CHP’li Erdoğdu: Erdoğan, iş adamları ve akademisyenleri çağırıyor, gece 12’den sonra Berat Albayrak’a ders vermeye geliyorlar

“Bu pek bir şey anlamıyor, anlatın”

CHP Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a ekonomi ile ilgili “ders” vermesi için bazı iş adamlarını ve üniversitelerden akademisyenleri çağırdığını öne sürdü.

Halk TV’deki “Türkiye Nereye?” isimli programda konuk olan Erdoğdu, ekonominin gidişatıyla ilgili konuşurken, döviz kurunun 5.20’lere inmesine ilişkin, “Kurun 5.25’ye inmesi sizin mucizeniz değil. Amerikan Merkez Bankası hem parayı topluyor hem faizi arttırıyordu. Şimdi küresel kriz riskiyle büyük bir durgunluk geliyor.

Bu şu demek: ‘Bizde 5 şiddetinde bir deprem oluyor. Burada da 3 şiddetinde bir deprem başlarsa bizdeki 8’e çıkar’. Şimdi faiz artırımını biraz ertelediler. Avrupa Merkez Bankası biraz miktardan çekmeyi bırakınca fon arttı ve ondan Türkiye’ye biraz gelmeye başladı. Birinci etkisi bu. İkincisi sanayi çakıldı. Üretim yapılamadığı için döviz talebi yok. Bir de Çin’le ticaret savaşı, Londra’daki Brexıt meselesi… Bunlar üst üste gelince kur biraz dengede duruyor. Kur 5.25 ama faizin yüzde 24” dedi.

“Bu pek bir şey anlamıyor, anlatın”

Erdoğdu bu sözlerinin ardından da Albayrak’a Erdoğan’ın isteğiyle ders verildiğini öne sürdü. İddiayı güvendiği bir ismin kendisine anlattığını belirten Erdoğdu, “İstanbul’da sürekli bir dedikodu var. Tayyip Bey sürekli bazı iş adamlarını çağırıyormuş damada ders versinler diye. Marmara Üniversitesi’nden bazı hocalarla, gece geliyorlarmış. Yani dedikoduyu sevmem ama, güvendiğim biri dedi ki ‘Buna (ekonomiyi) verdik ama bu pek bir şey anlamıyor, anlatın’ diye gece 12’den sonra ders alıyormuş. Ama iddia. Duyduğumu söylüyorum. Ders alması iyi bir şey” ifadelerini kullandı.

https://t24..com.tr/

CHP’li Erdoğdu: AKP elini yıkıyor

q

CHP’li Erdoğdu: Başarılı olurlarsa sırada CHP, liberaller, MHP’nin muhalifleri, TOBB ve TÜSİAD var. Türk ve Kürt çocuklarını birbirine kırdırarak bir yere varamayız. Kim bunu istiyorsa vatan hainidir.

CHP Parti Meclisi üyesi ve milletvekili Aykut Erdoğdu’nun CNN Türk’te katıldığı bir programda AKP’li Ayhan Oğan’la tartışırken yumruğunu masaya vurup dağıtması geçen haftanın en çok konuşulan konularından biri oldu. Erdoğdu’nun “şiddet”li hareketi sosyal medyada büyük destek gördü. Bu durum elbette ülkenin içinde bulunduğu gerilimin ne aşamaya geldiğinin de endişe verici bir göstergesiydi. Bir süredir CHP etrafında bir demokrasi cephesi kurulmasını öneren Erdoğdu’nun özellikle yeni bir darbe girişiminden ve iç savaş olasılığından bahsetmesi de yumruğa verilen desteğin siyasal ve sosyo-psikolojik dayanaklarına işaret ediyordu. Erdoğdu’yla yumruğu, Türkiye’yi bekleyen tehlikeleri ve çözüm önerilerini konuştuk…

– CNN Türk’teki programda masaya vurduğunuz yumruk çok tartışıldı. Aslında masaya ilk yumduğu Ayhan Oğan vurdu ama siz daha sert vurup bir de ayağa kalktığınız için daha sert bir görüntü verdiniz. İlginç olan genelde eleştirilmesi beklenen bu görüntü, çok destek gördü parti tabanında. Sizce bu destek nasıl bir sosyal psikolojiden kaynaklanıyor?

Şiddet, şiddeti besler. Bu 14 yıllık iktidar döneminde Türkiye’nin bütün muhalifleri, hatta iktidara yakın olsalar bile bütün halk, bir şiddet dalgasına maruz bırakıldı. Zaten bu şiddet dalgasının yarattığı korkuyla da AKP bir miktar oy aldı. Bu şiddet dalgası 7 Haziran’dan sonra silahlı çatışma noktasına geldi. AKP geçmişte siyasal koalisyon kurduğu iki gücü, yani cemaati ve HDP’yi şeytanlaştırdı ve kriminalize eti. Bu kriminalize etme sonunda, Türkiye’deki bütün muhalifler, muhafazakar ise FETÖ’cü olmak suçlamasıyla, laik, aydın, solcu, Kürtçü ise de PKK’lı olmakla suçlayarak bütün muhalifleri kriminalize etme furyasıyla karşı karşıya bıraktı. Bütün hukuksuzluklar, adaletsizlikler, meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu baskı ve şiddetle iktidarda kalma 15 Temmuz’dan sonra OHAL’le iyice yaygınlaştı. On binlerce insan tutuklandı. Bir partinin eş başkanları ve milletvekilleri tutuklandı. AKP’nin falcısı diyebileceğimiz yazarlardan da bu tutuklama furyasının CHP’ye, Hürriyet ve Sözcü gazetelerine, bütün muhaliflere ulaşacağı yönünde üstü kapalı tehditler savrulmaya başlandı. CHP genel başkanının önüne mermi bırakıldı. Silahlı suikast girişimine maruz kaldı. Bir genel başkan yardımcımız vuruldu. Ve toplumdaki sessiz öfke birikmeye başladı. Bu sessiz öfke CNN Türk’teki programda normal bir siyasal yaşam içinde küçük sayılabilecek bir tartışmayla bir patlama noktasına erişti. Halkın birikmiş stresi bir patlama noktasına erişti. Burada çıkarmamız gereken çok önemli dersler var. Toplumda kutuplaşma söz konusu. Toplum gerilmiş bir yay gibi, barut fıçısı gibi. Bu barut fıçısına şu an itibariyle de fitiller döşenmekte. Bu barut fıçısı aslında bir başka darbe sürecinin de hazırlayıcısı olabilir. Bu darbe süreci bildiğimiz, alıştığımız, tecrübe ettiğimizden çok farklı olabilir.

– Kim yapabilir bu darbeyi?

Türkiye’nin mevcut durumunu daha da kötüleştirerek bütün halkı çaresiz bırakmak isteyecek herkes yapabilir. Bunun içinde dışardan ve içerden bir sürü dinamik olabilir. Ama sonuçta bunun farkında olarak veya olmayarak uygulayıcısı Cumhurbaşkanı ve AKP yöneticileridir. Türkiye şu an itibariyle etnik ve kimlik kökenli bir iç savaş ortamına doğru sürüklenmektedir. Halkımızın birlikte yaşama iradesi son derece azalmıştır. Bizim bin yıllık ortak tarihimizde bu kadar tehlikeli dönemler çok az olmuştur. Memleket bir fetret devriyle karşı karşıya kalabilir. Vatanın bütünlüğü, halkın bağımsızlığı bu göstergeler itibariyle tehlike altındadır. İşte bu yüzden biz demokrasi cephesinde bütün muhaliflerin bir araya gelerek öncelikle bu beka problemini birlikte aşmamız gerektiğine inanıyorum.

– Yani, masaya vurduğunuz yumruk, iktidarın baskısına güçlü bir itiraz olduğu için mi sempati topladı?

Bu yumruk, insanların içinde biriktirdiği öfkenin simgeleşmiş bir hali olarak ortaya çıktı. AKP hükümetinin devleti işgal ettikten sonra, hukuksuz devlet baskısına karşı bir halk tepkisinin simgesi olarak anlaşıldı. Ve bu yüzden de sosyal medyada bir başkaldırının, bir isyanın, bir direnme hakkının, halkın hükümete verdiği bir uyarının simgesi haline geldi. Bu olmasaydı başka bir yerden bu şekilde tezahür edecekti. Bu yıldırılmışlık, birikmiş öfke ekonomik-sosyal kriz altında yaşama ve hükümet baskısı, bir yerden mutlaka patlayacaktı. Belki bu küçük bir patlama oldu ama hükümetin bundan çok ders alması gerekiyor.

– CHP’de daha düşük tonla dile getirilen bir konuda siz yüksek sesle konuşuyorsunuz. HDP’lilere yönelik baskılara karşı farklı bir tavır gösteriyorsunuz. HDP’ye yönelik baskıların Türkiye’yi bölünmeye götüreceğini savunuyorsunuz. Kürt sorunundaki gelişmeler, kayyum atamalar, tutuklamalar, hak ihlalleri, bölünme endişenizi derinleştiriyor mu?

Ben bir yurtseverim, vatanseverim. Yurtseverlik, bu ülkede yaşayan tüm insanları etnik kimliğine göre ayrıştırmadan, tamamını sevmek ve birlikte yaşamaktır. Eşit, özgür ve kardeşçe yaşama isteğidir. İyi bir yurtsever, vatanı birlikte tutmak için doğru mücadeleyi veren insandır. Ne yazık ki yurtseverlik, şu an için yurt düşmanlığına dönüşmek üzere olan bir cehalet, bir bilinçsizlik ve bir bilgisizlik ortamına geldi. Aslında Kürt sorunu ile AKP politikalarına beraber bakmak gerekiyor. AKP cemaati hep Amerikalı olmakla suçladı. Bütün kriminalize ettiği kesimleri de ‘yabancıların esiri olmakla’ suçlayageldi. Ama AKP’nin tarihine bakarsanız; Fethullah Gülen 1999’da ABD’ye gitmiştir. Ama aynı tarihte Millî Görüş içinden ayrılan bu ekip de ABD’ye gitmiştir. Her ikisi birlikte ABD’den icazet almış ve bunu ılımlı İslam projesi olarak Türkiye’ye getirmişlerdir. Bunun diğer bir uzanımı da Büyük Ortadoğu Projesi’dir. Zaten kendisi de bunun eş başkanı olduğunu kabul etmiştir. Ve cemaat devlete sızmadı, AKP tarafından devlete yerleştirildi. Bunun da sebebi, tam bağımsız Türkiye inancına sahip olan bütün kurumları yıkabilmekti.  Bunun içinde CHP’den TSK’ye kadar belirlenmiş hedefler vardı. Tezgahlanmış kumpas davalarıyla bütün bu güçler yıkıldı, örselendi. Bütün muhalif unsurlar örselendi. Tam bu sırada da bir açılım sürecine girildi. Biz her zaman barışı, kardeşliği, birlikte yaşama rezerviyle, ortak vatan vurgusuyla destekleriz. Ancak bu açılım süreci bir barış süreci değil, bir siyasi aldatma süreciydi.

Kim kimi aldatıyordu?

İki taraf da birbirini aldatıyordu. Bir taraf özerkliği hayal ederken diğer taraf seçim başarılarını ve başkanlığı hayal ediyordu. Bu ‘al başkanlığı, ver özerkliği’ diye halkın vicdanında yer etti.

– Ama HDP’nin ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ sloganı ile buna engel olundu. Bu tez yanlışlanmadı mı?

