Erdoğan, yeni sistemin ilk kabinesini açıkladı

Cumhurbaşkanı: Ülkemiz tarihinin en önemli demokratik dönüşümlerinden biri bugün başarıyla tamamlanmıştır.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yeni kabineyi açıkladı. Yeni kabinede eski bakanlardan dördü yer alırken; Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da Milli Savunma Bakanı oldu. Eski bakanlardan Abdulhamit Gül Adalet Bakanı, Süleyman Soyluİçişleri Bakanı, Mevlüt Çavuloğlu Dışişleri Bakanı ve Berat Albayrak da Hazine ve Maliye Bakanı olarak görevlendirildi. 

Kabinede kamuoyunun adını pek duymadığı sürpriz isimler de yer aldı. Medipol Üniversitesi’nin mütevelli Heyeti ve Yönetim Kurulu Başkanı Fahrettin Koca Sağlık Bakanı oldu. Kültür ve Turizm Bakanı ise ETS Turizm Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ersoy oldu. Milli Eğitim Bakanı koltuğuna da Talim ve Terbiye Kurulu’ndan Ziya Selçuk oturdu. Eski Karayolları Genel Müdürü Mehmet Cahit Turan da Ulaştırma ve Altyapı Bakanı, eski TOKİ Başkanı Murat Kurum Çevre ve Şehircilik Bakanı oldu.

Yeni kabine şöyle:

Cumhurbaşkanı Yardımcısı: Fuat Oktay
Adalet Bakanı: Abdulhamit Gül
Dışişleri Bakanı: Mevlüt Çavuşoğlu
İçişleri Bakanı: Süleyman Soylu
Milli Savunma Bakanı: Hulusi Akar
Milli eğitim Bakanı: Ziya Selçuk
Sağlık Bakanı: Fahrettin Koca
Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı: Fatih Dönmez
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı: Mehmet Cahit Turan
Çevre ve Şehircilik Bakanı: Murat Kurum
Tarım ve Orman Bakanı: Bekir Pakdemir
Kültür ve Turizm Bakanı: Mehmet Ersoy
Gençlik ve Spor Bakanı: Mehmet Kasapoğlu
Çalışma, Sosyal Hizmetler ve Aile Bakanı: Zemra Zümrüt Selçuk
Hazine ve Maliye Bakanı: Berat Albayrak
Ticaret Bakanı: Ruhsar Pekcan
Sanayi ve Teknoloji Bakanı: Mustafa Varank

Erdoğan, kabineyi ilan etmeden önce yaptığı açıklamada, “Ülkemiz tarihinin en önemli demokratik dönüşümlerinden biri bugün başarıyla tamamlanmıştır” dedi. Erdoğan’ın açıklamaları şöyle:

-Dünyada yönetim sistemini demokratik yollardan değiştirebilen az sayıdaki ülke arasına girdik. 16 Nisan halk oylaması ve 24 Haziran seçimleri demokrasinin ispatı olmuştur. Gerek katılım itibariyle, gerekse kesin sonuçlara baktığımızda ortaya çıkan tabloyla eşi benzeri olmayan bir seçim gerçekleşmiştir.

-Yüreğinde ülke ve millet sevdası olan herkesle çalışmaktan memnuniyet duyacağız.

“MHP’yle işbirliğimizi inşallah Meclis’te de sürdüreceğiz”

-MHP’ye, başta Genel başkan Bahçeli olmak üzere teşekkür ediyorum. İşbirliğimizi inşallah Meclis’te de sürdüreceğiz.

-Yeni yönetim mimarisini seçimden önceki günlerde milletimizle de paylaşmıştık. Geçen hafta aski sistemden yeni sisteme geçişin altyapısı mahiyetindeki kanun değişiklikleri Resmi Gazete’de yayınlandı.

-1 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesini yayınladık. Yeni yönetim yapısının çatısını resmen hayata geçirmiş olduk. Yeni sistemi en üstten en alta kadar devletimizin bütün hücrelerine nüfus ettirmeye kararlıyız. Yürütme görevi konusunda aksaklıklar, eksiklikler konusunda öne sürülecek bahane kalmamıştır. Anayasanın cumhurbaşkanına verdiği yürütme yetkileri konusunda hiçbir mazerete sığınma hakkımız bulunmuyor.

-En önemli yetkilerimizden biri de kabineyi hiçbir sınırlama olmadan oluşturabilme imkanıdır. Başkan yardımcımızla birlikte kabinedeki bakan sayısını 17’ye indirdik.

-Yeni yönetim sistemimizi reformist bir anlayışla en aşağıdaki memura kadar indireceğiz. Özel sektörden STK’ya tüm dinamiklerin kendilerini yenileyeceklerine de inanıyorum. Yasama ve yargı organlarımızın da kendilerini geliştireceklerini ümit ediyorum. Bizden sonraki nesillere de çok güçlü bir zemin hazırlamış olacağız.

-Rabbim yar ve yardımcımız olsun.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ilk kabinesinde yer alan alan bakanlar yarın (10 Temmuz Salı) saat 15.00’te yemin edecek.

Kaynak : http://t24.com.tr/

Evet yolsuzluk yapıldı, suçluysam cezasını çekerim

Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, TOKİ’den proje alan bir şirketin yolsuzluk yaptığı iddiasına ilişkin, “Burada dolandırıcılık, hırsızlık var. Bu benim zaafımdır, bir idareci olarak orada yapılan yanlışlığı görebilmeliydik. Göremedik, bizim gözümüzden kaçtı. Kim suçluysa cezasını çeksin, ben de dahil” dedi.

Bakan Bayraktar, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda, bakanlığının bütçe görüşmelerinde milletvekillerinin soru ve eleştirilerini yanıtladı. 

