 1, Önder Çelik 3, Turhan Günay 4, Musa Kart 2, Hakan Karasinir 2, Mustafa Kemal Güngör 4, Aydın Engin 13, Hikmet Çetinkaya 3, Bülent Yener 3, Günseli Özaltay 6, Ahmet Kemal Aydoğdu (jeansbiri) 52, Ahmet Şık 0, Kadri Gürsel 92.
En dikkat çekici olan Kadri Gürsel’in sayısı. Bu 92 irtibatın ne olduğuyla ilgili döküme baktığınızda hiçbirinin tarihi olmadığı gibi o mu aramış, onu mu aramışlar, konuşmuş mu, SMS mi gelmiş yoksa sosyal medyada bir irtibat mı da belirsiz.
Bazılarının meslekleri verilmiş. Abdülhamit Bilici, birkaç emniyet müdürü dışında çoğunluk Rize’de, Trabzon’da, Sivas’ta öğretmenler, Adana Ceyhan’da emekli müezzin, Kocaeli’de belediye işçisi, Karaman’da bir öğretmen, Tokat’ta bir komiser, Çanakkale’de Ulaştırma Bakanlığı memuru gibi isimler.
Kadri Gürsel’in iddianamedeki bu iddiaya cevabını aktaralım:
“Bu dayanaksız iddiaya karşı acil yanıt verme hakkı talep ediyorum. Bu verilere nasıl ulaşıldığına ilişkin bazı tahminlerim var. 2014 baharında olsa gerek, FETÖ’ye ilk tutuklama dalgası başladığında Fetullahçı olduğunu sandığım insanlardan yüzlerce SMS gelmişti. Polisteki tutuklanma dalgasına karşı medyayı harekete geçirmek için SMS atıyorlardı. Ben televizyonda program yapan aktif bir gazeteci olduğum için bana bu maksatla atılan kısa mesajlar irtibat olarak görülmüş olabilir. Ama ben onlarla asla irtibata geçmedim. Cevap bile vermedim. Değişik meslek ve yörelerden bu kadar çok insanla benim irtibatlı olmam hayatın doğal akışına da aykırıdır. İkinci bir ihtimal ise tutuklandığım sırada sayıları 350 bini bulan Twitter takipçilerim arasında olduğunu sandığım ByLock’çuların tweet’lerimi retweet etmiş olanlar olabilir. Bu irtibat olarak gösterilmiş olabilir. Benim yargıya çağrım şudur: Kamuoyunu yanıltmak yerine, bu hatlar ile isnat edilen irtibatın niteliğini açıklamalarıdır. Telefon mu ettiler, SMS mi attılar, retweet mi yaptılar? Ben onları aradım mı?..”
Daha fazla uzatmayalım.
(Bu arada iddianamede Can Dündar’ın darbeden 10 gün önce yurt dışına gitmesinin bir tesadüf olup olmadığı sorusuyla da ilgilenmemiş savcılar)
Herhalde bu delillerle pek çoğu 60’ın üstünde olan bu insanların 5 aydır tutuklu yargılanmasının nasıl büyük büyük bir adaletsiz olduğu anlaşılmıştır. Bunu söylemek için Kadri Gürsel (yazıyı yazarken beni Twitter’da bloklamış olduğunu keşfettim) ya da Cumhuriyet fanı olmanıza gerek yok.
Yıllarca FETÖ henüz ‘cemaat’ken onunla mücadele etmiş laik-Kemalist gazetecileri, ‘İmamın Ordusu’ diye bir kitap yazdığı için tutuklanmış Ahmet Şık’ı, 80’lerden beri Fetullah Gülen aleyhine yazan Hikmet Çetinkaya’yı bu davadan yargılamak yetmezmiş gibi, bunu ‘cemaat’te çok uzun yıllar yöneticilik yapmış, daha sonra yollarını ayırmış Latif Erdoğan ve Hüseyin Gülerce’nin tanık olduğu bir iddianameyle yapmak sahiden mizah olabilir. Bu soruşturmayı ilk önce  bir FETÖ soruşturmasında sanık olan bir savcıya vermiş olmak ise kara mizah.
Ve maalesef bu mizah hiç komik değil. Ve beş aydır sadece 15 Temmuz darbesine ve FETÖ’ye karşı yüzde yüz haklılık zemininin içeride ve dışarıda erimesine hizmet ediyor.
En sevmediğimiz insanlar için bile adaleti savunmanın hepimizin birinci vazifesi olduğu faslına hiç gelemedik bile…

Kaynak : http://t24.com.tr/

Abdüllatif Şener: Davutoğlu, Arınç ve Gül sessiz; “Evet” derlerse gelecekte suçlanacaklarını hissediyorlar

Abdüllatif Şener, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç

HABER Hülya Karabağlı

Evet demenin 100 yıl içinde bu ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük olduğunu biliyorlar

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde yardımcılığı yapmış olan Abdüllatif Şener, anayasa değişikliği hakkında “AK Parti üst kademelerine geldikçe, böyle bir metne evet demenin bu ülkeye 100 yıl içerisinde yapılabilecek büyük kötülük olduğunu düşünenlerin oranı artıyor” dedi. AKP’nin kurucularından Şener, 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve eski TBMM Başkanı Bülent Arınç‘ın anayasa değişikliği teklifiyle ilgili net bir ifadede bulunmamasını değerlendirdi.  

Tutumları AKP içinde ‘ayrışma’ iddialarına neden olan önemli isimlere dikkat çeken Şener, “Gül’ün, Davutoğlu’nun ve muhtemelen Bülent Arınç’ın şu ana kadar sessiz kalıyor olmaları böyle bir değişime evet demenin insanlık açısından gelecek kuşaklar açısından suçlanacakları, töhmet altında kalacakları ve büyük eleştirilere maruz kalacaklarını hissetmiş olmalarından dolayıdır diye düşünüyorum” diye konuştu.

