Büyük utanmazlık ve Deniz Feneri dosyası: Bunca kir çocuklar üzerinden temizlenebilir mi?

Ali Ufuk Arikan

‘Kapılar açılsa iki haftada Gazze’yi doyururuz’ diyor Deniz Feneri Derneği Başkanı. Hafızalar kolay yitiriliyor sanılınca bu sözler rahat rahat dile getirilebiliyor. Bu durumda bize de bu sözlerin arkasındaki kiri ve gerçekleri hatırlatmak düşüyor.
Artık herkes isimlerini unuttu.

Almanya’daki “yüzyılın yolsuzluk dosyası”ndaki Türklerdi onlar.

Zekeriya Karaman ve Zahid Akman’dan söz ediyoruz ilk olarak.

Biraz da “Eğer Hürriyet’te yazmıyor olsaydı tutuklanabilirdi” denilen Ahmet Hakan’dan.

Şimdilerde pek hatırlayan kalmadı ancak “bu ülkede bazıları gerçekten hiç utanmıyor” dedirten bir açıklama, bu girişin ve haberin hazırlanmasına vesile oldu.

Önce bugüne gelelim, o açıklamaya.

Deniz Feneri Derneği Başkanı Mehmet Cengiz, “Kapılar açılsa iki haftada Gazze’yi doyururuz” dedi.

Gerçekten ne kadar iddialı ve büyük sözler.

Gazze’ye giden her yardım sonuç olarak iyi değil mi?

Oradaki yoksul çocukların karnını az da olsa doyuracak bir şeye sevinmeyelim mi?

Kim yaparsa yapsın, bu iyi değil mi?

Bu öyküyü hatırlayınca gerçeklerin oldukça farklı olduğunu bir kez daha göreceğiz.

Neden sorusuna yanıt için şimdi sayfaları geriye doğru çevireceğiz ve artık çoktan unutulan bir dosyayı en baştan hatırlatacağız.

Deniz Feneri e.V. dosyası ve yoksullar üzerinden kurulan imparatorluk

Yıl 2005.

Deniz Feneri e.V. Derneği’nin üç yöneticisi Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan Almanya’da önce bankaların, sonra da savcıların radarına giriyor. (Başlarken hatırlatalım. Bu dernek, Türkiye’deki Deniz Feneri Derneği’nin bağlantılı derneği, ikisinin ucu da Kanal 7’de bir araya geliyor.)

2005 yılında parça parça olacak şekilde toplam 5 milyon avroluk parayı nakit olarak bankalardan çekiyor bu isimler.

Sonrasında bu miktar artıyor.
Bu miktarda para çekmeler şüphe uyandırınca, işlemler takibe alınıyor.

Takip başlayınca gerisi çorap söküğü gibi geliyor.

Eski bir “Milli Görüşçü” olan Abdurrahim Vural tam da bu sırada Alman yetkililere bir şikayette bulunuyor.

Vural söz konusu şikayetinde toplanan milyonlarca avroluk yardım parasının ihtiyaç sahiplerine değil Kanal 7, Deniz Feneri (Türkiye) ve Euro 7 yöneticilerine, bağlı şirketlere ve buraların yöneticilerin ceplerine gittiğini söylüyordu.

Kısa süre içinde derneğin her yıl 10-15 milyon avro yardım parası topladığı, bu paraların sadece bir bölümünün gerçekten yardım için kullanıldığı tespit edildi. Kalan paranın önemli bir bölümünün nakit olarak çekilip Türkiye’ye götürüldüğü bilgisi de kayıtlara geçti.

İlgili tüm yöneticilerin hesap hareketleri, Türkiye’ye uçuşları yakın takibe alındı. Attıkları tüm adımlar izlendi.

Türkiye’den bazı isimlerin bu akışın tam da merkezinde yer aldığı şüphesi belirdi.

Bu isimler Kanal 7’nin Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman, kısa süre öncesine kadar Kanal 7 yönetiminde yer alan dönemin RTÜK Başkanı Zahid Akman, Kanal 7’de Genel Yayın Yönetmenliği yapmış Mustafa Çelik ve Kanal 7’nin kurucu ortaklarından, kızı daha sonra AKP’den vekil seçilecek İsmail Karahan‘dı.

Bu isimlerin tamamının eski Erbakancı, o dönem ise Erdoğancı olduğunu ekleyerek devam edelim.

Kısa süre öncesine kadar Kanal 7 yönetiminde yer alan dönemin RTÜK Başkanı Zahid Akman.

Yukarıda sözünü ettiğimiz şikayetçilerden Vural da ikinci şikayet başvurusunda derneğin AKP’ye yakınlığına işaret ediyordu.