Hayır. Süreci algılamazsak, süreç içindeki herhangi bir olayı alırsak, her seferinde farklı bir şey görürüz. Bu fili tanımlamak gibi. Hükümetin PKK’ya verdiği bir sürü söz vardı. PKK, 3-4 seçim bu sözlerin tutulmasını bekledi. Bunları İmralı tutanaklarında okuduk. Abdullah Öcalan, ‘iktidarı AKP’ye altın tepsi içinde sunduklarını’ anlatıyordu. O dönem için Öcalan, AKP’nin siyasi elitlerinden ve stratejik önderlerinden biriydi. Bir süre sonra karşılıklı verilen sözlerin Oslo süreciyle başlayan süreçte tutulması Kürt tarafı tarafından istendi. Çünkü Cumhurbaşkanlığı ve son seçimler onlar için kritik bir dönemeçti. Çünkü bunlar geçtikten sonra bu sözlerin tutulmayacağını düşünüyorlardı. Dolmabahçe mutakabakatında bu sözlerin bir kısmının tutulacağı sözü verildi. Ama Recep Tayyip Erdoğan, bu sözlerin tutulması halinde kendisinin iktidardan düşeceğine inandı. Bu durum karşısında Erdoğan, mutabakat masasını devirdi. Mutabakat masasını devirince de Kürtler de ‘seni başkan yaptırmayacağız’ sloganı ile ortaya çıktı. Bu slogan sadece Kürt cenahında değil, Türkiye’nin batı tarafından da Recep Tayyip Erdoğan’ın zulmü altında uzun yıllardır inleyen insanların vicdanında da ses getirdi ve HDP yüzde 13 oy aldı. Sonuçta AKP yüzde 40 oya inerek tek başına iktidarı kaybetti. Bundan sonra bütün bu suçların hesabının sorulması olasılığı ortaya çıktı. Benim gördüğüm Davutoğlu ve ekibinin temsil ettiği grup koalisyon kurmak istiyordu. Ama Erdoğan ve ekibi, koalisyon görüşmeleri tıkadıktan sonra Türkiye yeni bir seçime itildi. Bu seçime gidilirken ne yapıldı? İki polisin karanlık şekilde öldürülmesinden sonra, bir çatışma süreci başladı. Bunu AKP başlattı ve PKK kanlı eylemleriyle bu çatışma sürecine destek verdi. Bu çatışma süreci içerisinde, belki barış için bir şans olacak olan HDP eritildi, ikinci seçimde barajı zor geçer hale getirildi. Daha sonra bence danışıklı dövüş olan AKP ile PKK arasında çıkarılmış bu iç çatışma kentlerimize yansıdı. Kentler yerle bir edildi. Tabii burada bir dış süreç de işliyordu. Kantonlaşma süreci de işliyordu. Bir parantez açarak da şunu söyleyeyim: Biz Kobani meselesi ortaya çıktığında CHP olarak şunu söyledik: gerek Kobani’deki Kürtler, gerek Musul ve Telafer’deki Türkmenler, bunlar bizim akrabalarımızdır. Katillere karşı IŞİD  dahil emperyalist katilleri içermek kaydıyla,  TSK tarafından savunulmalıydı dedik. Bu tarihi bir öneriydi ama toplumda yeteri kadar tartışılmadı. Tarihi öneriydi, çünkü eğer TSK Kobani’deki Kürtleri savunsaydı, oradaki peşgerme ve PKK güçlerine izin vermeden, bütün Kürtler TSK’nin kendi orduları olduğunu, bu vatanın parçası olduklarını hissedeceklerdi. Bu çok büyük bir adım olabilirdi. Ama buna ilk karşı çıkan AKP’ydi, sonra PKK, sonra İngiltere, sonra ABD karşı çıktı. Çünkü bölgemizin mazlum halkları üzerinde oynayan kanlı ve yıkıcı planı çözecek bir teklifti.

– PYD ne olacaktı peki?

PYD gibi bir güç olmayacaktı. TSK düzeni sağlamış olsaydı başka bir silahlı güce gerek kalmazdı. PYD’nin silahlı bir güç olmasına gerek yoktu. Siyasal bir hareket olarak kalabilirdi. Ondan sonra ne oldu? Oraları korumak üzere kurulan PYD, PKK’nin bir koluna dönüştü. PYD’nin bu şekilde eylem yapması Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türkiye halkında şöyle bir korkuya yol açtı: Güneyimizden kuşatılıyoruz. Hatay’dan Akdeniz’e açılacak bir bağımsız Kürdistan şeyi ortaya çıkınca, Türkiye’deki bütün endişeleri tetikler bir hale geldi. AKP de bunu feci halde kullandı ve bu iç çatışmanın bir sebebi haline geldi…

– Peki siz ne öneriyorsunuz?

Biz hem AKP’nin hem PKK’nin bütün bu çözüm önerilerini kökünden reddediyoruz. Biz bir üçüncü yol öneriyoruz. Üçüncü yolumuz şudur: Birinci koşulumuz, kırmızı çizgimiz, vatanın birliği ve bütünlüğüdür. Ama bundan kastımız bir halkın diğerini kimlik dolayısıyla ezmesine izin vermek değildir. Eşitlik istiyoruz. Eşitlik, özgürlük ve kardeşlik istiyoruz. Bunun bütün mekanizmalarının kurulmasını istiyoruz. Hayatın içinde anlamlı bir eşitlik istiyoruz. Bu eşitlik halkların bölünmesine gitmek zorunda değil. Bugün kaç tane Kürt vali var, kaç tane Alevi vali var, kaç tane azınlıklardan kamu bürokrasisinde insan var? General var, Emniyet Müdürü var? Veya bölgesel kalkınmışlıklar aynı mı? Kürt sorununu elbette bir ekonomik boyuta indirmiyoruz. Ama sonuçta bu bir ayrımcılıktır. Görünmeyen şu: bir vahşi kapitalist düzen içinde yaşıyoruz. Bu vahşi kapitalist düzen aynı zamanda İslamcı ve milliyetçi bir çizgi ile de sürekli desteklenmektedir. Bu 1950’de başlamış bir süreçtir. Aslında solun tarihi ile birlikte NATO, Gladyo milliyetçiliği ve İslamcılığını anlarsak Türkiye’nin sorunları da anlamış oluruz. Biz eşit ve özgür kardeşçe yaşarsak zaten birliğimizi bu şekilde güçlendirebiliriz. Ama şunu unutmamız gerekir. Bizim başka ülkelerin topraklarında akrabalarımız var. Kobani’deki Kürtler, Irak’taki Kürtler, Türklerin akrabalarıdır. Can güvenlikleri tehlikeye düşmüşse başka ülkelerinin topraklarına göz dikmeden Musul, Kerkük, Halep hayalleri kurmadan, ama oradaki akrabaların can güvenliklerini sağlayacak şekilde bütün dış dünyayı ikna ederek buna müdahil olabiliriz. Ama Türkiye Cumhuriyeti, AKP yüzünden bütün dünyada nefret edilen bir devlet haline geldi.

– O zaman bütün bu analizler sizin çözüm sürecinin yeniden başlatılması gerektiğine mi götürüyor?

Masa ve çözüm süreci kirli bir süreci hatırlatıyor. Adına öyle dersek halkın kafasında soru işareti yaratıyoruz. Biz buna tam demokrasi diyoruz. Bu masanın bir tarafında Kürtler eziliyorsa diğer tarafında Türkler eziliyor. Onun için tam demokrasi dediğimizde ona bir etnik kimlik vermemiş olursunuz.

– Kürt sorunu diye bir şey var ama, yok mu?

Bu ülkede bir Türk meselesi de var… Şöyle bir hata yapıyoruz. Biz meseleye bir kimlikle yaklaşmaya çalışıyoruz. Çünkü ezberlerimizi bunun üzerine kurmuşlar. Aslında ayrılıkçı Kürt siyasal hareketinin Türkiye’ye yaptığı en büyük kötülük budur. Kendi meselelerini, bir milliyetçi meseleyi, sol mesele olarak dayatmasalardı bugün Türkiye’deki sol çok daha güçlüydü. Türkiye’deki sol daha güçlü olsaydı İslamcı faşistler iktidara gelmeyecekti. Oysa biz ne yaptık? 1980 sonrasında Türkiye’nin solunu, bir tarafta asker kırdı, öbür coğrafyada da PKK kırdı. Cumhuriyet tarihine nefret duyuyorlar. Cumhuriyet tarihine, Atatürk’e bir nefret pompalandı. Ben bunu bir HDP’li vekile sordum. ‘Nedir bu nefretiniz?’ dedim? ‘Bir ulus bilinci oluşturmak istiyorsanız ortak sempati alanları ve ortak nefret alanları yaratmak zorundasınız’ dedi. Açılım sürecinde bunu AKP ile PKK birlikte yapıyorlardı. Her ikisi de Cumhuriyet nefretiyle ortaya çıkıyorlardı. Oysa cumhuriyet ilerici bir devrimdir. Eksiği yok mudur, vardır. Ama sonuçta bir padişahlıktan geliyorsunuz. 20’li yılları yaşıyorsunuz. Her şeyin mükemmel olmasına olanak yoktu. Ama yön olarak ilericiydi. Biz bunu Cumhuriyet tarihi boyunca geliştirebilirdik.  2023’de Cumhuriyet devrimini çok daha eşitlikçi, kardeşliği sağlamış bir Cumhuriyet olabilirdik. Ne zaman kırıldı bu çizgi? İlk kırılma 1938’deydi, ikincisi 1950’ydi, üçüncüsü 1980’di, sonra 2002’dir. Bunların her birinde, Atatürk’ün ölümünden sonra, bunlardan her birinde Türkiye’ye vurulan darbeler sağ darbelerdir. Özgürlükçü ortamı, hür düşünceyi, üniversitenin gelişmesini yok etmiştir. Türkiye’nin ekonomik geri bıraktılma tarihi 1950’dir. Biz inovasyona dayalı bir burjuva üretemedik bu ülkede. İthalata, kamu rantlarına dayalı bir burjuva ürettik. Ve sonuçta 1950 yılında yıkılmış bir Almanya ve Japonya bizi ekonomik olarak ona katlarken biz üçüncü dünya ülkesi haline geldik. En son darbeyi de AKP ile yedik ve bugünkü Türkiye Cumhuriyeti dünya tarihinde görülmemiş ağır bir ekonomik krizin içine girdi.

– Yani çözüm süreci değil tam bir demokratikleşme diyorsunuz.

Çözüm, süreç, masa halkta bir antipati yarattı. Kürtlerin, Türklerin, Çerkezlerin, bütün halkların tam bir kaliteli demokrasi ihtiyacı var. İyi bir eğitim ve adalet ihtiyacı var. Buna sadece Kürtlerin değil ki, Edirne’deki Türklerin de ihtiyacı var. Biz bu meseleye Türk meselesi, Kürt meselesi dediğimiz sürece karşı tarafta etnik Kürt milliyetçiliğini tetikliyoruz, böyle olunca Kürtler de etnik milliyetçiliğe gidiyor. Biz PKK’nın lisanını kullanmak durumunda değiliz. AKP’nin, MHP’nin insanı kullanmak zorunda değiliz. Biz tam bir demokrasiye inanıyoruz. Bunu kuracak olan CHP… Çünkü diğer üç parti de kimlik üzerine dayanıyor. HDP etnik Kürt, MHP etnik Türk, AKP muhafazakâr kimliğe dayanıyor. Bunun karşısında etnik kimliklere ve bütün kimliklere eşit olan tek parti CHP’dir.

qq

– CHP’nin bir direnişe öncülük etmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Hatta mahalle komitelerinde bile bahsediyorsunuz. Siyasi yelpazede herkesi kucaklayacak bir örgütten bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Türkiye Devleti’ni gasp etmiş, çekirdek oyu yüzde ona dayanan bir hükümetin faşizm ile karşı karşıya. Devleti ele geçiren gücün ezdiği halk kesimleri içinde AKP’liler, CHP’liler, MHP’liler, Kürtler, herkes var. Bunun için de namuslu, vicdanları temiz, ülkesini seven, yurdunu seven, etnikçilik yapmayan, ayrımcılık yapmayanlar soldan ve sağdan bahsediyorum. Bütün insanların ortak mücadelesine ihtiyaç var. Bu devlet faşizmine karşı durmamızı gerektiriyor. Ama bu halk karışık bir coğrafyada yaşıyor. Herkesin bir de kötü bir hatırası var. Bu tablodan rahatsız olan ülkücüler, Kürtler, muhafazakârlar var, solcular ve laikler ve Aleviler var. Ama geçmişte bunların kötü hafızaları var. 1970’lerde başlayan, hatta 2000’lerde devam eden hafızayı silmek kolay değil. Bu bölünmüşlük, örgütlü suç çetesinin, örgütlü bir grubun devleti ele geçirmesini sağladı. Bu, bir zamanlar cemaat ortaklığı içerisindeki AKP ortaklığıydı, şimdi AKP’nin çekirdeği geldi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin beka problemi vardır. Bu beka problemi de sadece Türklerin problemi değildir, herkesin problemidir. Kürtler de muhafazakârlar da rezervlerinden kurtulmalıdır. Bununla ilkelerinden, değerlerinden vazgeçsinler demiyoruz ama asgaride buluşmak gerekir. Tam demokrasi ekseninde, adalet, hukuk ekseninde birleşebileceğimiz bir çizgiyi geçici olarak da olsa birlikte halledebiliriz. Ünümüzde çok tehlikeli bir rejim tehdidi var, referandum süreci ile işleyen. Bu, tam bir diktatörlüktür, saltanattır, padişahlıktır, geriye gidiştir.