“Hayır ihtimali yüksek olmakla birlikte ortada görüyorum”

16 Nisan’da yapılacak ‘hayır’ çalışması kapsamında meydanları dolaşan eski bakanlardan Abdüllatif Şener, T24’ün “Nasıl  görünüyor?” sorusuna “İşin dorusu ben bu anayasa değişikliğinin evet mi, hayır mı neticeleneceği konusunda net bir noktada değilim. Kesinlikle şu sonuç çıkacak diyemiyorum. Hayır çıkma olasılığı daha fazla olmakla birlikte kritik bir  referanduma doğru gidiyoruz biraz ortada görüyorum. Hayır ihtimali yüksek olmakla birlikte ortada görüyorum” yanıtı verdi.

“Evet demenin bu ülkeye yapılabilecek 100 yıl içinde en büyük kötülük olduğunu biliyorlar”

Şener’in AKP’deki ayrışmalarla ilgili tartışılan iddialar konusunda sorularına değerlendirmesi şöyle:

Referanduma giderken ‘Hayır’ ve ‘Evet’ oy ayrımını belli bir parti mensubu olmaya göre katı bir şekilde değerlendirmek yanlıştır. Her partinin ‘Hayırcı’ları da ‘Evetçi’leri de. Bu durum Ak Parti’ye de yansıyor. Ak Parti’de ağırlık ‘Evet’ yönünde yönlendiriliyor olsa da yine aklıselim ile düşününler bu işin ülkemize ne getirip götüreceğini ölçüp biçenler bu işe evet denemeyeceğini böyle metne bir evet demenin bu ülkeye yapılabilecek 100 yıl içinde en büyük kötülük olduğunu biliyorlar, anlıyorlar. Böyle bir kötülük gelecek kuşaklara yapmanın ülkeye yapmanın da yanlış olduğunu düşünen insanlar var, bu az sayıda da değil, mutlaka çok sayıda hatta partinin üst kademelerine geldikçe bu oranın daha da artığını düşünüyorum ben.

“Eski cumhurbaşkanı, eski başbakan ve milletvekillerince sakıncaları görülüyor”

“Normal seçmen kitlesini partinin görüşüymüşçesine bir yandan Başbakan’ın bir yandan Cumhurbaşkanı’nın evet yönünde yönlendirmeye çalışmasına rağmen partinin üst kademelerinde yani milletvekilleri arasında partinin kurullarında partide eskiden cumhurbaşkanlığı, başbakanlık yapmış kişiler arasında böyle bir metnin anayasa değişikliği metninin geçmesini yürürlüğe girmesini büyük sakıncaları çok iyi görülmektedir ki bunlar arasında ‘Hayır’ eğilimi daha fazladır.

“Rejimin  nereye doğru gidebileceği hayal bile edilemez”

“Örneğin Sayın Gül’ün, Davutoğlu’nun ve muhtemelen Bülent Arınç’ın şu ana kadar sessiz kalıyor olmaları böyle bir değişime evet demenin insanlık açısından gelecek kuşaklar açasından suçlanacakları töhmet altında kalacakları ve büyük eleştirilere maruz kalacaklarını hissetmiş olmalarından dolayı diye düşünüyorum.

“Çünkü bu öyle bir değişiklik ki gerçekten rejimin nereye doğru gidebileceği ne sizin ne de benim tarafımdan hayal bile edilemez ve gelecek kuşakların bu değişimi yapan bizim  kuşağa  lanet edeceklerinden benim hiçbir  şüphem yoktur. Bunu sadece ben hissetmiyorum ,  bunu elbette eski cumhurbaşkanı ve eski başbakan da hissediyorlar çok yönlendirilmeye çalışıldıkları halde evet oyu vereceklerini hiç söylemediler ve sessiz  kalmayı tercih ediyorlar partinin şu andaki yönetimiyle  çelişkili duruma düşmemek için.”

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Çiçek’ten ‘başkanlık itirazı’: İçerik de yanlış, MHP’nin peşine takılmamız da

Başbakan Binali Yıldırım’ın ev sahipliğinde AKP hükümetlerinde bakanlık yapmış isimlerin çağrıldığı yemekte, Meclis eski başkanı ve partinin kurucularından Cemil Çiçek, ‘partili cumhurbaşkanlığı’yla ilgili eleştirilerini dile getirdi: “Düzenlemenin içeriği ve zamanlamasını da, MHP’nin peşine takılmamızı da yanlış buluyorum.” 

Toplantıya istifa eden ve ihraç edilen eski bakanlar davet edilmemiş, 11’nci cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu katılmamıştı.

Meclis eski başkanı ve partinin kurucularından Cemil Çiçek

Hürriyet’ten Nuray Babacan’ın haberine göre, kahvaltıda söz alan Çiçek en uzun konuşmalardan birini yaptı.

Devlet sisteminin işleyişini Abdülhamit’ten Turgut Özal’a kadar uzanan bir yelpazede anlatan Çiçek sözlerini şöyle bitirdi: “Cumhurbaşkanlığı sistemine ilişkin düzenlemenin hem zamanlamasını hem de içeriğini yanlış buluyorum. Üstelik MHP’nin bu işin içinde olması ve gerçek niyetleri konusunda farklı değerlendirmeler yapılıyor; peşlerine takılmamız yanlıştı. Önceliğimiz ülkenin gerçek sorunları olmalıydı. Bununla zaman kaybediyoruz.” 