Bu iki şikayet ve takibe takılan paralardan sonra dosyaya bir şikayetçi daha eklendi. Bu son şikayet, o zamanlar Mehmet Gürhan’ın “kız arkadaşı” olarak kendini tanıtan bir kadına aitti. Bu şikayette Gürhan’a önemli suçlamalar yöneltiliyor, MİT’e çalışan Gürhan’ın etrafındaki isimleri keyfi olarak şikayet ettiği, Deniz Feneri e.V.’nin başkanı olarak “Türkiye’ye para aktardığı ve cebine para indirdiği” söyleniyordu.

2005 yılında takibe takılan dernek, 2007 yılının Nisan ayında ise büyük bir baskına konu oluyordu.

Almanya’daki baskın ve Türkiye’deki yansımaları

Bu baskının ardından Türkiye’de de haliyle yer yerinden oynadı.

İktidara yakın bir derneğin “yardım severlik” paravanıyla cebine nasıl para doldurduğu, gerçekten muhtaç isimlere iletilmesi gereken paralarla birilerinin nasıl zengin edildiği ortaya çıkıyordu. Üstelik bu paralarla iktidar arasında da bağ olduğu iddiaları gündeme geliyordu.

Savcılık derneğin yardım için topladığı tam 41 milyon avronun önemli bir bölümünün ihtiyaç sahiplerine değil, Türkiye’deki şirketlere ve kişilere aktarıldığını açık açık ilan ediyordu.

Çok uzun sürmedi Almanya’daki bu dosyanın bir yere bağlanması.

Eylül 2008’de, yani sadece bir yıl sonra sonuçlandı dava.

Mehmet Gürhan, Firdevsi Ermiş ve Mehmet Taşkan hakkında toplamda 10 yıl 5 ay hapis cezası verildi.

Deniz Feneri e.V’nin malvarlığı ise kamuya devredildi. Ancak dosya kapanmadı.

Oklar Türkiye’ye çevrildi, 9 milyon avronun izi bulunamadı

Alman yetkililer kendi dosyalarında adı geçen üç yöneticinin çok da büyük bir önemi olmadığına vurgu yapıyor, asıl dosya için okları Türkiye’deki dernek yetkililerine ve iktidara çeviriyordu.

Toplanan 41 milyon avronun 17 milyonu kuryeler aracılığıyla Türkiye’ye gönderiliyordu, bunun 8 milyonluk kısmı Türkiye’deki Deniz Feneri derneğine aktarılıyordu ama gerisine dair en ufak bir ipucu yoktu.

Kimlerin cebine girmiş, kimler zengin edilmişti?

Aslında isimler belliydi. Zekeriya Karaman, Zahid Akman, Mustafa Çelik ve İsmail Karahan suçlanan isimler arasında öne çıkıyordu.

Peki, bir adım atılacak mıydı?

Ders gibi süreç: Böyle bir dosya nasıl kapatılır?

Davanın Türkiye ayağında yaşananlar bugünden bakınca aslında pek de şaşırtıcı değildi.

Ülkede büyük bir tepki ortaya çıkınca AKP iktidarı başlangıçta dosyanın üzerine gidiyor gibi yapmak zorunda kaldı.

Olay patladıktan bir yıl sonra, üstelik Almanya’da karar dahi açıklandıktan sonra Adalet Bakanlığı mahkemeden dosyayı isteme zahmetinde bulunacaktı.

Önce dosyanın Türkiye’ye 5 Ocak’ta geleceği öne sürüldü, 2009’un 5 Ocak’ı… Olmadı, 16 Şubat’ta dosya Türkiye’deydi.

Peki, 2009’da geldi de ne oldu?

Bazı savcılar adım atmak istiyordu ama o işler o kadar kolay değildi…

Tarih 6 Temmuz 2011, Almanya’daki soruşturmanın üzerinden 6, operasyonun üzerinden 4, kararın üzerinden 3 yıl geçtikten sonra dönemin RTÜK Başkanı Zahid Akman’ın da aralarında bulunduğu isimler, Deniz Feneri e.V. dosyası kapsamında gözaltına alındı.

Soruşturma kapsamında, Kanal 7 Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman ve kanalın 3 yöneticisi daha gözaltına alındı.

11 Temmuz’dan itibaren Akman ve Karaman dahil toplam 8 kişi tutuklandı.

Suçlulara erken gelen ‘adalet’, el çektirilen savcılar ve Ahmet Hakan

Bunlar ilk ileri adımlardı, geç ve güç de olsa olmuştu.