– Peki bu insanlar ne yapacak CHP çatısı altında?

CHP en güçlü, ele geçirilmemiş tek kurum haline geldi. Herkes baskı altında susturuldu ya da teslim oldular. CHP ise sağdan sola kadar bütün muhalif güçleri konsolide edip bu devlet faşizmine karşı ortak bir mücadeleye çekebilecek tek yapı. Mesela, Esenler’in bir mahallesinde, kim bu iktidara karşı muhalif bulacak. Diyelim, şurada samimi bir Müslüman var, muhalif Kürtler var, Devlet Bahçeli’nin uygulamalarından rahatsız olan ülkücüler var. Liberaller var, işçiler, işverenler, sanat dünyasından insanlar var muhalif. Bütün bunları bir araya getireceğiz. Parası olan para verecek, zamanı olan emek verecek. Mesela bir şirket sahibi diyecek ki, ‘Esenler’deki bu faaliyetleri ben örgütleyeceğim kardeşim’. Hiç kimseye sormadan mahalledeki temsilciyi bulacak ve diyecek ki neye ihtiyacı vardır, çünkü şu an itibariyle devletin bütün kaynaklarına karşı kıt kaynaklarla mücadele ediyoruz. Bazen afiş alacak parayı bulamıyoruz. Kendi aramızda topluyoruz, Allah’a bin şükür üyelerimizin desteği var. Bu parti kendi kendine bakmıyor, bir sürü legal muhalif yapıya destek olmaya çalışıyor. Ama gücümüz yetmiyor şu an itibariyle…

– Bu yapı ne yapacak o mahallelerde?

Sokak örgütlenmesi olacak. Bunlar bir yere gelecek, diyelim ki o sokakta AKP’ye destek veren insanların kapısını çalacaklar. Çünkü bizim elimizde bir medya yok. Mesela üniversiteli öğrenciler bir mahalleye gidecek, ‘abi, abla ben geldim, ben üniversite öğrencisiyim, ülke buraya gidiyor’ diyecek. Peki, bu çocukların örgütlenmesi için, öğle yemekleri için, broşürlerin basılması için para nereden gelecek? Bir iş adamı bunu karşılayacak.

– Bunun ilk sınavı referandum mu olacak?

Evet, referandum ilk sınav olacak. Ondan sonra adalet içinde, hukuk içinde herkes kendi yoluna gidebilir ama bu tecrübeyi yaşadıktan sonra bir daha bu ülkede kutuplaşmaya izin vermeyiz. Bakın, bu Gezi Parkı’nda oldu. Gezi Parkı’nda Kürtler, Aleviler, başörtülüler, muhafazakârlar vardı. Oraya sigara kovası koydular, sigarası olanlar ve sigara alacak parası olmayanlar gelip aldı. Çocuk sokaklarına üniversiteliler ders verdi. Gezi Parkı boyunca İstanbul’da hiçbir sokak çocuğu aç kalmamıştır. Şimdi böyle bir ruha ihtiyaç var. Bunlar şimdi Gezi darbe diye tanıtıyorlar. Yazık… Bu ülkenin tek umudu Gezi Parkı’nda oluştu.

– Ama kısa sürede unutulmadı mı Gezi ruhu?

Gezi Parkı’nda eksik olan şuydu: Yoksul kesimlerden destek alamadı oradakiler. Muhafazakar kesimden de yeterince destek alamadı. Türkiye’deki sol ve ilerici hareketlerin bu durumu düşünmesi gerekir. Çünkü, sol yoksulların ezilmesi üzerine bir harekettir ama şu an için tehdide karşı bir savunma refleksi içine giriyor.

– Bunda CHP’nin rolü yok mu? CHP gerçek sosyal demokrat politikaları yürütseydi başka türlü olmaz mıydı?

Bu eleştiriyi getirenler, sanki yoksullardan çok destek almışlar gibi yaklaşırsak doğru olmaz. Bu eleştiri yapanlar özeleştiri de yapmalıdır.

– Ama bu bir siyasal analiz… Başka siyasal yapının tespiti olmasına gerek yok yani.

Türkiye’deki bütün sol hareketlerin bu durumu düşünmesi gerekiyor. Çünkü sol, yoksulların ezilmesi üzerine bir harekettir. Ama şimdi sol tehdide karşı savunma yapıyor. CHP olmadan bu eleştiriyi getirenler sanki yoksullardan çok destek almış gibi yaklaşırsak hata yaparız. CHP’nin hatası var ama solun genel olarak da hatası var. Sultanbeyli’de, Esenler’de yoksulların kırıldığı yerlerde sol yoksa, bu acıyı içimizde hissederiz. Ama bakın bu küresel bir projeydi. 1950’de başladı, 1980’lerde devam etti. 1980 darbesi NATO’ya, emperyalizme karşı olan solun üzerinden silindir gibi geçti. Onların boşalttığı varoşlara İslamcıları ve milliyetçileri doldurdular. Gladyo, NATO İslamcı ve milliyetçilerini yerleştirdiler. Sanki ABD sadece Gülencileri mi destekledi? Diğer İslamcıları da destekledi.

– Siz o zaman NATO karşıtı bir noktada mı duruyorsunuz?

Hayır NATO karşıtı bir noktada değiliz. Ama şunu söylüyoruz: NATO bir kutsal değildir. NATO’nun ülkemizde yaptığı operasyonlara izin vermek zorunda değiliz.

– NATO’dan çıkmak gerekmiyor mu bunun için?

Hayır, NATO’dan çıkmak gerekmiyor. Bu da konuşulmalı. Ama şunu söylemek istiyorum. Biz soğuk savaşın bir cephesi olmak zorunda değildik. Türkiye’de ve dünyada barışı savunduğunuz zaman, Türkiye’de ne NATO’ya ne Varşova Paktına ne de Şangay Beşlisi’ne ihtiyacınız yoktur. Çünkü siz Türkiye’ye barışı getirdiğinizde Ortadoğu’ya barışı getirirsiniz. Türkiye’deki mezhep ve kimlik sorunlarını çözerseniz bugün Ortadoğu’daki insanların gözü Avrupa’da değil, onların gözü en yakın Türkiye’de. Türkiye ne yapıyor? O göze hançer sokuyor. Etnik savaşı, mezhep savaşını destekliyor. Oysa Türkiye Cumhuriyeti gibi kökleri 3 bin yıllık olan, devlet geleneği olan, bir daha Ortadoğu’da bu savaşları engelleyebilseydi, bugün Ortadoğu’da bu kadar kan akmıyor olabilir. Afganistan’da, Pakistan’da, Ortadoğu’da da bu hamleyi yapabilseydi, tam olarak ne olabilirdi, Kobani hamlesini yapabilir olsaydı Türkiye Cumhuriyeti…

– Bu sözlerinizle biraz farklı bir etki alanı genişletmekten bahsediyorsunuz. Bunun adı ne, bir tür sol enternasyonalizm mi bu?

Doğru tabir, dünya kardeşliğidir. Sol enternasyonalizmin doğduğu yer de dünya kardeşliğidir. Dünyada etkili olmanın yolu, başka ülkeleri tehdit etmek değil. Bulgaristan’daki asgari ücretlinin, Arnavutluk’taki asgari ücretlinin, çiftçinin problemi olduğu sürece dünyada bir ekonomik refah sağlayamazsınız. Dünyada etkili olmanın yolu sadece silahlara tehdit etmek değildir. Eğer Ortadoğu kökenli olan, İslam ağırlıklı bir ülkede, iç barışı, adaleti, demokrasiyi sağlarsanız, silahtan çok daha etkili olursunuz. Nelson Mandela’nın etkisi silahla mı oldu? Hegemonik bir dil ve düşünce biçimi var. Yeni bir dünyada, yeni bir düzende konuşuyoruz. Entelektüel köklerimiz elbette geçmişe dayanacak. Ama şimdi bunu salt pür iyi ve vicdanlı biçimde, önce kendi ülkemize, sonra bölgemize, sonra Dünya’ya hep birlikte uygulamak gerekiyor. Biz Fransız halkının da düşmanı değiliz, İsrail halkının da Arap halkının da, Suriye halkının da düşmanı değiliz. Biz dünyada halkların kardeşliğine inanıyoruz. Ortak mücadelemiz ne? Bu halkları ezen bir küresel dünya düzeni var. Buna ABD halkı da, İngiliz halkı da karşı…

– Siz antikapitalist bir şey mi öneriyorsunuz? Sosyalist sınırlara varan bir söyleminiz var.

Evet ama bu bir süreçtir. Kapitalizmle mücadelede herkes bir devrim bekledi ama bu devrim gelmediğinde bütün halk acı çekti. Bu ihtiyaçtan dolayı sosyal demokrasi çıktı. Sosyal demokrasi vahşi kapitalizmin dizginlenmesidir. Bu eleştirilebilir elbette ama şu an itibariyle küresel ekonominin, dizginlenemez vahşi kapitalizmin bütün dünyada, sadece Türkiye’de değil dizginlenmesi gerekiyor. Halkların kardeşliği ve ortak mücadele olmazsa, küresel mücadele olmasa, Amerikan işçisinin de Brezilyalı işçinin de Türkiye’deki çiftçiyi de vuran bu birbirine girmiş kavramlardır. Onun için biri solcuyum diyorsa solcu olmayabilir, biri sağcıyım diyorsa sağcı hissetmeyebilir. Bugün Türkiye’deki problem de budur. Sol entelektüel anlamda çok zayıflamıştır.  Ezilen halkların milliyetçiliği ve kimlik siyaseti sol olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de gerçek solun solcular tarafından tanımlanmasına ihtiyaç vardır. Sol, kimlik hareketi değildir, sol, temeli itibariyle ekonomik bir sınıf hareketidir.

– Kimlik problemini ihmal eden bir sol, 80 öncesi güçlüydü. Ama kimlik sorunlarını ihmal etmesinden kaynaklı ayrı bir Kürt hareketi, ayrı bir Alevi hareketi de çıktı. Sol bu kimlik problemlerini önemseseydi ve programının bir parçası haline getirseydi bu hareketler de belki solu güçlendirirdi…

Hayır. Kimlik çok önemlidir, insanların onurudur, gururudur. Geliştirilmesi ve yaşatılması gerekir ama tam da sağın istediği bir çizgide bunlar konuşuldu. Kimlik hareketlerine dayalı bir sol olduğu zaman matematiksel olarak yüzde 25’e indirmiş oluyorsunuz. Çünkü ağırlıklı muhafazakâr Türklerden oluşan bir toplumda, sorunu sadece Kürtler ve Aleviler üzerinden tanımlamış olursanız, muhafazakârlar ebediyen ülkeyi yönetecekler demektir. Recep Tayyip Erdoğan’ın tam da isteği bu olduğu için, başkanlık rejimi tam bu gerçeğe dayanmaktadır. Matematiksel olarak kimlik siyasetine yığılmış ülkede, yüzde 70’i muhafazakâr kimliğe dayanan bu ülkede ebediyen bir sağ başkanla ve gittikçe dincileştiren bir çizgiye gitmek durumundaydı. Sol, bütün kimliklerin özgürlüğünü savunur ama önceliği kimlik değil sınıftır. Bu yoksul muhafazakarları tarikatlara, dinci hareketlere ciro eti. Ama sol gerçek anlamda sol olsaydı, muhafazakâr Türkçü, Kürtçü tutuculuğun altında çok ciddi ekonomik gerçekler vardı. AKP bunu gördüğü için sosyal yardımlara ağırlık verdi. Ama bu yardımları yaparken insanların hayatını çaldı. Bunu kırmanın yolu muhafazakâr yoksul insanları ikna edebilmemizdir. Kimlik hareketi dediğimiz her yerde, ikinci kelimeyi etmeden kapılar yüzümüze kapanacaktır. Kimlik siyasetinden kurtulup zenginleştirici bir sınıf siyaseti ile, refahı artırıcı bir sınıf siyaseti ile, bütün dünya halkları ile kardeşlik inşa edecek sınıf siyaseti ile bu gerici mücadeleyi durdurmalıyız. Türkiye’de gerici mücadelenin durdurulması ile ABD, Fransa gibi demokrasisi 400 yıldır gelişmiş ülkelerde durdurulması aynı değildir. Türkiye köken itibariyle bir Ortadoğu ülkesine benzemektedir. Onun için Türkiye’deki sol hareketin başarısı dünyaya örnek olacak bir başarı olacaktır. Syrzia’nın mücadelesi ile CHP’nin başarısı arasında öznel koşullar açısından çok büyük fark vardır. CHP bunu başarabilirse emin olun bütün dünyaya örnek olacaktır. Suriye’de, Irak’ta akan kan azalacak, Afganistan moderniteye daha hızlı geçecek. Bulgaristan işçisine çok şey yapabiliriz. Biz şunu söylüyoruz: Biz kardeşliğimize, edebiyatımıza, kültürümüze, türkülerimize inanıyoruz.  Bugün Anadolu türküsü üzerinden Birleşmiş Milletler felsefesini anlattığınızda çok tesirli olacağına inanıyorum. Bizim otoriter, totaliter, silaha dayalı bir anlayışımız yok. Bizim edebiyata, felsefeye, bilime, kültüre, özgür akla dayalı bir anlayışımız var. Bundan daha güçlü bir şey olduğunu da düşünmüyorum.

qqq

– AB ile Türkiye’nin ipleri koparmaya doğru gittiklerini görüyoruz. Anlaşılan kurulacak yeni düzende insan hakları, temel demokratik değerler bir yük olarak algılanıyor. Bu yüzden iktidarı sınırlayan mevzuat engelinden ve dış baskı unsurundan kurtulmak istiyorlar. Sizin yaklaşımınız nedir?