Başbakan Binali Yıldırım, İstanbul’da ‘Hayır’ın önde olduğunu savunan eski bakan Sait Yazıcıoğlu’na şöyle yanıt verdi: “İstanbul dahil ülkenin büyük bölümünde ‘Evet’ oyları önde. Ayrıca da ‘Evet’ oyları sürekli yükselişte.”

‘Başkanlık sistemini bizden daha iyi bilen parti yok’

Eski AB bakanı Volkan Bozkır, Yıldırım’ı “Avrupalı gibi davranmamız gerekir” diye uyarırken, Ali Coşkun ise “İşadamlarının tedirgin bekleyişi var” diye konuştu.

Kulis bilgisine göre eski bakanların büyük çoğunluğu Yıldırım’a şu şikayetleri iletti: “Bizler partiye büyük emekler verdik. Tüm yasa ve anayasa çalışmalarımızı daha fazla demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve evrensel değerlerden yola çıkarak yaptık. Geçmişte, ortaya koyduğumuz anayasa metinleri, büyük tartışmalarla sonuca vardı, komisyonlar kuruldu, günlerce müzakere edildi. Şimdi cumhurbaşkanlığı sistemi olarak ortaya konulan metnin içeriğinde ciddi sakıncalar var, yanlışlar var. Daha iyi bir metin hazırlanabilir ve halkın önüne getirilebilirdi. Başkanlık sistemini bizden daha iyi bilen parti yok.”

Kaynak : http://www.diken.com.tr/

Ankara-Sofya hattında seçim gerginliği

Bulgar hükümetinin, seçimlere müdahele etmekle suçladığı Türk hükümetine karşı tepkisi sertleşiyor. Bulgaristan, Ankara Büyükelçisi’ni geri çağırdı.

Bulgaristan’daki seçimlere katılma hakkı olan Türkiye’deki Bulgarların sayısı 100 bin dolayında. Bu rakam seçim sonucu etkilemeye yetecek düzeyde olmasa da siyasi nüfuzu arttırabilecek olması bakımından önem taşıyor. 26 Mart genel seçiminin Rusya ile AB arasındaki gerginliğin arasında kalan Bulgaristan’ın yönünü tayin edebileceği belirtiliyor.

Çifte standart suçlaması

1980’li yıllarda Komünist rejim Türk azınlığı baskı altına almış ve yüz binlerce Bulgaristan Türk’ü ülkeyi terk ederek Türkiye’ye yerleşmeye zorlanmıştı. Göçmenlerin bir bölümü Bulgar vatandaşlığından çıkmadığı için 26 Mart’ta oy kullanabilecek. Bulgaristan Türklerinin kurduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH) adlı parti uzun yıllar Bulgaristan’ın siyasi hayatında önemli rol oynadı. İleriki yıllarda parti birkaç kez bölündü. Son olarak bir yıl önce Hak ve Özgürlükler Hareketi’nden ayrılanlar DOST partisini kurdu. HÖH’ün Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mesafeli baktığı ve Rusya’ya yakınlık duyduğu, DOST’un ise Türkiye’deki iktidara daha yakın olduğu söyleniyor. Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Türkiye’de yaşayan Bulgarlara genel seçimde oylarını DOST’a vermeleri çağrısında bulundu.

Bulgaristan Dışişleri Bakanlığı Türk büyükelçisine protesto notası vererek ülkenin içişlerine karışılmamasını istedi. Türkiye’nin karşılığı ise, ‘Sofya yönetiminin Türkiye’deki azınlıkların haklarını kısıtlayamayacağı ve Bulgar seçmenin oy vermesini engelleyemeyeceği’ oldu. Türkiye Bulgarlarına 35 sandık ayrılması Türkiye tarafından Bulgaristan’daki nüfusun yüzde 10’unu oluşturan Türk azınlığın haklarının elinden alınması olarak yorumlandı. Açıklamayı yapan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Bulgaristan seçim yasasıyla sandık sayısının 35’le sınırlandırılmış olmasına ise değinmedi.

Türkiye ile Bulgaristan arasında varılan anlaşma Bulgar parti ve politikacılarının Türkiye’de propaganda yapmalarını yasaklıyor. Bu durumu yadırgadıklarını belirten Almanya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Martin Schäfer Türkiye’yi çifte standartçılıkla suçladı ve ‘Türk politikacıları içen Almanya’da talep edilenin Türkiye’de Bulgar politikacılarından esirgendiğini’ dile getirdi.

DOST partisi lideri Lütfi Mestan

Türkiye’nin niyetleri

Eski Bulgaristan Savunma Bakanı Boiko Noev iki komşu ülke arasındaki gerginliğe ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın görüşlerini Avrupa’ya kabul ettirmeye çalışmasının’ yol açtığını ve ‘Türkiye’nin kendi yarattığı bir partiyi desteklemek suretiyle Bulgaristan’ın içişlerine karıştığını’ söyledi.

DOST partisi kuruluşundan bu yana Türk hükümeti tarafından desteklendi. Partinin kurucusu Lütfi Mestan, Bulgaristan Türkleri arasındaki anlaşmazlıkta ölümle tehdit edildiği için Türkiye’nin Sofya Büyükelçiliği’ne sığınmıştı. Mestan daha sonra eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu ziyaret etmişti. DOST’un kuruluş resepsiyonuna katılanlar arasında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin önde gelenleriyle Türkiye’nin Sofya Büyükelçisi de bulunuyordu.

Siyaset bilimcisi Ognian Mintschev DOST’un Türkiye tarafından desteklenmesini ‘Türkiye’nin son zamanlarda Avrupa’ya karşı takındığı küstah tavra’ bağlıyor. Mintschev Deutsche Welle’ye yaptığı açıklamada, “Erdoğan ve çevresi Türkiye’yi büyük bir güç olarak görmekle ileri gitmiş oldu. Avrupa’ya işbirliği kurallarını dikte edebileceklerini ve Avrupa’daki Türkler için ayrıcalık koparabileceklerini sanıyorlar. Oysa Türkler Avrupa’ya ülkelerindekinden daha iyi bir hayat sürdürebildikleri için gittiler.”