TOKİ ile ilgili iddialar üzerine TBMM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmaya ilişkin Bayraktar, “Dedim ki ‘benim hakkımda bırakınız davayı, soruşturma varsa da ben istifaya hazırım’. Daha sonra düzeltmek için söz aldım, ‘yanlış anlaşılmış olabilir, TOKİ hakkında açılmış davalar vardır, TOKİ’nin de açtığı çok davalar vardır ama şahıslar hakkında yolsuzluktan veya başka sebeplerden açılan dava yoktur’ dedim” diye konuştu.

Bakan Bayraktar, hasılat paylaşımı konusunda da “KC grubun, söylediği bir konu. Hesap kitap yaptık, faiziyle birlikte 55-60 milyon lira TOKİ’nin zarara uğratılması var. Burada dolandırıcılık, hırsızlık var. Bu benim zaafımdır. Bir idareci olarak orada yapılan yanlışlığı görebilmeliydik, göremedik, bizim gözümüzden kaçtı” dedi.

Konunun incelendiğini ancak suçlu bulunmadıklarını ifade eden Bayraktar, şunları kaydetti:

“Diğer konularda da hakkımızda soruşturma yok, inceleme var. İnceleme hep var. Yine bu hasılat paylaşımıyla ilgili Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer döneminde, Devlet Denetleme Kurulu TOKİ’ye geldi, tam 3,5 ay inceleme yaptı. Didik didik bütün işlemleri inceledi. Bize haklı önerileri ve eleştirileri oldu. Ama genel anlamda bize teşekkür ettiler ve tebrik ettiler.

KC olayı, Aykut bey (CHP milletvekili Aykut Erdoğdu) haklıdır. Biz orada TOKİ olarak dolandırıldık ama şu anda onları mahkemeye verdik. Ben bizzat olur aldım, mahkeme açtım. Şimdi, idarede bir başkan olur alıyor, kendini de riske ediyor. ‘Benim hakkımda soruşturma açın’ dedim. Biz kendimizi de ihbar ettik. Ama incelediler, baktılar, gerek teftiş kurulları gerekse savcılık, bizi suçlu görmedi. Ama orada bir zaafımız olduğunu itiraf ediyorum. Sonradan Allah yardım etti bize, oradaki TOKİ’nin zararını garanti altına alacak bir mekanizma geliştirdik ve TOKİ’nin 55 milyon lira alacağı kesinleşti. 12 milyon lirasını bugüne kadar TOKİ tahsil etti.”

TOKİ’de 35 bin civarında ihale yaptıklarını bildiren Bayraktar, “Aykut kardeşimiz de bula bula iki konu buldu işte, sizlere yazdığı mektupta. Bir tanesi hasılat paylaşımı bir tanesi KC grubu. KC grubunda, ben katılıyorum onun dediğine. Kim suçluysa cezasını çeksin, ben de dahil” ifadesini kullandı.

Kaynak : Hürriyet

Şener Hükümet'e bunu sordu

Abdullatif Şener, Vatan Gazetesinin sorularını yanıtladı.

Her şey özelleştirilirken neden inşaat sektörü devletleştiriliyor?

Bu kadar özelleştirme meraklısı Başbakan, inşaat sektörünü niçin devletleştiriyor? TOKİ’yi niçin doğrudan kendisine bağlıyor? Bunda bir terslik yok mu? Birbirine aykırı iki politika sürdürülüyorsa ikisinin ortak bir tarafının olması lazım. Birinde özelleştirme var, diğerinde devletleştirme! İkisinde de ortak olan şey nedir? Bir tarafta özelleştirirken, diğer tarafta devletleştirirken mi siyasi rant sağlanıyor?

“Ziraat Bankası’nı da satacaklarını söylüyorlar. Bunun anlamı, ‘Yabancılara vereceğiz’ demektir. Çünkü bu ülkede Ziraat Bankası’nı satın alacak para yok”

Dünkü konuşmamızda ülke ekonomik krizde demiştiniz…

Evet. Hükümetin biran önce üreten, ihracat yapan bir ekonomik programa geçmesi gerekiyor. Şu andaki ekonomik modeli tamamen bir tarafa bırakıp, ekonominin rekabet gücünü artıracak bir büyük seferberlik başlatmak gerekiyor. Çünkü bu ekonomik model, Türkiye’nin geleceğine zarar veren bir model. Uygulanan politikalar Türk ekonomisinin, Türkiye’nin ihtiyaçlarına değil, yabancı ülkelerin ihtiyaçlarına göre yapılandırılıyor. Tüketime ve ithalata dayalı, cari açıkla finanse edilen bir ekonomi modeli Türkiye’nin geleceğini karartır. Yolsuzlukların, rant dağıtımının olduğu bir ortamda bu ülkenin insan gücü, çalışarak, üreterek ülkenin ekonomisini artırmak için çaba harcamaz. Eğer rant alanları daha kârlıysa, 70 sülalesine yetecek parayı bir imar değişikliğiyle kazanıyorsa, dünyayla rekabeti tercih etmez… Üstelik siyasetteki soygun ve vurgun birilerinin haksız kazanç sağlamasından ibaret değil. İş sadece burada kalıyor olsaydı fazla üzülmezdik belki. Ama haksız kazancın, siyasi soygun ve vurgunların varlığı, bu ülkede yaşayan tüm girişimci potansiyelin önüne yanlış ve ülkeyi tahrip eden bir hedef koyuyor. Soygunla çalışan bu siyasi mekanizma, tüm iş dünyasıyla dirsek temasına geçip ’İşte ucuz kazanç kapısı’ diyor. Ama bir yerde yapılan imar değişikliğiyle veya kapatılan mücavir alanlardaki ballı imar düzenlemeleriyle birilerinin kazandığı paranın bu ülkeye hiçbir katkısı yok.

SICAK PARANIN ÇIKIŞINA VERGİ KONULMALI

Peki yıllarca ekonomiyi yönetmiş biri olarak sizin hükümete öneriniz ne?