AB nihai bir hedef değildir ama demokratikleşme yolunda önemli bir kriterler bütünüdür. Bugün AB’de tam bir demokrasiden söz etmek mümkün değil ama bizim özlediğimiz demokrasi AB’ye de örnek olacak bir değerler bütünüdür. 400 yıllık müktesebatlarıyla, tarım, hukuk, çevre alanlarında bir değerler bütünü var. Bu bizim için önemli bir norm teşkil ediyor. Buna doğru yürümek bizim için kayıp olmaz. Ama şunu unutmamız gerekmiyor: Aynı zamanda Avrupa devletlerinin tarihsel birtakım önyargıları var. Bu şu demek değil: Dış ilişkiler mutlak olarak anlaşmak değil, onunla bir şekilde ilişki kurabilmektir. AB normlarını destekliyoruz. AB hedeflerinin Türkiye’nin çıkacağı özgürlük yolculuğunda önemli bir mihenk taşı olacağını düşünüyoruz. Ama nihai hedefimiz batı medeniyetine ulaşmak ve onu diğer halklarla birlikte aşmaktır. Dünyayı daha eşit, daha özgür bir hale getirmek için mücadele etmektir.

– Cumhuriyet’e yapılan operasyon ve HDP’li vekillerin tutuklanmasının ardından AB’nin yaptığı eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

AB 2013 yılına kadar ne yapmış, AKP’nin Türkiye’de yerleşmesini sağlayan AB değil miydi? TSK ve seküler güçler gericiler tarafından çözülürken AB düzenlediği raporlarla alkış tutuyordu. Graham Füller’in kitabı bir Recep Tayyip Erdoğan övgüsüdür. AB’nin bugün getirdiği eleştirileri haklı buluyorum. Ama sonuçta şunu söylüyorum: Bu bizim kendi halkımızın problemleridir. Eleştirileri kimi zaman da önyargılı bulduğum zaman da oluyor, tarihsel çizgi içinde tutarlı görmüyorum.

– 15 Temmuz darbe komisyonundasınız. Sizin bugüne kadarki bilgilerinizle gördüğünüz manzara nedir?

15 Temmuz’da Türkiye’de fiilen bir darbe girişimi oldu ve bu ülkede kan döküldü. 15 Temmuz günü tankların altında bu ülkenin vatandaşları parçalanarak can verdi. Bir kere bu gerçeği görüyoruz. ‘Eğer gerçeklik göründüğü kadar basit olsaydı bilime ihtiyaç yoktu’ der Karl Marks…15 Temmuz karanlık bir darbe girişimidir.

– Nedir karanlık yönü?

Cumhurbaşkanı’nın o gece panikle yaptığı açıklamalarla bu karanlık yön açığa çıktı. ‘MİT Müsteşarı ile görüşemiyorum’ dedi. Biliyoruz ki öğleden sonra saat 2’de, hatta biraz daha erken bir saatte, bir kara havacılık pilotu MİT’e tulumlarıyla, savaş kıyafetleriyle gelerek ‘bir darbe yapılacağı konusunda’ bilgi veriyor. Basına da yansıdı. 2’de gelen bu bilginin saat 4’de Genelkurmay’a iletildiği, saat 6’da Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarı’nın görüştüğünü biliyoruz. Saat 9’da MİT Müsteşarı ayrılırken Genelkurmay’ın basıldığı ve paşaların derdest edildiği söyleniyor. Ve o gece itibariyle Cumhurbaşkanı ve Başbakan eniştesinden, eşten dosttan, darbe yapıldığını öğreniyor. İlerleyen saatlerde bilgisayar oyunu gibi, darbecilerin bir anda açığa çıktığı ve 3 saat içinde bastırıldığını görüyoruz. Ve OHAL’le on binlerce insanın tutuklandığını biliyoruz. Bunu açığa çıkaracak birinci derecede Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarıdır. İkincisi MİT Müsteşarı ve yöneticileridir. Üçüncüsü tutuklu darbeci generallerdir. Bütün bunların darbe komisyonuna çağrılıp gerçekleri söylemeleri sağlanmadığı sürece, bu darbe girişimi karanlık bir darbe girişimi olarak kalacaktır. Darbeden sonra yapılan karşı darbeye bakıldığında da iktidar için bu darbeyi çağırdığı veya bildiği hatta engellemediği konusunda şüpheler artarak devam edecektir. Bizim önce can verenlere sonra yaralılara ve büyük bir travma yaşayan 80 milyon halkımıza gerçekleri borçluyuz. Şu anda AKP yönetimi komisyon aracılığıyla bu gerçekleri saklamaktadır.

– Siz darbe girişiminin önceden bilindiği ama bunun fırsata çevrilmek için kontrollü olarak önünün açıldığını düşünüyor musunuz?

Bu yönde çok ciddi şüpheler var. Doğru çıkmamasını umuyorum. Onun için bizim bütün gerçeklere ihtiyacımız var. 100 bin kişiyi fişleyen MİT, darbe öncesinde imamlarla TSK’deki yuvalanmış cemaatçiler arasındaki ilişkiyi bilmediğini söylemesi benim için soru işaretidir. Burada herkese uyarım şudur. Fuat Uğur diye bir gazeteci Türkiye gazetesinde darbenin nasıl olacağını Nisan ayında yazdı. Fuat Uğur’un bildiğini MİT Müsteşarlığının bilmediğini düşünmek çocukluk, saflık olur. Şu an itibariyle darbe komisyonun önemi şudur. Darbe komisyonu içinde muhalefet var. Namuslu, dürüst, temiz biz varız. Gerçekler açığa çıkacaksa, bugün baskı altındaki yargıya hiçbir uluslararası komisyon ve halkımız inanmaz. Darbe komisyonunda çıkarmamız gerekiyor. Ama biz kimsenin darbe aklayıcısı ya da karşı darbe aklayıcısı değiliz. Biz gerçeklerin peşindeyiz, o gerçekler de şu anda çıkmasın diye büyük bir mücadele var.

– Parti Meclisinizin darbeden sonraki OHAL uygulamalarını faşizm olarak nitelendirdiği bildirisine iktidarın tepkisi sert oldu.

PM bildirisi, CHP’nin muhalefet çizgisinden çok da farklı bir noktada değildi. İnsanların şunu görmesi lazım. Kriminalize etmek terörize etmek sürecinde HDP’den sonra sıra CHP’ye geldi. Bir sebep arıyorlardı. PM bildirisi bunun için ideal göründüğü için bunu yaptılar. Bu olmasaydı genel başkanın başka bir konuşması ile suçlayacaklardı. Önümüzdeki süreçte cesaret ederlerse CHP’den tutuklama yapacaklardır. CHP’yi kriminalize edeceklerdir. HDP’ye uyguladıkları şeyi uygulayacaklardır. Ama şunu bilmeliler, CHP Atatürk’ün kurduğu partidir. 10 Kasım’da. 29 Ekim’de sokağa çıkan milyonlarca insan AKP’nin gözünü korkuttu. Şu an bu cesaretlerinin olup olmadığını test ediyorlar. İşte CNN Türk’te yaşananlara verilen tepki bunların cesaretini kırdı. Şu anda CHP’nin yanında durarak faşizmin cesaretini kırması gereken de bu ülkenin halkıdır.

Başarılı olurlarsa sırada CHP dışında, MHP’nin muhalif kesimi var. Devlet Bahçeli’ye yakın görünen yöneticiler de ciddi risk altındadır. Ondan sonra da liberal, ANAP kökenli, bunların yanına çok yaklaşmayan üçüncü dalga olarak da bu kesimler var. TOBB Başkanı’ndan TÜSİAD başkanına, büyük şirket sahiplerine kadar bir kesim var. Faşizm durmaz.

– Yani sonuna kadar, AKP siyasal ve toplumsal yaşamda tek tip bir ülke yaratana kadar bunlar sürecek mi? Bu mümkün değil diyenler de çok.

Türkiye’de mümkün olmayan birçok şey mümkün oldu. Demirtaş’la başlayan süreç TOBB Başkanı, TÜSİAD Başkanı ile sonuçlanabilir. O sürecin bir parçası bizler olacaksak diğer parçaları sivil, toplumsal bütün kesimler olacaktır. Zaten iş dünyasının üst düzey yöneticileri bunu gördüğü için birçoğu merkez ofisini Londra’ya taşıdı. Mesela, darbe komisyonunda milletvekilleri Koç grubunun darbenin içinde olduğuna yönelik deliller arıyor. Ben de en son ‘Yahu Koç da Fethullahçı’dır deyin, rahatlayın’ diye tepki gösterdim. Bu faşizm dalgasından kimse kendini kurtaramayacak.

– Büyük sermayeye bugüne kadar gerilimler olsa da dokunulmadı.

Ben şunu söylüyorum. Bu faşizm dalgasından kimse kendini kurtaramayacak. HDP’yle başlayan bu süreç, tekrar söylüyorum, TOBB ve TÜSİAD’a kadar uzayacaktır. İş dünyasına uzayacaktır. Faşizm durmaz.

– O zaman bunda CHP’nin çok büyük günahı var. HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasına ‘evet’ diyen CHP’li vekiller açmadı mı bu yolu?

PKK’nın hiç mi günahı yoktu? CHP bu toplumun günah keçisi. Yurt dışında şeker torbası diye bir oyun vardır, vurdukça torbadan şeker dökülür. Türkiye siyasetinin şeker torbası CHP’dir. Vuran ağzına birkaç şeker alıp ağzını tatlandırıyor. Şunu anlatmak istiyorum. HDP’nin düşünmesi gereken şudur: Demirtaş bu toplumda ‘seni başkan yaptırmayacağız’ dedikten sonra sempati topladı. Yüzde 13 oy aldı. Demirtaş’ı siyasal olarak kim infaz etti? AKP ve PKK… Ceylanpınar’da iki polisin şehit edilmesiyle başlayan süreçte PKK şöyle söyleseydi: ‘Biz gördük ki Türkiye’deki barışa yönelik halk iradesi söz konusudur. Biz eylemlerimizi kestik…’ Bugün belki HDP yüzde 25 oy alacaktı.

– Katılıyorum ama dokunulmazlıkta mesele bu değildi ki…

Bakın CHP olarak kürsü dokunulmazlığı haricinde bütün dokunulmazlıkların kaldırılmasından yanayız. Bunu parti programına yazmış bir partinin dokunulmazlıkları HDP için kaldırdığı yönündeki suçlama ağırdır. Ama şöyle söyleyeyim: Ben oylamada ‘hayır’ dedim.

– Niye peki?

Çünkü Türkiye’de yargı bağımsızlığı olmadığı için hayır dedim.

– Tam da bunun için bütün CHP’lilerin hayır demesi gerekmez miydi?