Bulgaristan-Türkiye sınırı

İki ara bir dere

Eski Savunma Bakanı Boiko Noev de ‘Erdoğan’ın Bulgaristan’da nüfuz sahibi olmak için Türk azınlığı araç olarak kullandığını’, hatta ülkesinin tehlikede olduğunu ve ‘Bulgarların hilal altında büyük Türk milleti oluşturma planının bir parçası olduklarını’ söyledi.

Türkiye’nin bu niyetinin somut işaretleri bulunduğunu ve Türklerin çoğunlukta bulunduğu Kırcali’nin Bulgaristan’dan ayrılmaya teşvik edilebileceğini söyleyenler de var.

Bulgar politikacıları hem Türkiye’ye karşı kesin tavır koymak istiyor, hem de, sınırları açıp Bulgaristan’ı mülteci baskınına uğratmasından çekindikleri Erdoğan’ı kızdırmamaya özen gösteriyorlar. Ara hükümetin başkanı Ognian Gerdschikov, Müezzinoğlu’nun seçim tavsiyesiyle ilgili soruyu yanıtlarken, “Seçim kampanyası sırasında seçmenin etkilemeye çalışılması güzel olmaz.”

© Deutsche Welle Türkçe

Alexander Andreev

Kaynak : http://www.dw.com/tr/

Kılıçdaroğlu: Ramazanoğlu hakkında söylediğim sözlerin sonuna kadar arkasındayım; Zarrab’a kızsınlar

805396628Bana koşa koşa cevap veriyorlar, Ensar Vakfı’nı soruyorum cevap yok!

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu hakında kullandığı “Birilerinin önüne yatmış vaziyette” ifadesine ilişkin eleştirilerinde sonuna kadar haklı olduğunu söyledi ve “Mağdur edebiyatı yaratmaya çalışıyorlar” dedi. 

Kılıçdaroğlu, kendisini eleştiren Başbakan Ahmet Davutoğlu‘na “Kullandığım cümle, Türk siyasi hayatına AKP’li bir bakan tarafından kazandırılan bir cümle. Cümle bana ait değil. Kızacaksa bana değil, Rıza Zarrab’a kızsın. Siyasi tarihimize bu cümleyi kazandıran kişiye kızsın. Biz tekrar ettiğimiz için alınganlık gösteriyorlar” dedi.

Eski bakan Muammer Güler’in 17- 25 Aralık yolsuzluk operasyonunda kilit isim olan Rıza Zarrab’a “Abicim hiç sen o konuda sen rahat ol sen rahat ol… Vallahi böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım ya… Senin İçişleri Bakanlığı’nda bir şeyin yok MİT’te bir şeyin yok, Mali de bir şeyin yok” dediği iddia edilmişti.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhuriyet’ten Ayşe Sayın‘a yaptığı açıklaması şöyle:

“Kullandığım cümle, Türk siyasi hayatına AKP’li bir bakan tarafından kazandırılan bir cümle. Cümle bana ait değil. Rıza Zarrab için söylenmiş. ‘Kimse sana birşey yapamaz, ben senin önüne yatarım’ denmiştir. Dolayısıyla bu cümle benim sıfırdan bulduğum bir cümle değil. İkincisi, bu cümleyi kadın erkek diye ayırmak da başlı başına bir gaf. Bir bakana kadın veya erkek diye bakmak da yanlıştır. Bakan bakandır. O koltuğa  oturuyorsa, onun kimliği cinsiyeti önemli değildir.

“Bu eleştiriyi, bu cümleyi kullanan ben değilim, bu cümleyi kullanan onların kendi bakanları. Kaldı ki bu eleştiride sonuna kadar haklıyım. Kullandığı ifadeyi biliyor mu acaba kendisi, ağzından çıkan ifadeyi biliyor mu? Çocuklara tecavüz edilecek, ‘bir sefer oldu diye olayın üzerine mi gidilir’ gibi bir cümle kullanıyor. Kendisi bu cümleyi kullanırken, sıkıldı utandı mı acaba?

“O cümleyi kullandı diye Davutoğlu bir laf söyledi mi acaba? Kendi bakanları bir şey söyledi mi acaba? O çocuklara yazık günah değil mi, o  çocukların annesi babası var. O çocuklar bizim geleceğimiz umudumuz. O vakıf yurt açma yetkisine sahip mi değil mi? Bakan önce bunun cevabını versin. Ben soruyorum bana cevap vermiyorlar. Ama burada koşa koşa cevap veriyorlar.

“Mağdur edebiyatı yaratmaya çalışıyorlar. Söylediğim cümlenin sonuna kadar arkasındayım. Kızacaksa bana değil, Rıza Zarrab’a kızsın. Siyasi tarihimize bu cümleyi kazandıran kişiye kızsın, bu cümleyi kazandıran onlar. Biz tekrar ettiğimiz için alınganlık gösteriyorlar.”

Davutoğlu: Utançla hatırlanacaktır 

Kişisel Twitter hesabından açıklama yapan Davutoğlu “Bu terbiyesizliğe her şeyden önce CHP’li kadınların tepki göstermesini bekliyor ve sözlerini kendisine aynen iade ediyorum. Kılıçdaroğlu bugün seviyesizliğinin bir örneği daha göstermiştir, kendisi bu üslupsuzluğu ile Türk siyasetinde utançla hatırlanacaktır” dedi. 