Üretim ve istihdam maliyetlerini bir an önce düşürün. Aktif kur politikasına geçin. Rekabetçi kur politikasının olmadığı bir ortamda ülke ekonomisinin rekabet gücünü artırmak mümkün değildir. Yabancı sermayenin, sıcak paranın girip çıktıkça ekonomimizi alabora etmesine son vermek gerekir. Sıcak paranın çıkışına vergi koyun. Mortgage sistemini tümüyle uygulamaya sokun. Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Amerika’da kriz çıktığında buna ’mortgage krizi’ demişlerdi, siz diyorsunuz ki Türkiye’de mortgage uygulamasına bir an önce geçilmelidir.’ Bu bir çelişki midir? Hayır. Türkiye’de mortgage’la ilgili kanunu ben çıkardım, ikincil mevzuat düzenlemelerini ben yaptım, ancak henüz yürürlüğe girmiş değil. Sermaye yaratma kabiliyeti olmayan ekonomilerin büyümesi mümkün değildir. Amerika’da bile piyasadaki kredilerin yüzde 60-65’i gayrimenkule dayalı olarak ortaya çıkan kredilerdir. Mortgage sistemi sermaye piyasalarının derinliğini artıracaktır. “Bu Şener’in kanunu, devreye sokarsak onu hatırlatırız” diye çekingenlik göstermeyin. Bütçeye faydalı olan ne ise onu yapmaya çalışın.

İkincisi, Kalkınma Ajansları’nda hükümet frene basmış durumda. Onun kanununu da yine ben çıkardım. İlk Kalkınma Ajansları’nı kurduk. Ama aradan geçen üç yılda işlevsiz hale getirildiler. Kalkınma Ajansları, ülkede milli geliri artıracak, ekonomiye katkı sağlayacak, ülkenin sosyal ortamına iyilik, güzellik kazandıracak projesi olan her vatandaşa devletin karşılıksız destek vermesi için kuruldu. Kalkınma dediğin böyle olur zaten. Ülke nüfusunun daha büyük bir kısmı kalkınma yarışının içine girdiği zaman ülke ayağa kalkar. Biz bu şekilde ülke insanımızın önüne dirsek temasıyla zenginliği değil, çalışmayı ve üretmeyi koymayı hedefledik. Bunun için Kalkınma Ajansları canlandırılmalıdır.

Hükümete böyle başka öneriniz var mı?

Tarımı tüketmekten vazgeçin. Tarımın maliyetlerini düşürün. Sanayiyi, tarımı bitirirken, iç piyasada para kazanan, kurulu, hazır tesisleri, kâr marjı yüksek sektörleri yabancılaştırmaktan vazgeçin. Bu yol yanlış! Neleri yabancılaştırdıklarına bir bakın. Bu ülkede bankalar yabancılaşıyor, cep telefonu, mobil telefonlar, iletişim sektörü yabancılaşıyor. Sigorta sektörünün tamamı yabancılaştı. Limanlar yabancılaşıyor. Ve hükümet açıklıyor, otoyollar, köprüler, Milli Piyango yabancılaşacak. Enerji sektörü, milyarlarca dolarlık bir devasa sektör yabancılaştırılmaya hazırlanıyor. Ziraat Bankası’nı da satacaklarını söylüyorlar. Bunun anlamı da ‘Yabancılaştıracağız’ demek, çünkü Türkiye’de Ziraat Bankası’nı satın alacak para yoktur. ’Ziraat Bankası’nı özelleştireceğiz, satacağız’ demek, yabancılara vereceğiz demektir. İster borsada satın, ister blok satış yapın…

‘İSTEYEN İSTEDİĞİNİ ALSIN’ DERSENİZ, HER ŞEY GİDER

Bunun ne gibi bir sakıncası var?

Tüm bu sektörler, bu faaliyet alanları, paranın tamamının içeriden kazanıldığı sektörler demektir. Hazır tesislerdir. Yoksa yabancı gelsin, fabrikayı kursun, yurtdışına mal satsın, döviz geliri elde edelim, teşvik de ederiz biz onu. Ama bu saydığım sektörlerin tamamı hazır. İlave kapasite ortaya çıkarmıyor. Kâr marjları çok yüksek. Ve paranın tamamını içeriden kazanıyor. Sonra kazandığı parayı dövize çevirerek yurtdışına çıkarıyor. Böylece ülkenin cari açığı artıyor. Cari açık arttığı için de, yabancılar para üzerinden para kazanmak için geliyor, borsadan, piyasadan para çekip götürüyor. Bu bir soygun çarkı. Amerika’da limanlar, enerji yabancıya verilmiyor. Çin’de bankacılık sektörüne asla yabancılar giremez. Rusya’da, Almanya’da, Fransa’da dünyanın her tarafında ülkeler stratejik sektörlerini belirliyor. Onun için hükümete diyoruz ki, ’Her gelen istediğini alsın’ felsefesini bırakın, stratejik sektörlerimiz neyse belirleyin. Ama Başbakan’ın böyle bir anlayışı yok. “Hangi çağda yaşıyoruz, isteyen istediğini alsın” diyor. İsteyen istediğini alırsa, dünyada o kadar büyük bir sermaye stoku var ki, her şeyimizi alırlar. Başbakana bir de sorum var. Bu kadar özelleştirme meraklısısınız, niçin inşaat sektörünü devletleştirdiniz? Üstelik de bunun en önemli kurumu olan TOKİ, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlıydı, niçin doğrudan kendinize bağladınız? Sosyal konut politikası devletin politikası olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama TOKİ’nin imar yetkileriyle birlikte büyük rantlar oluşturarak lüks konutlar üretmesinin bir anlamı yok. Tutarlı olun, niçin tutarlı değilsiniz, bunun hesabını verin.

BEN İŞİN BU TARAFINDAN KAYGI DUYUYORUM…

Peki sizce inşaat sektörü neden devletleştiriliyor?