Orada bir referandum aralığında çıksaydı sonuç, ne olurdu? Gözü kanla yıkanmış, evlatları şehit olmuş halk yüzde 80’le buna oy verirdi. Yüzde 80’le oy vermek demek, bugünkü hükümet sürecini halk süreci haline getirirdi. Öylesine tehlikeli bir çizgideydi. CHP’yi bununla eleştirmeden önce neler olacağını düşünmemiz gerekiyor. Biz HDP’ye, MHP’ye değil sisteme muhalefet etmeye çalışıyoruz. İstedikleri kadar CHP’ye vursunlar ama önce bunu Kandil’le konuşsunlar. Bugün bu halk faşizm altında eziliyorsa 7 Haziran sonrasında başlatılan kanlı sürecin büyük bir etkisi vardır bu süreçte. AKP’nin oyları yüzde 25’e düşecekti. PKK dediğim eylemsizlik kararını alsaydı, PKK demokrasiye ihanet etmeseydi bugün bu noktada değildik. Faşizm altında sadece Kürtler ezilmiyor. Bütün sekülerler eziliyor, laikler eziliyor, Kırklareli’nin köylüsü de eziliyor. Onun için aklımızı başımıza toplamayım. Birbirimizi suçlayarak bir yere varamayız. Olması gereken bir demokrasi cephesidir. Kürtlere tavsiyem şudur: Eşitliği, kardeşlik, birlik içinde ortak vatanımızda tek isteyen parti CHP’dir. Onun için böyle, onları gaza getirmeye çalışan, CHP’den soğutmaya çalışan hiçbir harekete güvenmesinler. Türk’ü Türk olarak, Kürt’ü Kürt olarak, eşcinseli eşcinsel olarak, herkesi kendi kimliğiyle kabul eden felsefe sosyal demokrasi ve parti de CHP’dir.

– Dış politikadaki gelişmelerin iç politikaya etkisi nasıl olacak sizce?

Erdoğan, ekonomik ve sosyal cinnet altında Musul ve Halep fatihi olarak başkanlığa gideceğini sanıyor. Şunu bilmiyor. Şu an kutuplaşma altında, ülkenin birbirinden soğuduğu, ordusunun belinin kırıldığı, emniyetin, devletin felç edildiği bir ortamda komşuya Musul’a giderken evdeki Diyarbakır’dan olma riskiyle karşı karşıyayız. Onun için diyoruz, vatanın bütünlüğü, halkın bağımsızlığı tehdit altındadır. Bütün bu süreçte eğer bunlar olursa, Kürtler de çok mutlu olmayacaklar. Türkiye’nin parçalanması Kürt halkı için de özgürlük ve mutluluk getirmeyecek. Bunu görmek istiyorlarsa tarihe baksınlar. Arap, Suriye, Irak tarihine baksınlar. Türklerle Kürtler iki kardeş kavimdir. Bu topraklarda birlikte yaşamaktan başka çaremiz yoktur. Onun için dar güne düştüğümüzde yine birbirimizin yanındayız. Ortak vatanı atalarımızın birlikte kanlarıyla suladık. Bu minvalde hareket etmek zorundayız. Ne sorun olursa olsun silahsız bunu çözebiliriz. Bunu çözmememizi isteyecek bir sürü dahili ve harici bedbahtlarımız olacaktır. Ama vicdanımızla, temizliliğimizle, namusumuzla bunun üzerinden gelmek zorundayız. Yoksa birbirimize silah çekerek Türk ve Kürt çocuklarını dağlarda birbirine kırdırarak hiçbir yere varamayız. Kim ki bunu istiyorsa benim gözümde vatan hainidir. Ne olursa olsun o çocukların, o şehitlerin kanını akıtmak, o gariban Kürt sivillerin kanını akıtmak, şehirlerimizi bombalamak bir yurtsever, bir vatansever, namuslu bir insanın cesaretle karşı çıkması gerekiyor. Ama ne yaparlarsa yapsınlar bütün bu acılardan bir büyük barış, bir büyük kardeşlik, bir mutlu devlet, bir zengin devlet, bir eşit devlet, herkesin bize özeneceği, bizim yanımızda durmak için bizim devlet başkanlarımızla fotoğraf çektirmek için yarışacağı bir örnek ülke yaratabiliriz…

– Dış politikada bahsettiğiniz bu tehlikeler biraz da ordunun oraya sokulmasından kaynaklı değil mi? O zaman tezkereye neden evet dedi CHP?

CHP buna evet dedi ama CHP oraya gidip bir mezhep savaşına girin demedi.

– Ama tezkere bu yolu açmadı mı?

Dışardan gelen bir IŞİD tehdidi vardı. CHP, ülkenin IŞİD saldırıları, PKK saldırıları altında kan ağladığı durumda bunu nasıl ifade edecekti? Benim kişisel görüşüm şudur: Ben kişisel olarak savaşlara karşıyım, ben bütün tezkerelere hayır diyorum. Ama CHP’nin kurumsal kararı anlamsız bir noktada değildi. Bir büyük terör tehdidi var. Bu yetkiyi vermediğimiz takdirde, bütün sorumluluk sizin üzerinizde olacaktı. ‘İşte bakın askerlerimiz öldürülüyor, bir şey yapamıyoruz çünkü CHP bu tezkereye hayır dedi’ diyeceklerdi.

– Birçok konuda CHP bu sıkıntıyı yaşıyor. Yani doğru olanı yapmakla, bize ne derler arasında kalıyor. Burada ideolojik netlik sıkıntısı yok mu?

Demin dediğim gibi CHP ülke siyasetinin şeker torbasıdır. CHP’ye vurdukça şeker damladığı için…

– O zaman CHP de şeker torbası olmasın?

CHP, seçmeni itibariyle bu ülkenin orta sınıfını, aydın sınıfını temsil ediyor. Buna hem bir sempati hem bir tepki var. Yoksul halk tabakaları kendisiyle iç içe yaşayan, ama eğitim aldığı için biraz daha iyi koşularda yaşayan CHP tabanına tepki duyduğu oluyor. Yukarda Mehmet Cengiz’in mal varlığı belki 2 milyon CHP’linin mal varlığından daha fazla ama bunları hiç göremediği için en yakınındaki doktoru, mühendisi, öğretmeni görüyor. Ona karşı oluyor. Sanki mühendis onu eziyor. Halbuki o mühendis bu halkın çocuğu. Mühendisin de hakkını yiyen, yoksulun da hakkını yiyen binde birlik bir kesim. Kim bunlar? Bankalarda milyonların üzerinde hesabı olan Türkiye’nin burjuva eliti. Eskiden bunlara laik deniyordu. Şimdi AKP eliyle bunların çoğu İslamcılaştırıldı. İşbirlikçi hale getirildi. Bütün halkımızı da kötü yapan o sistem. Bireysel olarak yapmıyorlar. Vahşi kapitalizm sistemi o hale getiriyor. Mesele Kürtlerin CHP’den çok beklentisi var ama Kürt siyasi hareketinin anlamadığı şu: CHP bütün Türkiye’ye seslenmek zorunda. Diyarbakır’da da İzmir’de de konuşmak zorunda. Bugün Anadolu’nun bütün köylerine şehit gitti. Tıpkı Diyarbakır’da bir çok insanın evladını kaybettiği gibi… Bu meseleyi hemen aşmamız beklenmemeli bizden. Ama şunu halkları birbirine yaklaştırabilirsek, bir barış ve kardeşlik ortamını sağlayabilirsek bu sorunu yavaş yavaş çözebiliriz. Asla ve asla silah bunun yolu değil. PKK’nin silahlı hareketi Kürt sorununun çözümüne katkı sağlamıyor, çözümü daha da zor hale getiriyor. 7 haziranda doğru bir karar vermiş olsaydılar Demirtaş ve ekibini PKK siyasal olarak infaz etmemiş olsaydı, bugün başka bir ülkede yaşıyor olurduk.

– Cumhuriyet gazetesine yapılanları bütün bu manzara içinde nereye koyuyorsunuz?

Cumhuriyet, Türkiye’de yapılan bütün siyasi ve adaletsiz davaların konu mankenidir. Türkiye’de ne zaman siyasal baskıyla hukuk cinayeti işleniyor olsa konu mankeni olarak Cumhuriyet gazetesini kullanırlar. Ergenekon davasında da cumhuriyet basıldı, FETÖ’de de Cumhuriyet basıldı. Çünkü Cumhuriyet gazetesi onların nefret ettiği aydınlığı, çağdaşlığı, Atatürk cumhuriyetini temsil eden bir gazetedir. Bu baskıların Cumhuriyet’i yıldıracağını düşünmüyorum. Cumhuriyet gazetesine yapılan bu saldırı aynı zamanda halkın bağımsızlığına ve bilgi alma hakkına yapılan saldırıdır. Gazetecinin habercilik dolayısıyla faaliyetlerden suç çıkarmak basın özgürlüğünü yok etmektir.

– Bize suçlama konusu olarak gösterilen haberlerin tamamı demokrasiye aykırı uygulamalarla ilgili haberler. Şimdi bu suçlama CHP’ye de yöneltiliyor. Cumhuriyet, CHP’ye yönelmek isteyen iktidar için bir basamak mı olacak?

Tabii ki evet… Yine söylüyorum. Bu sadece CHP’ye yönelmek değil, bu aynı zamanda TOBB’a, TÜSİAD’a, işçi sendikalarına yönelmektir. CHP, bu faşizm sürecinin önemli kalelerinden biridir. CHP düşmediği için daha bunlara yönelmiyorlar. CHP düştükten sonra, üçüncü. dördüncü dalgalarda bunlar hedeftir. Onun için CHP düşmeyecek. Bedel ödemeye hazır olarak bütün mücadelemizi vereceğiz. Öyle bir hal aldı ki bütün muhalifler terörist sayılıyor, şeytanlaştırılıyor. Ve kendi ellerini yıkıyor AKP bununla. Bütün günahlarını bunların üzerine atarak kurtulmaya çalışıyor. HDP ile başlayan Cumhuriyet’le devam eden süreç tek tek dosyalara bakarak anlaşılmaz. Dosyalarda da Cumhuriyet’in çok haklı olduğunu görüyorum. O sürece baktığınızda bunu görüyorsunuz.

Kaynak : Kemal Göktaş – http://www.cumhuriyet.com.tr/

CHP’li Erdoğdu: TBMM’de direniş başlatacağız

2016-07-12_010152CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Meclis İç Tüzük Yasası’nın değişmesiyle ilgili vatandaşlara “şiddet içermeyen pasif direniş” çağrısında bulundu.

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Meclis’te İç Tüzük Yasası’nın değişmesiyle ilgili Twitter hesabında yaptığı açıklamada “şiddet içermeyen pasif direniş” çağrısında bulundu.

Erdoğdu, “Aylardır yapılan her türlü haksızlığa ve hukuksuzluğa karşı demokrasi içinde karşı koymaya çalıştık… Artık demokrasiyi de kaldırdılar.Bizim başka bir şansımız kalmadı… Artık direniş zamanı… Bizimle başlayacak… Hayatın her alanında direniş olacak…Biz TBMM’de başlatacağız… Siz hayatın her alanında bizimle devam ettireceksiniz… Şiddet içermeyecek… Etkin olacak…

Hırsızlık kol geziyorYargı çöktüSeçimler adil değilDevlet bir suç örgütünün işgali altında… Ben bu durumu vicdanıma yediremem.Yıllardır yargı korkusu olmadan vergilerinizi yağmalıyorlar… 6 ay vergimizi geciktirelim… Sarayı satmak zorunda kalırlar…Bizim seçmenimiz bu ülkenin ekonomik ve sosyal yükünü sırtında taşıyanlar… Hep beraber YETER ARTIK deseler yağmacı yandaşlar aç kalır…” dedi.

İşte o tweetler:

2016-07-12_010357

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/

CHP’li Erdoğdu’dan Türk Telekom iddiası

ttCHP’li Aykut Erdoğdu “Türk Telekom 97,8 milyar lira kamu zararına yol açmıştır” dedi.