Ramazanoğlu: Hukuki süreç başlatacağım 

Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu ise “Şahsımda tüm kadınları hedef alan çirkin ve edep dışı açıklamalarını şiddetle kınıyorum” dedi ve hukuki süreç başlatacağını açıkladı. 

Hükümet Sözcüsü: Seviyesiz ve aşağılık sözlerdir 

Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun bugünkü grup toplantısında Karaman’daki tecavüz skandalı üzerinden başlayan tartışmaya ilişkin olarak Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu’na yönelik “Aileden sorumlu bakan birilerinin önüne yatmış vaziyette” sözlerine ağır ifadelerle tepki gösterdi. Kurtulmuş, “Sayın Kılıçdaroğlu’nun Aile Bakanı’na yönelik sözleri sözün bittiği yerdir. Seviyesiz ve aşağılık sözlerdir. Kılıçdaroğlu özür dilemelidir” dedi.

Kaynak : http://t24.com.tr/


 

YouTube Preview Image

Biden, akademisyenlerin ihanetle suçlanmasını eleştirdi

160122155641_joe_biden_624x351_reuters_nocredit

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden

Türkiye’yi ziyaret eden ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, akademisyenleri ihanetle suçlamanın Orta Doğu’ya ‘iyi bir örnek olmadığını’ söyledi.

Sivil toplum kuruluşlarıyla gerçekleştirdiği görüşmenin ardından açıklama yapan Biden, Türkiye’nin dünyaya verdiği mesajların önemini vurguladı ve ekledi:

“Ancak medyaya gözdağı verildiği veya eleştirel haberler nedeniyle hapse atıldığında, internet özgürlüğü kısıtlandığı ve YouTube ve Twitter gibi sosyal medya siteleri kapatıldığında ve 1,000’den fazla akademisyen sadece bir bildiriye imza attıkları için hainlikle suçlandığında, bu gösterilmesi gereken örnek tutum değil” dedi.

Daha önce ABD Türkiye Büyükelçisi John Bass da akademisyenlerin “barış bildirisi” sonrası haklarında soruşturma açılması ile ilgili kaygılarını dile getirmişti.

Yine geçen hafta ABD Dışişleri Bakanlığı’nın konuyla ilgili yazılı açıklamasını okuyan John Kirby, “Resmi makamlar, emniyet güçleri ve yargı otoritesi meşru bir siyasi söylemi bastırmak için kullanılıyor” dedi.

Kirby aynı zamanda “Hükümet eleştirisi vatana ihanet anlamına gelmez” dedi.

Biden üç günlük bir ziyaret için Türkiye’de bulunuyor.

Biden’ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu ile de görüşmesi bekleniyor.

Erdoğan Barış İçin Akademisyenler inisiyatifinin metnine imza veren ve hükümeti eleştiren akademisyenleri PKK’nın arkasında durmakla suçlamış ve onlar hakkında, “Adının önünde profesör, doçent olması kimseyi aydın yapmaz bunlar kapkara insanlardır” demişti.

Dündar ailesiyle de görüştü

Bu arada Biden, Cumhuriyet Gazetesi’nin tutuklu yargılanan Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar ve oğlu Ege Dündar ile de görüştü.

Conrad Otel’de yapılan görüşme sonrası gazetecilerin sorularını cevaplayan Ege Dündar şunları söyledi:

“Kısa bir konuşma oldu. Bana babamızın durumunu, iyi olup olmadığını sordu. Bana çok cesur bir babamın olduğunu söyledi. Gurur duymam gerektiğini söyledi. Gereken her şeyi yaptıklarını, basın özgürlüğü için konuşmaya devam edeceklerini söyledi. Desteğini bildirdi. Biz de ona bu inceliği gösterdiği için teşekkür ettik. Amerika’nın demokrasi modelinin basın özgürlüğüne değer verdiğini, bu değeri de bizim burada taşımaya çalıştığımızı söyledik”.

Bu arada Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi ve Hrant Dink’in eşi Rakel Dink de Biden ile görüşmek için Conrad Otel’e geldi.

Kaynak : http://www.bbc.com/turkce/

Biden’dan flaş ifade özgürlüğü açıklaması

joe-biden-gazeteciler

Foto: DHA -Joe Biden, AKP baskısı nedeniyle işlerinden olan gazetecilerle bir toplantı gerçekleştirdi

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, basın ve ifade özgürlüklerinin herkesin özgürlüğü olduğuna dikkat çekti.

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Avrupa turuna çıkıp, “PYD terör örgütüdür, Suriye görüşmelerine dahil edilmemeli” dediği gün, ABD’den, üstelik Türkiye’de, PYD çıkışı geldi. ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, İstanbul’da görüştüğü Türk vekillere PYD’nin “terör örgütü olmadığını” söyledi.

“Başkanlık” sistemiyle yönetilen ABD’nin seçilmiş “iki numarası” konumundaki Biden, bir başka çıkışı ise, parlamenter sistem konusunda oldu. Vekillerle görüşmesinde parlamentonun “gücüne” dikkat çeken Biden, “Meclise neden güvenmiyorsunuz’ sorusunu sordu. Biden, “demokratikleşmede parlamentonun gücünü farkına varın” dedi.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın İstanbul’daki ilk gün temaslarına Kürt sorunu ve yeni Anayasa damgasını vurdu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun “PYD, PKK’nın uzuntısı terör örgütüdür” söylemine karşılık, “PYD terör örgütü değildir” çıkışı yapan Biden, PKK ve PYD’yi net ifadelerle birbirinden ayırdı. Biden, PKK’nın şiddet eylemlerini kınadı, ancak PYD’nin “IŞİD’le mücadele konusunda kritik bir ortak” olduğunu söyledi.