Bakın, hükümet özelleştirme konusunda kararlı. Ne bulursa özelleştiriyor. Bu kadar özelleştirme meraklısı olan bir Başbakan ve hükümet inşaat sektörünü niçin devletleştiriyor? Ve TOKİ’yi niçin başbakanlığa bağlıyor? Bunda bir terslik yok mu? Bir hükümet, bir Başbakan birbirine aykırı iki politikayı sürdürüyorsa ikisinin de bir ortak tarafının olması lazım. Birinde özelleştirme var, birinde devletleştirme. Bu yapısı itibariyle ortak bir yanını bulamazsınız. O zaman ikisinde de ortak olan şey nedir? Bu soruyu sormak lazım. Bir tarafta özelleştirirken, diğer tarafta da devletleştirirken mi siyasi rantlar sağlanıyor? Doğrusu ben işin bu tarafından kaygılıyım.

Orada bir siyasi yolsuzluk söz konusu olabilir mi?

Elbette bunun araştırılması lazım.

Bazı muhabirlerin hükümeti rahatsız edecek haberler yaptığı için işten atıldığını duyardım.

Nuray Mert, ’Demokrasi diye diye tek parti rejimine doğru koşuyoruz’ demişti. Sizin bu yönde endişeleriniz var mı?

Ülkemizde demokrasinin standartlarıyla ilgili bir sorun var. Ama bu sorun bir vesayet sorunu olmaktan öte, genel demokratik iklimle ilgili. Demokrasi bir düzeydir, bir standarttır. Dolayısıyla bir ülkede demokrasinin standartını sorgulamak gerekir. Bir, karar organlarının seçimle iş başına geldiği bir ülke mi o ülke? Yani sandık var mı? Var. Ama bu yeterli değil. Hukuk devleti var mı o ülkede? Var. Peki hukuk devleti mükemmel işliyor mu? Gelişmiş sivil toplum kuruluşları var mı? Özgür basın var mı? Eğer bunların olmadığı veya sıkıntıda olduğu, standartının düştüğü bir ortam varsa o ülkede demokrasi yerlerde sürünüyor demektir. Şimdi bakıyoruz, telefon dinlemeleri bu kadar yaygınlaşmışsa, bu dinlemelerle kişilik haklarına tecavüzler bu kadar artmışsa, Türkiye’de hukuk devletinin standardının hangi düzeyde olduğunu düşünürsünüz?

Veya sivil toplum kuruluşları, odalar, sendikalar, dernekler rahatlıkla hak talebinde bulunabiliyorlar mı? Yoksa sindirilmişler mi? Türkiye’de maalesef iktidar tüm sivil toplum kuruluşlarını sindirmiş vaziyette. Hiçbiri ortaya çıkamıyor. Sadece Tekel işçileriyle ilgili eylemler var. Orada da bakıyorsunuz bütün direnişi, hak talebini yapan, ’Ben burdayım, varım’ deme çabası içinde olan Tekel işçilerinin kendileri. Destek vermesi gereken pek çok kuruluş, kendi sendikaları dahil gerekli desteği verebiliyor mu? Yoksa vermek istediği zaman hükümetten dolayı bir zora gireceğini düşünerek sesini fazla yükseltmekten endişe mi ediyor? Bu söylediğim endişeler ve ortam var… Veya birtakım odalar ya da örgütler, 71 bin işveren işyerini kapatmışken bunu hükümete iletebiliyorlar mı? Gür bir sesle dertlerini yansıtabiliyorlar mı? Hayır, bunu yapamadıkları gibi bir taraftan da tüketimi artırarak Başbakan’ın mutluluğunu sağlamaya çalışıyorlar. İnsanların cebinde para yoksa tüketim nasıl artacak? Basın özgür mü? Türkiye’de özgür basın yok ki! ‘Türkiye’de özgür basın var’ diyebilecek tek bir basın mensubu olduğunu düşünmüyorum. ‘Ben gazetemde, dergimde, televizyonumda özgürce yayın yapıyorum’ diyen kuruluşlar olabilir. Ama bu kuruluşların var olması, Türkiye’de özgür basının olduğunu göstermez. Tek bir basın kuruluşu bile kendisini özgür hissetmiyorsa, siyasetin baskısı altında hissediyorsa, bu baskıyı hissettiği için istediği yayını yapamıyorsa o ülkede özgür basın yok demektir. Böyle bir ortam, Nuray Mert’in ifade ettiği gibi Türkiye’de demokrasinin standartlarının çok düştüğü, yerlerde süründüğü bir ortamdır. Ama ben Türkiye’nin tek parti dönemine gireceğini düşünmem.

Peki 2002 ile şimdiyi kıyaslarsanız, nasıl bir fark var?

2007 seçimlerinden itibaren Türkiye’de demokrasinin standardı çok düştü.

Öncesinde daha mı farklıydı?

Bazı ipuçları vardı. Ama bu düzeye gelmemişti.

Mesela?

Bazı tartışılan konular vardı, zaman zaman duyardım. Bazı muhabirlerin bile hükümeti rahatsız edecek haberleri gazetelerine, televizyonlarına taşıdığı için görevlerine son verildiğini biliyorum.

Hangi muhabirlerin?