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Türk Telekom’un özelleştirmesi sırasında ve sonrasında kamunun zarara uğratıldığını savundu. Erdoğdu, “Telekom özelleştirmesi ve sonrasında yapılan yolsuzluklar ve kötü yönetimin Türkiye ekonomisine 21 yıllık zararı 97,8 milyar TL olarak hesaplanmış olup 34,8 milyar TL zarar 2005-2015 yılları arasında gerçekleşmiştir. Sektör verileri esas alınarak gelecek 11 yıl içinde 63 milyar lira ek zarar edileceği hesaplanmıştır.” dedi.

aykut-erdogdu-depo

Aykut Erdoğdu

Aykut Erdoğdu, CHP İstanbul İl Başkanlığı binasında yaptığı açıklamada Türk Telekom’un özelleştirilmesinde ihale şartnamesinin belirsiz bırakıldığını ve ihale değerinin 11,5 milyar dolara düşürüldüğünü açıkladı. İhale sonrasında şartnamenin değiştirildiğini savunan Erdoğdu, “Hariri Ailesinin ve diğer gizli ortakların fahiş karlar elde etti. Eğer Telekom şirketine sabit telefon ve internet,sabit ücret ve alt yapı düzenlemeleriyle sağlanan avantajlar ihale öncesinden bilinseydi en iyimser hesaplamalarla Telekom şirketinin değeri 40 milyar dolar olması gerekirdi.” diye konuştu.

“ARIA-AYCELL BİRLEŞMESİNDE KAMU 1.5 MİLYAR DOLAR ZARARA UĞRATILDI”
Türk Telekom’un özelleştirmenin hemen öncesinde kamuya ait yaklaşık 3 milyar dolar varlığı olan Aycell şirketinin batmış durumdaki Aria şirketiyle birleşmesi sonucu kamunun yaklaşık 1,5 milyar dolara zarara uğradığını iddia eden Erdoğdu, “Telekom yolsuzluğunun ilk halkası, Telekom’a ait Aycell’in, İŞ-TİM ortaklığına ait Aria şirketiyle birleştirilerek AVEA Şirketinin kurulması sırasında yapıldı. Birleşme sırasında Aycell Şirketi 2,5 milyar dolar lisans ücreti ödemiş, altyapıya önemli yatırımlar yapmış ve kamu kurumlarıyla yaptığı kurumsal anlaşmalarla müşteri potansiyelini hızla artırmış bir şirketti. Aynı dönemde ARIA sermayesi erimiş ve yükümlülükleri çok yükselmiş bir şirketti. Birleşme öncesi şirketlerin (Aria ve Aycell) değerinin belirlenmesi için danışmanlık şirketi tarafından düzenlenen rapor halktan gizlendi. Yapılan birleşmeye Hazine bürokratları, bu birleşmenin kamu zararı dolayısıyla hukuki sorumluluk doğuracağı gerekçesiyle itiraz etti. Hazine temsilcisinin itirazıyla birleşme kararının alındığı Türk Telekom Genel Kurulu iptal edildi. Bu durum karşısında AKP 4971 ve 5071 sayılı Kanunları TBMM’den geçirerek yasayla iki şirketi birleştirdi. Yasaya göre Aycell ve Aria birleştiriliyor, yeni şirketin yüzde 40’ı Türk Telekom’un, yüzde 40’ı Telekom Italia’nın, yüzde 20’si İş Bankası’nın oluyordu. Telekom 3 milyar dolar değerinde Aycell’i 1,5 milyar dolar borcu olduğu iddia edilen Aria ile birleştiriyor ve yeni kurulan şirketin sadece yüzde 40’ını alıyordu. Yapılan bu birleşme sonucunda kamu yaklaşık 1,5 milyar dolar zarar ettirildi.” ifadelerini kullandı.

“TÜRK TELEKOM, GAYRİMENKULLERİ DEĞERİNİN ALTINDA SATMIŞTIR”

21 yıl sonra kamuya devredilmesi gereken gayrimenkullerin değerinin çok altında satılmasına göz yumulduğunu belirten CHP’li Erdoğdu, burada suç işlendiğini vurguladı. Erdoğdu, şunları kaydetti:

“Satılan gayrimenkullerin satış değerlerine ilişkin bilgiler hükümet tarafından gizlenmektedir. Özelleştirme sonrası Telekom’un abonelerden fahiş sabit ücret almasına ve piyasa gereklerinin üzerinde fiyat yükseltmesine göz yumularak aboneler soyulmuştur. Abonelerde haksız olarak alınan sabit ücretler sonucunda Hariri ailesine 2015 yılına kadar en iyi hesaplamalarla 11 milyar TL haksız kaynak aktarılmıştır. 2005-2015 mali tablo verileri ve pazar gelişmeleri dikkate alınarak yaptığımız tahminlerde bu tutarın 2026 yılında kadar 20 milyar TL’ye ulaşması beklenmektedir.”

Bu yolsuzluklarla ilgili dosyanın yargıya taşındığını söyleyen Erdoğdu, dosyanın kısa sürede kapatıldığını ifade etti. Dosyayı kapatan Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi hakiminin aynı zamanda kömür yolsuzluğunu kapatan karara imza atan hakim olduğunu, Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin verdiği bu karar nedeniyle Türkiye’deki en önemli yolsuzluk dosyalarının yargılanamadığını belirtti.

TÜRKSAT’TAN 1.7 MİLYAR LİRA ZARAR
Telekom özelleştirilmesinden sonra kurumlar vergisi 10 puan indirilerek 2005-2014 yılları arasında 2 milyar TL kamu zararına sebep olduğunu aktaran Erdoğdu, “Hariri ailesine ait Telekom’un kamuya ait Türksat frekanslarını ücretsiz kullanımına Sayıştay’ın ısrarlı uyarılarına rağmen göz yumulmuş ve yaklaşık 1,7 milyar TL kamu zararına sebep olunmuştur. Bu haliyle devam etmesi durumunda 2025 yılında kamu zararının 5,1 milyar TL’ye ulaşacağı hesaplanmaktadır. Türksat’a ait alternatif telefon, internet ve televizyon hizmeti verme potansiyeli olan Kablo TV Şirketi Telekom’a avantaj sağlamak ve rekabeti engellemek amacıyla iğdiş edilmiştir. Özelleştirme sonrası Telekom çalışanları mağdur edilmiş on binlerce Telekom çalışanı ağır travmalar geçirmiştir. Telekom çalışanları kıdem tazminatı ve diğer yükümlülükleri kamuya yüklenerek birer eşya gibi Hariri’ye kiralamıştır. Bu sırada kamunun yüksek lisans, doktora yapan yetişmiş personeli özellikle muhalif personel, eğitim ve yeterliliklerine bakılmaksızın depo müdürü gibi aşağılayıcı pozisyonlarda çalışmaya zorlanmıştır.” şeklinde konuştu.

REKABET ORTAMI YARATILMASINA ENGEL OLUNDU!
Türk Telekom’un gayya kuyusuna dönüştürüldüğünü söyleyen Erdoğdu, şu açıklamalarda bulundu:

“Bütün bu yolsuzluk ağlarına ve kötü yönetim yapısına rağmen Telekom 10 yılda 114 milyar TL gelir 20 milyar TL kar elde etmiştir. Ancak bu sürede sermayesi 3 milyar TL erimiş borçları 10 milyar TL artmış ve 5 milyar TL faiz ödemek zorunda bırakılmıştır. Ayrıca Telekom’un hakim hissedarı OGER Telekom hisselerini rehin göstererek ek 20 Milyar TL borçlanmıştır. Şu haliyle altyapısı ve teçhizatı kamuya ait olan Telekom gayya kuyusuna dönüştürülmüş olarak 2025 yılında kamuya dönmeyi beklemektedir. Telekom, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ve Ulaştırma Bakanlığı’nın gözetiminde tekel konumunu ve piyasa hakimiyetini kötüye kullanmış, yıkıcı fiyatlama ve çapraz sübvansiyon yaparak piyasanın serbestleşmesine ve rekabet ortamı yaratılmasına engel olmuştur. Bu durum telekomünikasyon sektörünün gelişmesine, hizmet kalitesinin artmasına ve fiyatların düşmesine engel olmuştur. Telekom özelleştirmesi ve sonrasında yapılan yolsuzluklar ve kötü yönetimin Türkiye ekonomisine 21 yıllık zararı 97,8 lilyar TL olarak hesaplanmış olup 34,8 milyar TL zarar 2005-2015 yılları arasında gerçekleşmiş olup sektör verileri esas alınarak gelecek 11 yıl içinde 63 milyar ek zarar edileceği hesaplanmıştır.

İsmi 17-25 yolsuzluk operasyonlarında geçen Abdullah Tivnikli, hemen hemen her dönem Telekom’un yönetiminde olmuş ve o dönem bir tek yazı yazan ve sonrasında konuyu kapatan İsmet Berkan tarafından ağır bir şekilde suçlanmıştır. Telekomun gizli hissedarları adına yönettiğini söylemiştir. Ancak bu iddia araştırılmamış ve delillendirilememiştir. Daha sonra Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün yurtdışı seyahatlerinin bir kısmında bu iddiayı araştırmak üzere yurtdışına çıktığı söylenmiş ama kamuoyuna detaylı bir açıklama yapılmamıştı.” Cihan

Kaynak : http://www.sozcu.com.tr/

Aykut Erdoğdu’dan yolsuzlukla ilgili yeni belgeler

yeni_manset1CHP Milletvekili Aykut Erdoğdu, yapılan yolsuzluklarla ilgili yeni belgeleri açıkladı.

Oda TV’de yer alan habere göre, CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, “Cumhrbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen ve damadı Berat Albayrak’a kişisel çıkar sağlamak amacıyla rüşvet toplandığı ve enerji alanında milli çıkarlarımızı zedeleyen ve kamu zararı oluşturan 15,6 Milyar Avro + 17,5 Milyar Dolar yolsuzluk iddialarıyla” ilgili geçtiğimiz günlerde bir basın toplantısı düzenlemiş ve kamuoyuyla bazı bilgiler ve belgeler paylaşmıştı. Erdoğdu’nun bu açıklamalarıyla ilgili olarak Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanı Ali Rıza Alaboyun bazı gazetelere “Kasıtlı Haber Yapıyorlar” “Yalana Şerbetli” “Zarar Veriyorlar” gibi açıklamalar yaptı. Erdoğdu, Enerji Bakanı’na yeni bir açıklamayla yanıt verdi. Erdoğdu yeni belgeler de paylaştı.

4 YILLIK MİLLETVEKİLLİĞİM BOYUNCA 100′ÜN ÜZERİNDE YOLSUZLUK DOSYASI AÇTIM

Enerji Bakanı’nın anayasaya göre tarafsız olması gerekirken böyle davranmadığını söyleyen Erdoğdu, “bu açıklamada tek ciddiye aldığım ‘Belge Varsa Getirin’ kısmıdır. 4 yıllık Milletvekilliğim boyunca 100’ün üzerinde yolsuzluk dosyası açtım ve bütün iddialarımı delillendirdim. Bu açıklamada cevap verilemeyen iddialarımı tekrarlayıp, belge istenen yolsuzluk tespitlerime esas teşkil eden belgeleri açıklayıp, cevaplanmasını istediğim diğer soruları kamuoyuyla paylaşacağım” dedi.

BUNLARA CEVAP VEREMEDİ

Erdoğdu Enerji Bakanı’na madde madde şöyle yanıt verdi:

1) Öncelikle 3. Havalimanı müteahhitlerinden 630 Milyar Dolar rüşvet alınması, havaalanının kotunun indirilmesi, yer tesliminin süresinde yapılmaması ve hukuksuz hazine garantileri ve kamu bankalarından kredi verilmesi suretiyle 15,6 Milyar Avro (11,1 Milyar Avro + 4,5 Milyar Avro) yolsuzluk ve hukuksuzluk yapılan ve bu yolsuzluk iddiaların göbeğinde olan Ar Enerji ve Zirve AŞ ile Erdoğan’ın eniştesi Ziya İlgen’in ortaklığıyla ilgili iddialarıma cevap verilememiştir.

2) Mavi Akım Projesi, Ceyhan Rafineri Projesi ve Kürt petrollerinin taşınması çerçevesinde Erdoğan’ın Damadı Berat Albayrak tarafından yönetilen Çalık Şirketine haksız sağlanan imtiyaz ve çıkarlarla ilgili cevap verilmemiştir.

3) Damat-Enişte yolsuzluklarıyla ilgili Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken Enerji Bakanı Ali Rıza Alaboyun’un sadece “Bizler siyasetçiyiz diye bizim ailelerimiz hiç yapmayacaklar mı? Kimseyle ortaklık kurmayacaklar mı? Bu ülkeden çıkıp başka ülkeye mi gidecekler?”açıklamasını Halkın vicdanına bırakıyorum.