Biden, İstanbul’da ilk temasını TBMM temsil edilen siyasi partilerden vekillerle yaptı. Davetli olduğu halde MHP’nin temsil edilmediği toplantıya, CHP’den Fikri Sağlar ve Sezgin Tanrıkulu, HDP’den Leyla Zana, Ayhan Bilgen ve Altan Tan ile, AKP’den de Galip Ensarioğlu ile Orhan Miroğlu katıldı. Vekillerin görüşme sonrasındaki açıklamalarına göre, Biden şu mesajları verdi;

“PYD TERÖR ÖRGÜTÜ DEĞİL”

PKK’yı açık ifadelerle “terör örgütü” olarak nitelendiren Biden, “silah bırakması ve şiddete derhal son vermesi gerektiğini” vurguladı. Ancak hükümet yetkililerinin aksine, PYD’yi “PKK’nın uzantısı” olarak görmediği mesajını veren ABD Başkan Yardımcısı, “PKK’yı PKK’dan ayrı tutmak gerekir” dedi. Biden, “PYD, IŞİD’le savaşıyor. IŞİD dünyanın en büyük sorunu. Hem Türkiye’nin, hem de ABD’nin en büyük düşmanı IŞİD. Ve PYD de IŞİD’e karşı savaşıyor” mesajı verdi.

“PKK’NIN İLÇELERDEKİ SALDIRILARI, HENDEKLER KABUL EDİLEMEZ”

Biden, PKK’nın saldırıları ve bunun sonuçlarını “trajedi” olarak nitelendirerek, vekillere “Türkiye bu trajediye nasıl oldu da geri döndü?” sorusunu yöneltti. Biden, PKK’ya karşı mücadelede “sivillerin haklarının korunmasının” önemine de değinerek, “sivillere zarar verilmemeli” dedi.

“DEMOKRATİKLEŞMEYE DÖNÜŞ ÖNEMLİ

Biden, Türkiye’nin yeniden demokratikleşmeye dönüşünün önemini de, “Türkiye’nin demokratikleşmeye dönmesi, hem Türkiye için, hem bölge için, hem de Türkiye’nin müttefiki ABD için önemli” mesajıyla anlattı.

“ÇÖZÜM SÜRECİ YENİDEN BAŞLASIN” MESAJI

Biden, çözüm sürecinin yeniden başlaması gerektiği mesajını da verdi. Bu mesajı, “müttefiklik ilişkisi” üzerinden veren ABD Başkan Yardımcısı, devletin “Kürtlerin demokratik taleplerini karşılaması gerektiğine” vurgu yaparak, “Türkiye bizim için önemli bir müttefik. Türkiye’nin kendi iç sorunlarını çözmesi, Ortadoğu’da daha güçlü bir müttefik olmasını sağlayacaktır” mesajı verdi.

“PARLAMENTONUN DEMOKRATİKLEŞME KONUSUNDAKİ GÜCÜNÜN FARKINA VARIN”

Türkiye’deki demokratikleşme çabaları konusunda “Parlamentonun gücüne” atıf yapan ABD Başkan Yardımcısı, görüştüğü vekillere “Meclis’e neden güvenmiyorsunuz?” sorusunu sordu, “Parlamentonun demokratikleşme konusundaki gücü ve oynayacağı rol çok önemli” dedi.

“SİSTEMİN NE OLACAĞINA SİZ KARAR VERECEKSİNİZ”

Biden, Türkiye’deki yeni Anayasa tartışmalarına da değinerek, “Yeni Anayasa’yı yapacak olanlar sizlersiniz. Dolayısıyla, Türkiye’nin sisteminin ne olacağına karar verecek olanlar da sizsiniz” dedi.

“TÜRKİYE, EN ÖNEMLİ MÜTTEFİKLERİMİZDEN”

Türkiye’nin “dünyanın en kritik bölgesinde” yer aldığına vurgu yapan Biden, “Türkiye, ABD’nin en önemli müttefiklerinden” ifadesini kullandı.

“IŞİD MUSUL’DAN ÇIKARILMALI”

ABD’nin Suriye’deki önceliğinin IŞİD’le mücadele olduğunu vurgulayan Biden, bu çerçevede “IŞİD’in Musul’dan çıkarılmasının birinci öncelik” olduğunu da vurguladı.

Kaynak : http://www.sozcu.com.tr/

Joe Biden TBMM Başkanı gibi!

joe-biden

Foto: CİHAN -Joe Biden, 4 partiyi bir masada buluşturmayı hedefliyor

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, TBMM’de bulunan 4 partiyi ‘yuvarlak masa toplantısı’na çağırdı.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden bugün İstanbul’da TBMM’de temsil edilen dört partiden milletvekilleriyle “yuvarlak masa toplantısı”nda bir araya geldi. Toplantıya, AKP, CHP, ve HDP’den milletvekilleri katıldı. Toplantıya ilişkin en çarpıcı yorum ise CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin’den geldi. Tekin “Biden, Erdoğan’ın yapamadığını yaptı. Helal olsun. Ama bir siyasetçi olarak utandım” dedi.

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, TBMM’de temsil edilen partilerin temsilcileriyle bir toplantı yaptı. Biden’in toplantıya, Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dışladığı HDP’yi de davet etmesi dikkat çekti.

MHP TOPLANTIYA KATILMADI

Joe Biden’ın “yuvarlak masa” toplantısına HDP’den Leyla Zana, Ayhan Bilgen ve Altan Tan, AKP’den Galip Ensarioğlu ve Orhan Miroğlu ile, CHP’den Fikri Sağlar ile Sezgin Tanrıkulu katıldı. Toplantıya MHP adına davet edilen Oktay Vural, Ankara’da bulunması nedeniyle toplantıya katılmadı. Vural’ın katılmadığı toplantıda MHP’yi temsil eden bir milletvekili olmaması dikkat çekti.