Peki, ne kadar sürdü?

Gelin bunu Ahmet Hakan’dan öğrenelim, Hürriyet gazetesindeki 22 Ekim 2011 tarihli yazısından:

BİR: Tüm Türkiye şehitlere odaklanmışken Deniz Feneri şüphelilerinin tahliye edilmesi benim de hoşuma gitmedi. Bu türden zamanlama kurnazlıklarına tevessül etmek, kimseye yakışmaz. Hele yargıya hiç mi hiç yakışmaz.

İKİ: İşin ‘zamanlama kurnazlığı’ bölümünü bir tarafa bırakırsak Deniz Feneri şüphelilerinin tahliye edilmeleri iyi olmuştur. Şüpheliler üç yıldır bir yere kaçmıyorlardı, her istenildiğinde güvenlik güçleriyle işbirliği yapıyorlardı, kendilerini yargıya emanet etmişlerdi. Buna rağmen tutuklanmış olmaları yanlıştı.

Ahmet Hakan bir dönem Kanal 7’de spiker olarak çalışmış, programlar yapmıştı.

Dosya kapsamında adı geçen herkesi tanıyordu. Sonrasında ortaya çıktı ki, dava kapsamında “tanık olarak” ifade de vermişti.

Kanalla dernek arasındaki bağı da, yurtdışındaki dernekle Türkiye’deki dernek arasındaki bağı da onaylıyor, derneğin paralarının maaşları ödemek için geçici olarak kullanılmış olabileceğini söylüyordu. Aslında suçlamaları kısmen de olsa doğruluyordu.

Parantez içinde parantez olacak ama Hakan’ın ifade verdiği savcı, adı geçen isimlerin tutuklanmasını talep eden savcılardan biri olan Nadi Türkaslan’dı.

Türkaslan olayın üzerine giden savcılardan biriydi. Kendisiyle birlikte dosyaya bakan diğer iki savcıyla görevden el çektirildi.

Kanal 7 yöneticileri tutuklandıktan sadece bir ay sonra geldi bu el çektirme.

Sonra da “resmi belgede sahtecilik” iddiasıyla yargılandı bu üç savcı. Ahmet Hakan’ın da ifadesini alan Türkaslan, hakim karşısına çıktığında “Ben görevimi yaptığım için, birileri de görevlerini yaptığı için buradayım. Pişmanlık duymuyorum” derken, diğer savcı Abduvahap Yaren ise daha sert çıkıyor, “Deniz Feneri yardım paralarının yoksullara değil şirket ortağı yapılan metreslere gittiğini” söylüyordu.

Parantezi burada kapatıp o dönem yargıya yapılan AKP müdahalesiyle dosyanın nasıl kapatıldığına geri dönelim.

Evet, kimse utanmıyor demiştik başlıkta…

Askerler öldüğü sırada tahliyeler geldiği için zamanlama kötüydü Hakan’a göre ama yoksullar için yapılan yardımlara çöken Deniz Feneri Derneği’nin yöneticilerinin serbest kalması iyiydi, böyle diyordu.

Bir diğer yazısında AKP’li Şamil Tayyar’ın kendisi için dile getirdiği “Eğer Hürriyet’te yazmıyor olsaydı tutuklanabilirdi” sözlerine tepkisini de geçiyoruz ve devam ediyoruz.

Evet, koca dosya, yıllar süren araştırma, görevden el çektirilen savcılar ve birkaç aylık tutukluk sonrası ulaşılan özgürlük.

Üstelik bu tahliye kararından 4 yıl sonra dosyanın tümden kapatılması, herkesin beraat etmesi de cabası…

Şimdi aradan uzun yıllar geçti.

Halkımızın hafızası hafife alındığı için Deniz Feneri yöneticileri bugün çıkıp büyük bir rahatlıkla Gazze üzerinden derneği aklamaya çalışıyor, hiç de yüzleri kızarmıyor.

Oysa herkes yaşananları unutmuş değil, unutmayanlar da var.

Halka karşı işlenen suçların, yoksullar üzerinden kurulan servetlerin ısrarla peşine düşenler…

Kaynak : Ali Ufuk Arikan – haber.sol.org.tr

 

Bu konu hakkındaki yorumunuz

  

  

  

Diğer sounçlar..

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Post Type Selectors
Filter by Categories
BİLİM VE TEKNOLOJİ
DÜNYA
DW HABER
EKONOMİ
GÜNDEM
KÖŞE YAZILARI
KÜLTÜR & SANAT
MEDYA & MAGAZİN
SAĞLIK
SPOR
YOUTUBE