Tek tek isimlerini saymayayım. Ama şimdi bütün medya baskı altında. Genel yayın yönetmenleri, patronlar, köşe yazarları, muhabirler, hepsi…

***

Başbakan yanlış özelleştirmenin faturasını Tekel işçilerine yüklüyor

Tekel işçilerinin haksız ve sorumsuz olduğunu söylüyor Başbakan. Burada sorumlu Başbakan ve hükümetidir. Hükümet yanlış özelleştirme politikasının faturasını Tekel işçilerinin sırtına yüklüyor. Tekel özelleştirildi, sigara fabrikalarının bir kısmı kapatıldı ve Türk tütünü kullanılmaz hale geldi. Türkiye, Virginia tütününün cenneti haline geldi. Ege’de, Karadeniz’de, Doğu’da tütün üretimi bitti. Virginia tütünüyle doldu Türkiye. Bir taraftan tütün üretimini bitirdiniz, bir taraftan kapanan Tekel fabrikaları nedeniyle işçileri zora soktunuz. Üstelik de Tekel’in sigara bölümü özelleştirilirken hükümet farklı bir şey yaptı, işçilere ’Aynı özlük haklarınızla Yaprak Tütün’e geçebilirsiniz’ dedi. Onlar Yaprak Tütün’e geçtikten sonra, Türk tütünü de bitince, ortada kaldı işçiler… Bir şeyi özelleştiriyorsanız, o ülkenin tarımını da düşünmek zorundasınız, üretim kapasitesini de… Özelleştirme ülke ekonomisinin rasyonelleştirilmesi için yapılır, ekonomiyi bitirmek için değil! Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir özelleştirme? Ülke ihtiyaçlarını gözetmeyen özelleştirme olur mu? Satış koşullarında istihdam ve tütün üretimiyle ilgili maddelerin olması gerekirdi. Bu ayrıntılara dikkat edilmemiş, rastgele yapılmış bir özelleştirmenin faturasıdır bu.

Kaynak : Haber1.com

Şener Hükümet’e bunu sordu

Abdullatif Şener, Vatan Gazetesinin sorularını yanıtladı.

Her şey özelleştirilirken neden inşaat sektörü devletleştiriliyor?

Bu kadar özelleştirme meraklısı Başbakan, inşaat sektörünü niçin devletleştiriyor? TOKİ’yi niçin doğrudan kendisine bağlıyor? Bunda bir terslik yok mu? Birbirine aykırı iki politika sürdürülüyorsa ikisinin ortak bir tarafının olması lazım. Birinde özelleştirme var, diğerinde devletleştirme! İkisinde de ortak olan şey nedir? Bir tarafta özelleştirirken, diğer tarafta devletleştirirken mi siyasi rant sağlanıyor?

“Ziraat Bankası’nı da satacaklarını söylüyorlar. Bunun anlamı, ‘Yabancılara vereceğiz’ demektir. Çünkü bu ülkede Ziraat Bankası’nı satın alacak para yok”

Dünkü konuşmamızda ülke ekonomik krizde demiştiniz…

Evet. Hükümetin biran önce üreten, ihracat yapan bir ekonomik programa geçmesi gerekiyor. Şu andaki ekonomik modeli tamamen bir tarafa bırakıp, ekonominin rekabet gücünü artıracak bir büyük seferberlik başlatmak gerekiyor. Çünkü bu ekonomik model, Türkiye’nin geleceğine zarar veren bir model. Uygulanan politikalar Türk ekonomisinin, Türkiye’nin ihtiyaçlarına değil, yabancı ülkelerin ihtiyaçlarına göre yapılandırılıyor. Tüketime ve ithalata dayalı, cari açıkla finanse edilen bir ekonomi modeli Türkiye’nin geleceğini karartır. Yolsuzlukların, rant dağıtımının olduğu bir ortamda bu ülkenin insan gücü, çalışarak, üreterek ülkenin ekonomisini artırmak için çaba harcamaz. Eğer rant alanları daha kârlıysa, 70 sülalesine yetecek parayı bir imar değişikliğiyle kazanıyorsa, dünyayla rekabeti tercih etmez… Üstelik siyasetteki soygun ve vurgun birilerinin haksız kazanç sağlamasından ibaret değil. İş sadece burada kalıyor olsaydı fazla üzülmezdik belki. Ama haksız kazancın, siyasi soygun ve vurgunların varlığı, bu ülkede yaşayan tüm girişimci potansiyelin önüne yanlış ve ülkeyi tahrip eden bir hedef koyuyor. Soygunla çalışan bu siyasi mekanizma, tüm iş dünyasıyla dirsek temasına geçip ’İşte ucuz kazanç kapısı’ diyor. Ama bir yerde yapılan imar değişikliğiyle veya kapatılan mücavir alanlardaki ballı imar düzenlemeleriyle birilerinin kazandığı paranın bu ülkeye hiçbir katkısı yok.

SICAK PARANIN ÇIKIŞINA VERGİ KONULMALI

Peki yıllarca ekonomiyi yönetmiş biri olarak sizin hükümete öneriniz ne?

Üretim ve istihdam maliyetlerini bir an önce düşürün. Aktif kur politikasına geçin. Rekabetçi kur politikasının olmadığı bir ortamda ülke ekonomisinin rekabet gücünü artırmak mümkün değildir. Yabancı sermayenin, sıcak paranın girip çıktıkça ekonomimizi alabora etmesine son vermek gerekir. Sıcak paranın çıkışına vergi koyun. Mortgage sistemini tümüyle uygulamaya sokun. Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Amerika’da kriz çıktığında buna ’mortgage krizi’ demişlerdi, siz diyorsunuz ki Türkiye’de mortgage uygulamasına bir an önce geçilmelidir.’ Bu bir çelişki midir? Hayır. Türkiye’de mortgage’la ilgili kanunu ben çıkardım, ikincil mevzuat düzenlemelerini ben yaptım, ancak henüz yürürlüğe girmiş değil. Sermaye yaratma kabiliyeti olmayan ekonomilerin büyümesi mümkün değildir. Amerika’da bile piyasadaki kredilerin yüzde 60-65’i gayrimenkule dayalı olarak ortaya çıkan kredilerdir. Mortgage sistemi sermaye piyasalarının derinliğini artıracaktır. “Bu Şener’in kanunu, devreye sokarsak onu hatırlatırız” diye çekingenlik göstermeyin. Bütçeye faydalı olan ne ise onu yapmaya çalışın.