BİDEN’IN BİR DİĞER GÜNDEMİ İSE İFADE VE İNTERNET ÖZGÜRLÜĞÜ

ABD Başkan Yardımcısı’nın Türkiye’de bir başka gündemi ise, “ifade ve internet özgürlüğü” olacak. Biden, öğleden sonra da, hükümete eleştirel yazıları nedeniyle işten çıkarılan iki köşe yazarı, Kadri Gürsel ve Aslı Aydıntaşbaş ile bir araya gelecek. Gazetecilerin yanı sıra Biden ile toplantıya akademisyenler de katılacak. Toplantıya katılacak akademisyenler arasında, hükümetin internet yasaklarına karşı mücadele eden, Youtube’a Türkiye’de koyulan yasağı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyan ve kaldırılmasını sağlayan Prof Yaman Akdeniz de bulunuyor.

gursel-tekin

FOTO:DHA/Arşiv Gürsel Tekin, Biden’in toplantısı için “Erdoğan’ın yapamadığını yaptı” dedi.

Biden’ın “konukları” arasında dikkat çeken bir başka isim ise, Anadolu Kültür Yönetim Kurulu Başkanı Osman Kavala. Kavala, HDP’nin “seni Başkan yaptırmayacağız” çıkışı döneminde, havuz medyası yazarları tarafından bu çıkışın “mucidi” olarak nitelendirilmiş, hakkında karalama kampanyası başlatılmıştı.

GÜRSEL TEKİN: “ERDOĞAN’IN YAPAMADIĞINI, BIDEN YAPTI”

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın TBMM’de temsil edilen 4 siyasi partinin temsilcisi İstanbul’da, aynı masa etrafında biraraya getirmesine ilk tepki CHP Genel Sekreteri Gürsel Tekin’den geldi. Tekin, “Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’nın yapamadığını, ABD’nin Başkan Yardımcısı yaptı. Terörle mücadele için araştırma komisyonu kurulması konusunda bile biraraya gelemeyen dört siyasi partiyi, aynı masada topladı” dedi.

“SİYASETÇİ OLARAK UTANIYORUM…”

Biden’ın, aynı televizyon programında bile yer almayan dört siyasi parti temsilcisini biraraya getirmesi konusunda, “Helal olsun Biden”a” diyen Tekin, “Ancak şunu söylemeliyim; Bir Türk siyasetçisi olarak bunu bizim gerçekleştiremememiz nedeniyle utandım” diye konuştu.

Tekin şöyle konuştu; “Helal olsun Sayın Biden’a. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce yaşadığı anlaşmazlık nedeniyle “benim için tarih olmuştur” dediği ABD Başkan Yardımcısı Biden, Erdoğan’ın yapamadığını yaptı. Biz Türk siyasetçileri olarak TBMM’de, terörle mücadele konusunda bir araştırma komisyonu oluşturmak için bile biraraya gelemedik.”

Kaynak : Zeynep GÜRCANLI – http://www.sozcu.com.tr/

İngiliz yazarlardan Cameron’a Türkiye mektubu

cameronİngiltere’nin önde gelen yazarları, Başbakan David Cameron’a bir mektup göndererek, mevkidaşı Ahmet Davutoğlu’na Londra ziyareti sırasında basın ve ifade özgürlüğünü gündeme getirmesini istedi.

Uluslararası Yazarlar Birliği’nin (PEN) İngiltere, Galler ve İskoçya’daki başkanlarının da aralarında bulunduğu 25 yazar; mektupta “Türkiye’de ifade özgürlüğüne yönelik görülmemiş baskılar” ile ilgili ciddi endişelerini iletti. Gazeteci, yazar ve yayıncılara tehdit ve fiziksel saldırıların artık sıradan hale geldiğini belirten yazarlar; Hürriyet bürolarına saldırı, Koza İpek medya grubuna baskın yapılması ve el konulmasını saydı. Söz konusu basın organlarının cumhurbaşkanına eleştirileri ile bilindiği kaydedildi. İngiliz Vice News kurumu için çalışan 3 gazetecinin tutuklanması ve diğer gazeteciler hakkında dava açıldığı ve tutuklamaların sürdüğü de vurgulandı.

Yazarlar, ‘cumhurbaşkanın hakaret’ suçlamasıyla haklarında dava açılan Türk vatandaşlarının sayısının arttığına ve Erdoğan 2014 yılında seçildikten sonra, seleflerinin tümünün toplamından daha fazla hakaret davası açtığına dikkat çekti.

MİT TIR’ları olayında Can Dündar ve Erdem Gül’ün soruşturma safhasında tutuklanmasının da endişelere sebep olduğunu belirten yazalar, “Türkiye’deki gazetecilerin toplumdaki asli görevlerini yerine getirmeleri, kamuoyunu sınırlandırma ve sansüre uğramadan bilgilendirmelerine izin vermeleri hayati önemi haizdir.” ifadelerini kullandı.

Gelecek hafta Londra’yı ziyaret edecek olan Başbakan AhmetDavutoğlu’nun basın özgürlüğüne desteğini ifade eden birkaç hükümet üyesinden biri olduğunun altı çizilirken, bu sözlerin eyleme dönüşmediği belirtildi. Mektupta, “Bu nedenle Davutoğlu’nun Londra ziyareti, Türkiye’de ifade özgürlüğünü net bir şekilde taahhüt altına alma açısından önemli bir fırsat oluşturmaktadır.” ifadesine yer verildi. Yazarlar Cameron’dan, Başbakan Davutoğlu’na, hükümetinin Türkiye’nin ifade özgürlüğü konusunda yükümlülüklerine saygılı olmasını temin etmesi çağrısında bulunmasını istedi.