TÜRKİYE ZARAR ETTİ İŞTE BELGESİ

4)  “2001 yılında Azerbaycan’la yapılan Doğalgaz Alım Anlaşması hükümleri Türkiye aleyhine değiştirilmiş ve Türkiye 1,5 yıl için 1,4 Milyar Dolar fiyat farkı ödemek zorunda kalmıştır. Bu anlaşma 20 yıllık olup Türkiye doğalgaz fiyatlarına bağlı olarak toplamda 10 Milyar Dolara yakın zarar ettirilmiştir. Yapılan değişiklikle Türkiye’nin gaz ihraç hakkı da elinden alınmış ve bu durum “Al Yada Öde” koşulu dolayısıyla Türkiye’yi 4 Milyar Dolara yaklaşan bir yükümlülük altına sokmuştur.”

a) Enerji Bakanı Alaboyun bu iddiamın mesnetsiz olduğunu söylemiş ve belge istemiştir. Öncelikle bu bir iddia değil tespittir. Bu tespitte bana değil Anayasa’ya göre TBMM adına denetim yapan Sayıştay Başkanlığı’na aittir. Bu konuya ilişkin Sayıştay’ın BOTAŞ ile ilgili düzenlediği raporun ilgili sayfaları açıklamamız ekinde yer almaktadır.bel-119

bel-214

bel-39

7 BUÇUK MİLYAR DOLAR ZARAR

b) Rusya’ya Karadeniz’den geçiş hakkı verilmesi sonucu Türkiye için stratejik önemde olan NABUCCO projesi çöpe atılmış ve Putin bu durumu “Türkler Bana Noel Hediyesi Verdi” diye değerlendirmiştir. Nabucco projesi sonrası ortaya atılan TANAP projesinde BOTAŞ’ın yurt içinde 11 dolar maliyetle taşıdığı gaz taşıma hakkı Socar-BP-BOTAŞ ortaklığında kurulan Şirkete ortalama 90 dolar birim maliyet üzerinden verilmiş ve 15 yıllık bu anlaşma dolayısıyla yıllık 500 Milyon Dolar anlaşma dönemi boyunca yaklaşık 7,5 Milyar dolar kamu zararı oluşmasına sebep olunmuştur. Söz konusu tespitimiz TANAP’la ilgili hükümetler arası anlaşmaya dayanmaktadır. Bu anlaşmanın açıklamamıza esas teşkil eden taşıma tarifesiyle ilgili maddesi açıklamamız ekinde yer almaktadır.bel-44

VATANA İHANET SUÇU

Aykut Erdoğdu, Enerji Bakanı’nın “mesnetsiz – belgesiz” dediği iddialarını Sayıştay Raporları ve Uluslararası Anlaşmalarla belgelendirdiğini söylerken açıklamasını şöyle bitirdi: “belgelendirdiğim DAMAT-ENİŞTE üzerinden yürütülen işlemler sadece rüşvet, zimmet, ihaleye fesat gibi yolsuzluk suçlarını değil aynı zamanda vatana ihanet suçunu da oluşturmaktadır.”

Kaynak : http://www.sozcu.com.tr/

CHP’den üç vurgun dosyası

7CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Erdoğan ailesinin şirketlerine ait üç ayrı yolsuzluk dosyasını kamuoyuyla paylaştı.

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın eniştesi ve damadının ortak olduğu şirketler üzerinden “milyarlarca dolarlık” kamu zararına yol açan 3 yolsuzluk dosyasını kamuoyuyla paylaştı. CHP Yolsuzlukları Araştırma Birimi Başkanı Erdoğdu’nun açıklamasında ‘Recep Tayyip Erdoğan ve ailesinin yolsuzluk iddiaları ile bağlantısı’ suçlaması yapıldı. Erdoğdu öne sürdüğü yolsuzluk belgelerinde Arkgaz, Ar Enerji, CIG Petrol, Ay Yıldız Holding gibi şirketlerin adının geçtiğini ve sonucunda Zirve Holding AŞ ile sonuçlanan bir dizi şirket kuruluşu ve hisse devirleri olduğunu öne sürüyor. Erdoğdu’nun iddiasında öne çıkan isimler ise Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak, eniştesi Ziya İlgen, Remzi Gür, Fatih Baltacı, Fettah Tamince, Cemal Kalyoncu.

Erdoğdu’nun açıklamasına göre milyarlarca dolarlık kamu zararı oluşturan “3 dosya” özetle şöyle:

1- Doğalgazda 1.4 milyar dolar zarar

2001 yılında Azerbaycan’la yapılan Doğalgaz Alım Anlaşması hükümleri 2010 yılında Enerji Bakanı Taner Yıldız tarafından Türkiye aleyhine değiştirilmiştir. Bu değişim ile “70 doların altına inemez, 120 doların üstüne çıkamaz” maddesi kaldırılmıştır. Değişim sonucu Türkiye’nin 1 buçuk yıl için 1.4 milyar dolar fiyat farkı ödemek zorunda kalması ile sonuçlanmıştır. Bu anlaşma 20 yıllık olup Türkiye doğalgaz fiyatlarına bağlı olarak toplamda 10 milyar dolara yakın zarar ettirilmiştir. Yapılan değişiklikle Türkiye’nin gaz ihraç hakkı da elinden alınmış ve bu durum “Al Yada Öde” koşulu dolayısıyla Türkiye’yi 4 milyar dolara yaklaşan bir yükümlülük altına sokmuştur.

2- Putin’e Noel hediyesi: 7.5 milyar dolar zarar

Rusya’ya Karadeniz’den geçiş hakkı verilmesi sonucu Türkiye için stratejik önemde olan Nabucco projesi çöpe atılmış ve Putin bu durumu “Türkler Bana Noel Hediyesi Verdi” diye değerlendirmişti. Nabucco projesi sonrası ortaya atılan TANAP projesinde BOTAŞ’ın yurtiçinde 11 dolar maliyetle taşıdığı gaz taşıma hakkı Socar-BP-BOTAŞ ortaklığında kurulan şirkete ortalama 90 dolar birim maliyet üzerinden verilmiş ve 15 yıllık bu anlaşma dolayısıyla yıllık 500 milyon dolar anlaşma dönemi boyunca yaklaşık 7.5 milyar dolar kamu zararı oluşmasına sebep olunmuştur.

3- Kürt petrolleri işi ihalesiz damada

Rus doğalgaz ve petrolünün taşıması ve Kürt petrollerinin taşınması ihalesiz olarak British Virgin Island’da kurulan naylon şirket (shell company) PowerTrans Şirketi’ne verilmiştir. Bu şirket Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın ortağı olduğu Çalık Şirketi aracılığıyla PowerTrans Şirketi’ne verilmiştir. İki şirketin birbirlerine bağlı olduğu düşünülmektedir.

Sanki ülke değil Erdoğan şirketi

Erdoğdu üç başlık için meclis soruşturma önergeleri verdiklerini belirtirken, 17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları kapatılmasaydı yolsuzluk iddialarıyla ilgili net bilgi sahibi olunabileceğine dikkat çekti. Erdoğan’ın geçen Mart ayında Balıkesir’de yaptığı “Bir anonim şirket nasıl yönetiliyorsa Türkiye de öyle yönetilmelidir” demecine dikkat çeken Erdoğdu mevcut tabloyu “Türkiye Erdoğan’ın anonim şirketi haline geldi” şeklinde yorumlayarak şunları kaydetti: “Sayıştay raporlarına, uluslararası anlaşmalara, ticaret sicil kayıtlarına ve Savcılık iddianamelerine geçen, milli çıkarlarımızı zedeleyen ve önemli miktarda kamu zararına yol açan bu yolsuzluk işlemleri görüldüğü gibi Erdoğan’ın eniştesi ve damadının ortak olduğu şirketler üzerinden gerçekleştirilmiştir.”

Kaynak : http://www.cumhuriyet.com.tr/

Mega proje değil mega felakettir

megeCHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, 3’üncü havalimanı finansmanına ilişkin çarpıcı açıklamalar yaptı.

CHP Yolsuzlukları Araştırma Birimi Başkanlığı da yapan CHP’li Aykut Erdoğdu, “3’üncü havalimanı İhalesi 22 milyar 152 milyon Euro + KDV’ye Limak-Kolin-Cengiz-Mapa-Kalyon Ortak Girişim Grubu’na verildi. Mega proje olarak gösterilmeye çalışılan bu proje ekolojik, teknik, hukuki ve ekonomik açıdan bir mega felakettir” değerlendirmesini yaptı.

“İHALE YASAKLISIYDILAR”

11670Erdoğdu, bu tespitini ise şu gerekçelere bağladı; “İstanbul’un son kalan kuzey ormanlarını yok edeceği için ekolojik felakettir. Projenin yapılacağı yerin uçuş tehlikesi yaratan hava koşulları ve bu yerin kuş göç yolları üzerinde olması dolayısıyla teknik felakettir. Havaalanı ihalesini kazanan konsorsiyum yetkilisinin ihalenin yapıldığı tarihte ihalelere katılmaktan yasaklı olması, ihale şartnamesinin ihaleden sonra değiştirilmesi, sözleşmenin açık hükümlerine rağmen yapım ve işletme süresini uzatacak şekilde yer tesliminin 22 ay boyunca yapılmaması, proje müteahhitlerinin 630 milyon dolarlık rüşvet havuzu oluşturması gibi birçok yolsuzluk nitelikli işlem dolayısıyla hukuki felakettir. Havalimanı inşaatı tamamlanamasa, işletmeye alınamasa, bir tek uçak inmese dahi 11.1 milyar Euro tutarında Hazine garantisi verildiği için ekonomik felakettir.” (ANKA)

Kaynak : http://www.sozcu.com.tr/

‘İki bakan yolsuzluk iddialarını geçiştiriyor’

CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın, kendisinin gündeme getirdiği yolsuzluk iddialarını geçiştirmeye çalıştığını söyledi.

Ankara- Erdoğdu, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında, son bir ayda, Bayraktar ve Yıldız ile ilgili yolsuzluk iddialarına ilişkin belgeleri kamuoyu ile paylaştığını belirtti. 

Ortaya koyduğu iddiaların açık ve net olduğunu, ancak her iki Bakanın da iddiaları geçiştirmeye çalıştığını ileri süren Erdoğdu, şunları kaydetti:

”Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, özel bir şirketin, banka kredilerine TOKİ’nin gayrimenkullerinin teminat olarak verilmesine göz yummuştur. Bayraktar, bu kredilerin batması sonucunda, devlet malına haciz konulmasına ve satılmasına neden olmuştur. Tüm bu olaylardan sonra TOKİ’yi dolandıranların kurduğu yeni şirkete 450 milyon lira tutarında 3 yeni ihale daha verilmiştir.

Enerji Bakanı Yıldız, kendi Bakanlığı’nda, ihaleye fesat karıştırdığı Yargıtay kararıyla kesinleşmiş olan şirketlere, mevzuatlara aykırı biçimde milyarlarca liralık yeni ihaleler verilmesine göz yummuştur.”

Her iki Bakan’ın da kendilerine emanet edilen yetkilerini kötüye kullandığını iddia eden Erdoğdu, ”Bu açıklama her iki Bakana da meydan okumadır. Eğer zerre kadar cesaretleri varsa karşıma çıkarlar ya da yolsuzluğa bulaşmış korkaklar olarak tarihe geçerler” dedi.

Kaynak : Cumhuriyet Haber Portalı

‘Bakan Bayraktar, istifa etmezse…’

CHP’li Aykut Erdoğdu, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ı, TOKİ’deki yolsuzluk iddiaları nedeniyle istifaya çağırarak, ”Gelecek perşembeye kadar istifa etmediği takdirde perşembe günü yeni bir yolsuzluk dosyası daha açıklayacağız” dedi.

Ankara- CHP İstanbul Milletvekili Aykut Erdoğdu, TBMM KİT Komisyonu’nun CHP’li üyeleriyle TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, ”KC Grup adlı şirketin, TOKİ’yi dolandırdığına yönelik” iddialarının, Bayraktar tarafından kabul edildiğini söyledi. Erdoğdu, ”Ancak bu kabul, KC Grup Şirketi’nin 2003’ten itibaren Bayraktar tarafından korunup kollandığını ve bütün operasyonun Sayın Bayraktar tarafından yönetildiği gerçeğini değiştirmemektedir” dedi. 