İkincisi, Kalkınma Ajansları’nda hükümet frene basmış durumda. Onun kanununu da yine ben çıkardım. İlk Kalkınma Ajansları’nı kurduk. Ama aradan geçen üç yılda işlevsiz hale getirildiler. Kalkınma Ajansları, ülkede milli geliri artıracak, ekonomiye katkı sağlayacak, ülkenin sosyal ortamına iyilik, güzellik kazandıracak projesi olan her vatandaşa devletin karşılıksız destek vermesi için kuruldu. Kalkınma dediğin böyle olur zaten. Ülke nüfusunun daha büyük bir kısmı kalkınma yarışının içine girdiği zaman ülke ayağa kalkar. Biz bu şekilde ülke insanımızın önüne dirsek temasıyla zenginliği değil, çalışmayı ve üretmeyi koymayı hedefledik. Bunun için Kalkınma Ajansları canlandırılmalıdır.

Hükümete böyle başka öneriniz var mı?

Tarımı tüketmekten vazgeçin. Tarımın maliyetlerini düşürün. Sanayiyi, tarımı bitirirken, iç piyasada para kazanan, kurulu, hazır tesisleri, kâr marjı yüksek sektörleri yabancılaştırmaktan vazgeçin. Bu yol yanlış! Neleri yabancılaştırdıklarına bir bakın. Bu ülkede bankalar yabancılaşıyor, cep telefonu, mobil telefonlar, iletişim sektörü yabancılaşıyor. Sigorta sektörünün tamamı yabancılaştı. Limanlar yabancılaşıyor. Ve hükümet açıklıyor, otoyollar, köprüler, Milli Piyango yabancılaşacak. Enerji sektörü, milyarlarca dolarlık bir devasa sektör yabancılaştırılmaya hazırlanıyor. Ziraat Bankası’nı da satacaklarını söylüyorlar. Bunun anlamı da ‘Yabancılaştıracağız’ demek, çünkü Türkiye’de Ziraat Bankası’nı satın alacak para yoktur. ’Ziraat Bankası’nı özelleştireceğiz, satacağız’ demek, yabancılara vereceğiz demektir. İster borsada satın, ister blok satış yapın…

‘İSTEYEN İSTEDİĞİNİ ALSIN’ DERSENİZ, HER ŞEY GİDER

Bunun ne gibi bir sakıncası var?

Tüm bu sektörler, bu faaliyet alanları, paranın tamamının içeriden kazanıldığı sektörler demektir. Hazır tesislerdir. Yoksa yabancı gelsin, fabrikayı kursun, yurtdışına mal satsın, döviz geliri elde edelim, teşvik de ederiz biz onu. Ama bu saydığım sektörlerin tamamı hazır. İlave kapasite ortaya çıkarmıyor. Kâr marjları çok yüksek. Ve paranın tamamını içeriden kazanıyor. Sonra kazandığı parayı dövize çevirerek yurtdışına çıkarıyor. Böylece ülkenin cari açığı artıyor. Cari açık arttığı için de, yabancılar para üzerinden para kazanmak için geliyor, borsadan, piyasadan para çekip götürüyor. Bu bir soygun çarkı. Amerika’da limanlar, enerji yabancıya verilmiyor. Çin’de bankacılık sektörüne asla yabancılar giremez. Rusya’da, Almanya’da, Fransa’da dünyanın her tarafında ülkeler stratejik sektörlerini belirliyor. Onun için hükümete diyoruz ki, ’Her gelen istediğini alsın’ felsefesini bırakın, stratejik sektörlerimiz neyse belirleyin. Ama Başbakan’ın böyle bir anlayışı yok. “Hangi çağda yaşıyoruz, isteyen istediğini alsın” diyor. İsteyen istediğini alırsa, dünyada o kadar büyük bir sermaye stoku var ki, her şeyimizi alırlar. Başbakana bir de sorum var. Bu kadar özelleştirme meraklısısınız, niçin inşaat sektörünü devletleştirdiniz? Üstelik de bunun en önemli kurumu olan TOKİ, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlıydı, niçin doğrudan kendinize bağladınız? Sosyal konut politikası devletin politikası olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama TOKİ’nin imar yetkileriyle birlikte büyük rantlar oluşturarak lüks konutlar üretmesinin bir anlamı yok. Tutarlı olun, niçin tutarlı değilsiniz, bunun hesabını verin.

BEN İŞİN BU TARAFINDAN KAYGI DUYUYORUM…

Peki sizce inşaat sektörü neden devletleştiriliyor?

Bakın, hükümet özelleştirme konusunda kararlı. Ne bulursa özelleştiriyor. Bu kadar özelleştirme meraklısı olan bir Başbakan ve hükümet inşaat sektörünü niçin devletleştiriyor? Ve TOKİ’yi niçin başbakanlığa bağlıyor? Bunda bir terslik yok mu? Bir hükümet, bir Başbakan birbirine aykırı iki politikayı sürdürüyorsa ikisinin de bir ortak tarafının olması lazım. Birinde özelleştirme var, birinde devletleştirme. Bu yapısı itibariyle ortak bir yanını bulamazsınız. O zaman ikisinde de ortak olan şey nedir? Bu soruyu sormak lazım. Bir tarafta özelleştirirken, diğer tarafta da devletleştirirken mi siyasi rantlar sağlanıyor? Doğrusu ben işin bu tarafından kaygılıyım.

Orada bir siyasi yolsuzluk söz konusu olabilir mi?

Elbette bunun araştırılması lazım.

Bazı muhabirlerin hükümeti rahatsız edecek haberler yaptığı için işten atıldığını duyardım.

Nuray Mert, ’Demokrasi diye diye tek parti rejimine doğru koşuyoruz’ demişti. Sizin bu yönde endişeleriniz var mı?