Mektupta imzaları bulunan 25 yazar şöyle:

”Monica Ali, Alan Bissett, William Boyd, Chris Brookmyre, Gillian Clarke, Drew Campbell (İskoçya PEN Başkanı), Fflur Dafydd, Stevie Davies, Menna Elfyn (Galler PEN Başkanı), Moris Farhi, Maureen Freely (İngiltere PEN Başkanı), Richard Gwyn, Mark Haddon, David Hare, Eva Hoffman, Hari Kunzru, Robert Minhinnick, Blake Morrison, Neel Mukherjee, Ian Rankin, Elif Şafak, Owen Sheers, Ali Smith, Tom Stoppard, Sarah Waters.”  (CİHAN)

Kaynak : http://www.zaman.com.tr/

KCK’den Tahir Elçi açıklaması

kacKCK tarafından, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesine ilişkin olarak yapılan açıklamada “Amed Baro Başkanı, Türk devleti gözünde en ağır suçu işlediği için katledilmiştir” denildi.

KCK Yürütme Konseyi tarafından Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesine ilişkin bir açıklama yapıldı.

ANF’de yer alan habere göre, KCK açıklamasında, “Amed Baro Başkanı, Türk devleti gözünde en ağır suçu işlediği için katledilmiştir” denildi.

KCK tarafından yapılan açıklama şu şekilde:

“Amed Baro Başkanı Tahir Elçi, dört ayaklı minarenin ayaklarının ağır silahlarla tahrip edilmesini protesto etmek için yaptığı açıklamadan sonra polis kurşunuyla katledilmiştir. Bu cinayeti şiddetle kınıyor, ailesine, arkadaşlarına ve tüm Kürdistan halkına başsağlığı diliyoruz. Amed Baro Başkanı, Türk devleti gözünde en ağır suçu işlediği için katledilmiştir. “PKK terör örgütü değildir” dediği için hedef gösterilmiş, bunun sonucunda katledilmiştir. PKK’ye teröristtir demeyen herkes Türkiye’de aforoz edilmektedir. Özellikle tanınmış bir siyasetçiyse bunun karşılığı ölümdür. Türk devleti dünyayı başkent başkent dolaşıp PKK’yi terörist örgüt olarak kabul ettirmek için Türkiye’nin tüm kaynaklarını peşkeş çekerken, dünya tarafından tanınmış bir avukatın “PKK terörist değildir” demesi kadar büyük bir suç olamaz. Nitekim Saray Gladiyosu hemen harekete geçerek mahkeme karşısına çıkarıp hedef haline getirmiş, sonradan da katledilmiştir’’ denildi.

Gazetecilerin çektiği videolar Tahir Elçi’nin tüm çıplaklığıyla kahverengi giysili polis tarafından katledildiğini gözler önüne sermektedir. İki polisin Tahir Elçi’yi katleden bu polise ‘hemen buradan sıvış, kimse seni görmesin‘ demesi her şeyi apaçık gözler önüne sermiş bulunmaktadır. Tek kurşunla kafasının arkasından vurulması, tetiğin çok bilinçli çekildiğini ortaya koymaktadır. Anlaşılıyor ki polisler Tahir Elçi’yi ‘PKK terörist örgüt değildir’ dediği için önceden hedeflemişler ve kendileri için en uygun gördükleri zamanda ise katletmişlerdir.

DAVUTOĞLU KILIF ARAMAKTADIR
Davutoğlu’nun çatışma arasında kalarak vurulmuş olabilir demesi, işledikleri suça kılıf aramaktan başka bir anlama gelmemektedir. Nasıl oluyor da arada sadece Tahir Elçi kalıyor ve arkasındaki polisler tarafından tek kurşunla vuruluyor? Kafadan tek kurşunla öldürülmenin bir cezalandırma metodu olduğunu tüm Kürt halkı çok iyi bilmektedir. Tayyip Erdoğan’ın bu cinayetten sonra terörizme karşı mücadelemizin haklı olduğu görülmüştür demesi, AKP hükümetinin savaş ve saldırı politikasına meşruiyet kazandırmak için sivilleri nasıl katlettiklerini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

AKP hükümeti Kürdistan’da sivillerin ölümünü normalleştirdiği ve Kürt halkını teslim almanın söylemi haline getirilmiş olan asayişi sağlamanın gereği olarak gösterdiği gibi, Tahir Elçi’nin katledilmesini de bu asayişi sağlamanın zayiatı gibi göstermeye çalışmaktadır. Buna dayanarak Kürt halkına yönelik savaşı daha da şiddetlendireceklerini açıklamaktadırlar. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları halkımızın her acısını savaşı şiddetlendirme malzemesi haline getirdiği görülmektedir. Bu savaş söylemine karşı çıkan herkesi de vatan haini ilan etmektedirler. Tayyip Erdoğan’ın açıklamaları, AKP iktidarında halklarımıza daha büyük birçok acının yaşatılacağını ortaya koymaktadır.

Polisin katlettiklerini ve mağdurları da kendi savaşının malzemesi yapmak isteyen bir iktidara karşı mücadele etmek, bu insanlık değeri kalmamış savaş soylu iktidarı geriletmek ve düşürmek temel bir demokratik görev haline gelmiştir. Halklarımız özgür ve demokratik yaşamlarını böyle bir iktidarın insafına bırakamazlar. Gazetecileri zindanlara attıran, siyasetçilere polis saldırılarını normalleştiren, rahatlıkla insanları katleden bir iktidardan her türlü kötülüğün geleceği açıktır. Polisin pervasızca ve soğukkanlı biçimde Tahir Elçi’yi katletmesi bu gerçekliğin açık kanıtıdır.

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/