Silivri

 Lafı eğip bükmeyelim.

Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil

O kararı sadece mahkeme heyeti vermedi. Tarafsızım pozlarına bürünüp, üç kuruşluk şahsi menfaat için adaletsizlikten, zulümden taraf olan iş dünyası verdi.

 *

TOBB başkanı mesela.

O verdi.

Bunca hukuksuzluk, bunca iftira, bunca insafsızlığa göz göre göre tanık’ken, hâlâ muktedirin şakşakçılığını yapıyorsan…

Ortaksın bu karara. 

*

Vay efendim, hükümetin icraatlarını beğeniyorum ama, Mustafa’nın çocuklarına üzülüyorum filan… Yok öyle! Sevap senin desteğinle oluyorsa, günah da senin.

 *

Sezen Aksu verdi bu kararı. Hepimizin Sezen’iydi, Ak’su olmayı tercih etti. Hülya Koçyiğit verdi. Unutursam kalbim kurusun diye haykırıyor Tuncay’ın kızı… Asla unutturmayacağız Kadir İnanır’ı.

*

75 yaşındaki rektörü hapse tıktılar. Kanser hastası rektör, hücrede. Dut yemiş bülbül gibi koltuğunda oturan rektörler verdi bu kararı… Aman profesörlüğüm engellenmesin, doçentliğim yanmasın diye, insanların diri diri gömülmesini görmezden gelen, suratını başka tarafa çeviren akademisyenler verdi.

 *

Ekranda gerdan kıran gözlüklü şişko verdi bu kararı. Çünkü biliyor ki, Merdan Yanardağ gibi gazetecilerin kalemini kıran zihniyet olmasa, Patagonya’da bile haber sunamaz. Bi tarafta bu sunar, öbür tarafta anca penguen sunar.

*

Genelkurmay başkanına müebbet verilirken, karargâhta hurma ikram eden, iftar veren Necdet bey verdi bu kararı… Soğansız köfte tarifi veren Hilmi efendi verdi.

*

Dinle bak ne diyor silah arkadaşının oğlu…

Amca dediğim için utanıyorum, ömür boyu utanacağım, TSK’ya ve Türkiye’ye ihanet etti, bütün aileler böyle düşünüyor, vicdanıyla baş başa bırakıyoruz.

 *

Hangisi daha ağır dersin?

Hapisten çıkamamak mı?

İnsan içine çıkamamak mı?

*

Demem o ki…

Kendisine yapışmasın diye “teflon tava” ayaklarına yatan herkes, bu karara ortaktır. Ve aslında, Yargıtay aşaması herkes için bir şanstır. Herkesin vicdanını temyiz edip, kişisel kararını yeniden gözden geçirmesi için fırsattır.

*

Aksi halde.

Onlar müebbet’e ama…

Sizler ilelebet’e mahkûmsunuz.

İlelebet böyle anılacaksınız.

Kaynak : Hürriyet Gazetesi

Özgürlükçü anayasa

Yılmaz Özdil

Yılmaz Özdil

Yeni anayasa hazırlıyorlar.

“Özgürlükçü” olacakmış.

*

Halkı din ve ırk farkı gözeterek, kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek suçundan hapis yatan ve siyaset yasağı konulan kişi, mevcut anayasa’ya göre başbakan olabiliyor mu? Olabiliyor.

*

Milletvekili ve genel başkan yardımcısı olduğu parti, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan… Sonradan milletvekili olduğu parti, Anayasa Mahkemesi tarafından bi daha kapatılan kişi… Mevcut anayasa’ya göre cumhurbaşkanı olabiliyor mu? Olabiliyor.

Anayasa Mahkemesi tarafından, laiklik karşıtı eylemlerin odağı ilan edilen ve hazine yardımı kesilen parti… Mevcut anayasa’ya göre iktidara gelebiliyor mu? Gelebiliyor.

*

Anayasa Mahkemesi tarafından, bölücülük suçlamasıyla bir defa, iki defa, üç defa kapatılan parti… Aynı kadrolarla, başka tabelalarla tekrar tekrar açılıp, meclise girebiliyor mu? Girebiliyor.

*

Atatürk ilkeleri üzerine şeref ve namus yemini edip, Atatürk ilkelerini anayasa’dan çıkarmak lazım diyen milletvekili var mı? Var. Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri değiştirilsin diyen? O da var.

*

İstendiği zaman…

Hapiste bulunan kişinin, milletvekili seçildi diye, hapisten çıkarılıp, meclis’e girmesine izin veriliyor mu? Veriliyor.