Ülkemizde demokrasinin standartlarıyla ilgili bir sorun var. Ama bu sorun bir vesayet sorunu olmaktan öte, genel demokratik iklimle ilgili. Demokrasi bir düzeydir, bir standarttır. Dolayısıyla bir ülkede demokrasinin standartını sorgulamak gerekir. Bir, karar organlarının seçimle iş başına geldiği bir ülke mi o ülke? Yani sandık var mı? Var. Ama bu yeterli değil. Hukuk devleti var mı o ülkede? Var. Peki hukuk devleti mükemmel işliyor mu? Gelişmiş sivil toplum kuruluşları var mı? Özgür basın var mı? Eğer bunların olmadığı veya sıkıntıda olduğu, standartının düştüğü bir ortam varsa o ülkede demokrasi yerlerde sürünüyor demektir. Şimdi bakıyoruz, telefon dinlemeleri bu kadar yaygınlaşmışsa, bu dinlemelerle kişilik haklarına tecavüzler bu kadar artmışsa, Türkiye’de hukuk devletinin standardının hangi düzeyde olduğunu düşünürsünüz?

Veya sivil toplum kuruluşları, odalar, sendikalar, dernekler rahatlıkla hak talebinde bulunabiliyorlar mı? Yoksa sindirilmişler mi? Türkiye’de maalesef iktidar tüm sivil toplum kuruluşlarını sindirmiş vaziyette. Hiçbiri ortaya çıkamıyor. Sadece Tekel işçileriyle ilgili eylemler var. Orada da bakıyorsunuz bütün direnişi, hak talebini yapan, ’Ben burdayım, varım’ deme çabası içinde olan Tekel işçilerinin kendileri. Destek vermesi gereken pek çok kuruluş, kendi sendikaları dahil gerekli desteği verebiliyor mu? Yoksa vermek istediği zaman hükümetten dolayı bir zora gireceğini düşünerek sesini fazla yükseltmekten endişe mi ediyor? Bu söylediğim endişeler ve ortam var… Veya birtakım odalar ya da örgütler, 71 bin işveren işyerini kapatmışken bunu hükümete iletebiliyorlar mı? Gür bir sesle dertlerini yansıtabiliyorlar mı? Hayır, bunu yapamadıkları gibi bir taraftan da tüketimi artırarak Başbakan’ın mutluluğunu sağlamaya çalışıyorlar. İnsanların cebinde para yoksa tüketim nasıl artacak? Basın özgür mü? Türkiye’de özgür basın yok ki! ‘Türkiye’de özgür basın var’ diyebilecek tek bir basın mensubu olduğunu düşünmüyorum. ‘Ben gazetemde, dergimde, televizyonumda özgürce yayın yapıyorum’ diyen kuruluşlar olabilir. Ama bu kuruluşların var olması, Türkiye’de özgür basının olduğunu göstermez. Tek bir basın kuruluşu bile kendisini özgür hissetmiyorsa, siyasetin baskısı altında hissediyorsa, bu baskıyı hissettiği için istediği yayını yapamıyorsa o ülkede özgür basın yok demektir. Böyle bir ortam, Nuray Mert’in ifade ettiği gibi Türkiye’de demokrasinin standartlarının çok düştüğü, yerlerde süründüğü bir ortamdır. Ama ben Türkiye’nin tek parti dönemine gireceğini düşünmem.

Peki 2002 ile şimdiyi kıyaslarsanız, nasıl bir fark var?

2007 seçimlerinden itibaren Türkiye’de demokrasinin standardı çok düştü.

Öncesinde daha mı farklıydı?

Bazı ipuçları vardı. Ama bu düzeye gelmemişti.

Mesela?

Bazı tartışılan konular vardı, zaman zaman duyardım. Bazı muhabirlerin bile hükümeti rahatsız edecek haberleri gazetelerine, televizyonlarına taşıdığı için görevlerine son verildiğini biliyorum.

Hangi muhabirlerin?

Tek tek isimlerini saymayayım. Ama şimdi bütün medya baskı altında. Genel yayın yönetmenleri, patronlar, köşe yazarları, muhabirler, hepsi…

***

Başbakan yanlış özelleştirmenin faturasını Tekel işçilerine yüklüyor

Tekel işçilerinin haksız ve sorumsuz olduğunu söylüyor Başbakan. Burada sorumlu Başbakan ve hükümetidir. Hükümet yanlış özelleştirme politikasının faturasını Tekel işçilerinin sırtına yüklüyor. Tekel özelleştirildi, sigara fabrikalarının bir kısmı kapatıldı ve Türk tütünü kullanılmaz hale geldi. Türkiye, Virginia tütününün cenneti haline geldi. Ege’de, Karadeniz’de, Doğu’da tütün üretimi bitti. Virginia tütünüyle doldu Türkiye. Bir taraftan tütün üretimini bitirdiniz, bir taraftan kapanan Tekel fabrikaları nedeniyle işçileri zora soktunuz. Üstelik de Tekel’in sigara bölümü özelleştirilirken hükümet farklı bir şey yaptı, işçilere ’Aynı özlük haklarınızla Yaprak Tütün’e geçebilirsiniz’ dedi. Onlar Yaprak Tütün’e geçtikten sonra, Türk tütünü de bitince, ortada kaldı işçiler… Bir şeyi özelleştiriyorsanız, o ülkenin tarımını da düşünmek zorundasınız, üretim kapasitesini de… Özelleştirme ülke ekonomisinin rasyonelleştirilmesi için yapılır, ekonomiyi bitirmek için değil! Dünyanın neresinde görülmüş böyle bir özelleştirme? Ülke ihtiyaçlarını gözetmeyen özelleştirme olur mu? Satış koşullarında istihdam ve tütün üretimiyle ilgili maddelerin olması gerekirdi. Bu ayrıntılara dikkat edilmemiş, rastgele yapılmış bir özelleştirmenin faturasıdır bu.