Bu operasyonun Kontaş, Canberk, Doğancan, Demer ve Yeni Sarp şirketleri üzerinden yürütüldüğünü savunan Erdoğdu, öncelikle Kontaş ve Canberk şirketlerinin, KC Grubu kurduğunu, KC’ye TOKİ’den 444 milyon liralık 3 ihale verildiğini ifade etti. Erdoğdu, KC Grup’un bu ihalelerin yapımı sırasında TOKİ yönetiminin göz yummasıyla, ihale konusu gayrimenkulleri Doğancan ve Demer şirketleri üzerine aldığını belirtti.

Erdoğdu, Doğancan ve Demer şirketlerinin, bankadan kullandığı krediye karşılık, bu gayrimenkulleri teminat olarak verdiğini; kredinin batması sonucunda bankanın, kamuya ait bu gayrimenkullere el koyduğunu söyledi. Bankanın, el koyduğu gayrimenkulleri, kendi kurduğu Pupa Gayrimenkul Şirketi’ne devrettiğini ileri süren Erdoğdu, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Bayraktar ve ekibi sayesinde KC Grup, TOKİ’ye ait gayrimenkulleri, zimmetine geçirmiştir. Bu işlemler sonucunda hem kamu hem de konut sahibi olmak için para ödeyen binlerce insan dolandırılmıştır. KC Grup ortakları ve yakınlarına ait Yeni Sarp şirketine TOKİ tarafından yaklaşık 450 milyon lira tutarında yeni ihaleler verilmiştir. Bu nedenledir ki Yeni Sarp şirketi, KC Grup Şirketiyle birlikte TOKİ alacaklarına karşılık kefalet vermiştir. Yeni Sarp Şirketi’ne verilen ihaleler, bu şirketin ortakları ve verdiği kefalet, Yeni Sarp Şirketi’nin KC Grup Şirketi’nin devamı olduğunu ortaya koymaktadır. Yeni Sarp Şirketi’ne verilen bu ihaleler sayesinde TOKİ alacağının kapatılmak istendiği de açıktır. Bu durum TOKİ’nin ikinci defa aynı şebeke tarafından dolandırıldığını ve bu dolandırıcılığın Bayraktar’ın koordinasyonunda gerçekleştiğini göstermektedir. Bu bilgi ve belgelerin ışığında Bayraktar’ı sözünü tutmaya ve istifa etmeye çağırıyoruz. Bayraktar, gelecek perşembeye kadar istifa etmediği takdirde perşembe günü yeni bir yolsuzluk dosyası daha açıklayacağız.”

Kaynak : Cumhuriyet Haber Portalı

TOKİ’deki büyük vurgunu belgeleriyle açıkladı

Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul Milletvekili ve KİT Komisyonu Üyesi Aykut Erdoğdu, TOKİ’deki yolsuzluklarla ilgili olarak çok çarpıcı belgeleri açıkladı. belgelerde ‘Devlete arsaların değeri düşük gösterilerek ve müteahhitlere ait konutların maliyetleri kasıtlı olarak yüksek gösterilerek 7 projede devlet toplam 773 milyon lira zarara uğratılmıştır’ deniliyor.

Aykut Erdoğdu, CHP İstanbul İl Merkezi’nde düzenlediği basın toplantısında birbiri ardına önemli yolsuzluk iddialarını kamuoyu ile paylaştı. 

CHP İstanbul Merkezi’nde, İl Başkan Yardımcıları ve bazı ilçe başkanlarıyla basının karşısına çıkan Erdoğdu’nun hedefinde TOKİ eski Başkanı, günümüzün Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar vardı. Aykut Erdoğdu basın toplantısında açıkladığı belgelerle, TOKİ ile ilgili yolsuzluk iddiaları üzerine Meclis kürsüsünden ‘İspatlasınlar istifa ederim’ diyen Bayraktar’ı istifaya davet etti.

Ellerinde yolsuzluklarla ilgili ciddi bilgiler bulunduğunu kaydeden Erdoğdu, “İlki, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve Erdoğan Bayraktar ile ilgili iddialar. İkincisi ise İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’la ilgili iddialar. Bu iddiaları Meclis kürsüsünden dile getirdiğimizde AKP Grubu’nun hemen hemen tamamı, kürsüde konuşmamızı engelleyecek şekilde bunların yalan ve iftira olduğunu söyleyerek, başta Erdoğan Bayraktar olmak üzere bu iddiaları belgelendirdiğimiz takdirde istifa edeceklerini söyledi” hatırlatmasında bulundu.

‘DEVLET 7 PROJEDE 773 MİLYON LİRA ZARARA UĞRATILDI’

TOKİ’nin gerçekleştirdiği hasılat paylaşımı modelindeki 7 projede devletin toplam 773 milyon lira zarara uğratıldığını ifade eden Erdoğdu, “Bu konuyla ilgili Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu tarafından bir rapor düzenlenmiştir. Bu 7 projede Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun 6 denetçisi bir inceleme yapıyor, daha sonra inceleme konusunda uzman 18 tane üye tarafından inceleniyor ve raporun doğru ve tutarlı olduğunu konusunda karar veriliyor ve rapor TBMM’ye gönderiliyor” dedi.

Meclis’e gönderilen raporu da gösteren Erdoğdu, “25 sayfalık bu raporda şu tespitler bulunuyor: ‘Devlete arsaların değeri düşük gösterilerek ve müteahhitlere ait konutların maliyetleri kasıtlı olarak yüksek gösterilerek 7 projede devlet toplam 773 milyon lira zarara uğratılmıştır’. Devlet 773 milyon lira zarara uğratılırken bu kurumun başkanı Sayın Erdoğan Bayraktar’dır. Erdoğan Bayraktar bu konuda Meclis kürsüsünden yaptığı açıklamada; ‘Gerek benim çalıştığım dönemdeki 8,5 yılda gerek benden sonraki arkadaşlarımın çalışma döneminde TOKİ hakkında açılmış bir dava yoktur, bir soruşturma yoktur’ demişti. Bu 773 milyon liralık inceleme ve soruşturma yapılırken Erdoğan bayraktar TOKİ’nin başkanıdır ve TOKİ hakkında soruşturma yapıldığının belgesi de ortadadır” diye konuştu.

Bu rapor düzenledikten sonra Başbakanlık Teftiş Kurulu, Bayındırlık Bakanlığı Teftiş Kurulu ve SPK denetçilerinden oluşan ortak bir heyetin ayrıca bir denetim yaptığını vurgulayan Erdoğdu, “Bu yapılan denetim sonucunda hazırlanan raporda şu söylenmiştir. Burada arsa fiyatlarını düşük gösterildiği, arsa değerlemesini yapan uzmanlar tarafından kabul edilmiş. Yani devletin malının değeri düşük gösterilmiş. Müteahhitlerin, yani özel sektör çıkarlarını temsil eden maliyetlerin şişirildiği kabul edilmiş, ancak 773 milyon liralık zarara sebep olan arsa değerlemesi yapan uzmanların belgeleri iptal edilmiş, yalnızca alt düzey memurlara uyarı cezaları verilmiştir. TOKİ’nin üst yönetimiyle ilgili hiçbir yaptırım uygulanmamıştır.

Maalesef bu konuda yargı tarafsızlığı konusundaki endişelerimiz gerek çıkmış ve hiçbir şeyyapılmamıştır” dedi.

‘DEVLETİN 106 MİLYON LİRASI BUHARLAŞTIRILDI’

KC Grup isimli bir şirketin TOKİ’den önemli projeler aldığını söyleyen Erdoğdu, bu projelerle de devletin 106 milyon lirasının buharlaştırıldığını belirtti. Erdoğdu, “Bu projeler kat karşılığı, arsa karşılığı sözleşme ile verilmiş. Arsa karşılığı sözleşme nedir?

Gayrimenkullerin bir kısmı devletin hissesi oranında devlete aittir. Devlet izin vermedikçe bu arsalar üzerinde tasarruf edilemez. Ancak o dönem Erdoğan Bayraktar’ın başkanı olduğu TOKİ, bu arsaların tapu devretme yetkisini hukuka aykırı bir şekilde bu şirkete devretmiştir. Yani devlete ait arsanın tapusu şirkete verilmiş” diye konuştu.

‘DEVLETİN TAPULARI ÖNCE ŞİRKETE SONRA BANKAYA…’

Daha sonra bu grubun, bu arsaları ve konutları kurduğu iki şirketin üzerine geçirdiğini ifade eden Erdoğdu, “Bunun ardından da aynı şirket bir bakandan aldığı krediler karşılığında bu konutları ve arsaları teminat göstermiş. Ve bu alınan kredinin taksitleri ödemeyince debanka devletin bu mallarına el koymuştur. Yani burada devletin 106 milyon lirası bu şekilde buharlaştırılmıştır. Bu olay ortaya çıkıyor, soruşturuluyor, sonuçta olayın faturası döneminTOKİ Başkan Yardımcısı’na, iki daire başkanına çıkarılıyor ve bu dosyanın soruşturması şu an Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülüyor. Bunun da peşini bırakmayacağız” dedi.

‘ERDOĞAN BAYRAKTAR’IN YATACAK YERİ YOK’

Tüm bu dava ve soruşturmaların Erdoğan Bayraktar’ın ‘İspat etsinler istifa ederim’ dediği TOKİ ile ilgili bir dava ve soruşturmalar olduğunu kaydeden Erdoğdu, “Sayın Erdoğan Bayraktar’ın bugün itibariyle görevini bırakması gerekmektedir. Çünkü vaadi bu yöndedir. Üstelik TOKİ ile iddialar bunlarla da sınırlı değil. Elimizde onlarca iddia var. Ve maalesef Erdoğan Bayraktar’ın yatacak yeri yok” diye konuştu.

‘FETTAH TAMİNCE’YE PEŞPEŞE İHALELER VERİLDİ’

Aykut Erdoğdu son iddiasın ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili olarak dile getirdi.

Erdoğdu; “Bildiğiniz üzere geçtiğimiz yıllarda IMF ve Dünya Bankası Genel Kurul toplantılarının İstanbul’da yapılmasına karar verilmişti. Bu karar aslında 2004’te yılında verildi ve 2006’dan itibaren hazırlıklara başlandı, yer arandı. O zaman Hazine Müsteşarlığı, çeşitli yerler için görüşmeler yaptı. Bir yandan da Harbiye Kongre Merkezi’nin yapımı gündeme getirildi. Sonunda IMF ve Dünya Bankası Guvernörler Kurulu toplantıları sebep gösterilerek, ivedi iş kapsamına alınarak, hem Sütlüce Kongre Merkezi ile ilgili hem Harbiye Kongre Merkezi ile ilgili açık ihale yerine pazarlık usulüyle ihaleler yapıldı” dedi.

Kamu İhale Kanunu’na göre açık ihale yapmanın yasa hükmü olduğunu hatırlatan Erdoğdu, “Ama burada hiçbir sebep yokken açık ihale yerine pazarlık usulü ihaleler yapıldı. Ve bu ihalelerin ilki 307 milyon lira ile Fettah Tamince’ye ait Sembol İnşaat’a verildi. Daha sonra 9 aylık bir iş için, yüzde 20 iş artışı yüzde 25’lik fiyat artışı yapıldı bu ihaleyle ilgili.

Ardından Harbiye Kongre Merkezi’nin çevresinin ışıklandırılması için pazarlık usulüyle bir ihale daha yapıldı, 28 milyon lira ödendi. 28 milyon lira ile namuslu bir yönetim İstanbul’un 2. Seçim bölgesinin tamamını ışıklandırır. Bu da yetmedi, daha sonra yine pazarlık usulüyle bir mobilya mağazasından 4 milyon liralık mobilya alındı. Süreç bununla da bitmedi, bir de üstüne bir işletme ihalesi yapıldı. Yani, 1 milyar dolarlık bir arsanın üzerine 300 milyon liralık bir bina yapıyorsunuz, ondan sonra bir de işletme için ihale açıyorsunuz. Bu ihaleye de 3 firma katılıyor. Bu 3 firmanın da sahibi Fettah Tamince. Bu durum TCK’ya göre ihaleye fesat karıştırmaktır. İşte böyle iş verilen bir işadamının otelinde, yatında, Sayın Cumhurbaşkanı ve Sayın Başbakan bütün ekibiyle birlikte tatil yapıyor. Bunlar siyasi ahlakla bağdaşmayan tutumlardır. Biz bu konuda da mücadelemize devam edeceğiz” diye konuştu.

Kaynak : Muhalif Gazete