Kaynak : Haber1.com

Erdoğan: Gerilim istemiyoruz

T.C Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan

T.C Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Devletin zirvesinde bizler bugüne kadar gerilim istemedik, istemiyoruz. Şu anda bir demokratik açılım sürecini başlattık ve bunu hızla devam ettiriyoruz. Çünkü benim ülkemde Türk, Kürt, Laz, Abhaz, Gürcü, bu ayrım olmayacak” dedi.

Başbakan Erdoğan, Rize’nin Fındıklı İlçesi Kent Meydanı’nda düzenlenen Toplu Açılış Töreni’nde konuştu.

Erdoğan konuşmasında, demokratik açılım çalışmasına değinerek, “Devletin zirvesinde bizler bugüne kadar gerilim istemedik, istemiyoruz. İşte bak şu anda bir demokratik açılım sürecini başlattık ve bunu hızla devam ettiriyoruz. Çünkü benim ülkemde Türk, Kürt, Laz, Abhaz, Gürcü bu ayrım olmayacak. Çünkü, biz 780 bin kilometre karelik vatan topraklarını bir biliyoruz. Batı ne ise Doğu da o. Kuzey ne ise Güney de o. Yollarıyla yatırımlarıyla her şeyiyle Türkiye ayağa kalkacak. İşte şu gördüğünüz sahil yolu ihmal edilmişti bitirdik. Çünkü ayrımcılığı kabul etmedik. Yahu şunu görün yeter” dedi.

Başbakam, “Dün ‘Rize’ye havalimanı istiyoruz’ dediler. ‘Kusura bakma’ dedim. Havalimanı olmaz. Batum’da, Trabzon’da havalimanı var. İstanbul’da Atatürk Havalimanı’ndan çık Beşiktaş’a buradan daha geç gidersin. Biz yatırımı yaparken dikkatli olacağız. Ekonomide kaide vardır. Yatırım rantabl arazide yapılır. Biz tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemeyeceğiz ve yedirtmeyeceğiz dedik. İkinci kırmızı çizgimiz etnik ayrımcılığa da hayır dedik. ‘Yaradılanı yaradandan ötürü seveceğiz’ dedik. Kimseyi ayırt etmeyeceğiz” diye konuştu.

Erdoğan, “Türkü Kürdü, Çerkez’i Lazı Allah için seveceğiz. Para pul için, makam mevki için insan sevilmez. Bunlar geçicidir. Sadece insan olduğu için seveceğiz. Dinsel milliyetçilik de yapmıyoruz. Biz Türkiye’ye inandık. Hiçbir sorunu erteleme lüksüne sahip değiliz. Biz insanımıza inandık. Bu millet inanırsa, birbirine kenetlenirse, azmederse yapamayacağı yoktur. Aşamayacağı engel yoktur. Engelleri aşarak bütün bunları bitireceğiz” diye konuştu.

“Çeteler, mafyalar gitti”

Erdoğan, “Çeteler, mafyalar bizim dönemimizde olması gereken yere gittiler. Bizden önce çetelerden, mafyalardan bu ülkede gezilmiyordu. Bu ülkede birileri Ergenekon’un avukatlığına soyunurken biz milletimizin avukatlığına soyunduk. Aramızdaki fark buydu” dedi.

Erdoğan, “Muhalefet bir şeyler söyleyip duruyor konuşuyor; ‘zam zam zam…’ Kusura bakmayın, biz dışa bağımlı olmayan hiçbir şeye zam yapmadık, yapmıyoruz yapmayız” dedi.

Koruma önlemleri sıkılaştı

Geceyi Rize’nin Güneysu ilçesi merkez mahallesindeki villasında geçiren Başbakan Erdoğan bu sabah Güneysu Merkez Camisi’ne uğradı ve cenaze sahiplerine taziyede bulundu.

Başbakan’ın dünkü Rize gezisi sırasındaki protestoların ardından koruma önlemlerinin sıklaştırılması dikkat çekti. Cami avlusunda Başbakanlık korumaları ve çevik kuvvetten oluşan iki koruma zinciri tarafından kuşatılan Erdoğan’a ayrıca koruyucu şemsiye açıldı. Erdoğan’ın memleketinde ilk kez bu kadar sıkı korunduğu gözlerden kaçmadı.

Korumaların uzun namlulu otomatik silahlarla çevrede kuş uçurtmaması da dikkat çekti. Erdoğan daha sonra Rize merkez Dağbaşı Mahallesi’ndeki Yusuf Karaali Diyanet Eğitim Merkezi’ni ziyaret etti. Başbakanlık korumaları sadece koruma araçları ve makam aracının merkeze girişine izin verirken konvoyun diğer araçları 2 kilometre uzaklıkta durduruldu.

Burada bir süre kalan ve öğle namazı kıldığı öğrenilen Erdoğan daha sonra Artvin’in Arhavi ilçesine geçti. Arhavi ilçesi girişinde protokol tarafından çiçeklerle karşılanan Erdoğan, kendisine verilen çiçek buketlerini çevredeki kadınlara hediye etti. Arhavi Meydanı’nda da tulum eşliğinde horonlarla karşılanan Erdoğan, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı ile birlikte ekibin arasına girerek bir süre horon oynadı.

Erdoğan daha sonra horoncu çocuklarla hatıra fotoğrafı çektirdi. Başbakanlık otobüsünün üzerinden halka hitap eden Erdoğan, “Geçtiğimiz günlerdeki sel felaketi nedeniyle hepinize geçmiş olsun dileklerimi sunuyorum. Desteğimiz her zaman sizinle olacak” dedi.

Erdoğan daha sonra toplu açılış törenine katılanlarla birlikte kurdeleyi kesti ve TOKİ konutlarının anahtar teslimini yaptıktan sonra Fındıklı ilçesi’den ayrıldı.

CNN TÜRK