*

İstendiği zaman…

Hapiste bulunan kişilerin, milletvekili seçilseler bile, hapiste tutulup, meclis’e girmeleri engelleniyor mu? Engelleniyor.

*

Nitelikli dolandırıcılık, kalpazanlık, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, evrakta sahtecilik, zimmet, kaçakçılık gibi suçlardan yargılanması gerekenler, mevcut anayasa’ya göre dokunulmaz mı? Dokunulmaz. Yargılanmayı boş ver, kendileri için af yasası çıkarabiliyorlar mı? Çıkarabiliyorlar.

*

Var mı dünyanın herhangi bir ülkesinde böyle özgürlük? Yok.

*

İyi de canım kardeşim… Daha nasıl “özgürlükçü” olabilir ki anayasa?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Gazeteci

Yılmaz Özdil

Teee üç sene evvel.

2009 Ekim…

Mustafa Balbay içeri tıkılalı yedi ay olmuştu, ha bugün ha yarın derken, çıkacağı yoktu. Kafalar karışık, yürekler pırpır’dı, basın tırsıyor, tutuklu gazeteci hakkında haber yapmak bile tehlikeli bulunuyordu.

*

Bir kişi hariç…

O güne kadar yapılmayanı yaptı, bindi otomobiline Silivri’ye geldi. Savcıya başvurdu, izin istedi, kabul edildi, ailesi dışında görüşen ilk kişi oldu. Kapalı görüşe girdi, arada cam… İşte her şey, o anda başladı.

*

“Merhaba arkadaş” dedi, “yalnız değilsin.”

G

Bir kişi…

Korku duvarını yıkmıştı.

*

Arkasından kimsenin gelmesini beklemedi, açtığı o gedikten gene kendisi ilerledi. Önce hukukçulara danıştı, sonra gitti, Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Evrensel kriterleri koydu masaya… Açık görüş’e ailesi dışındakilerin de katılabilmesi gerekir, izin istiyorum dedi. O izni de kopardı. Sarıldı telefona, gelir misiniz diye sordu, liste yaptı, ilk kez o ay, 10 gazeteciyi Silivri’ye götürdü, Balbay’la görüştürdü.

*

Böylece…

Tek tük, cılız cılız da olsa, gazete köşelerinde Silivri haberleri çıkmaya başladı. Otobüs kiraladı. Duruşmalara gazetecileri taşıdı. Kitap Fuarı’nda Mustafa Balbay standı açtı, dışarıdaki gazetecilerin içerideki gazetecilerin kitaplarını imzalama kampanyası, onun sayesinde başladı.

*

Hatta bir seferinde, Balbay’ın kızı Yağmur, babası imzalasın diye karnesini getirmiş, ancak o günkü görüş kapalı olduğu için boynu bükük kalakalmıştı. Ki, gene oradaydı… Ayrılma burdan, bekle dedi, çıktı savcıya, kanun’lardan değil, evlat sahibi baba’dan izin istedi, tarihte ilk kez o gün, evlat’a mahsus açık görüş izni verildi, Balbay kızının karnesini imzaladı, öptü, sarılabildi her baba gibi.

*

Kapsamı genişletti, gazetecilerin açık görüşlerde sadece Balbay’la, Tuncay Özkan’la değil, öbür tutuklularla görüşmelerini de sağladı. Çünkü, meslektaşları tarafından yalnız bırakılan tutuklu profesörler, subaylar, ondan yardım rica ediyor, seslerini duyurabilmek için aracılık etmesini istiyordu.

*

Nefes olmuştu…

Sanırım o nedenle, Müyesser Yıldız serbest kalır kalmaz, ilk iş onu ziyarete gitmiş ve “havamız, oksijenimiz oldun” demişti.

*

Hakaretlere uğradı tabii, yalanlarla iftiralarla linç etmeye çalıştılar, durdurmak için darbeci bile dediler ona, yılmadı, göğüsledi. Neredeyse her duruşmaya geldi, her açık görüşe geldi, 200’den fazla muhabiri-köşe yazarını getirdi. İçeridekilerin hayatı hakkında bugüne kadar yayınlanan haberlerin-yorumların yüzde 80’ini ona borçluyuz. Toplumun bilgi edinme hakkına hizmet etti, içeridekilerle dışarıdakiler arasında köprü oldu. En son okumuşsundur mutlaka… Değerli ağabeyim Uğur Dündar’ı, Ertuğrul Özkök’ü, Melih Aşık’ı, Ayşenur Arslan’ı, Ümit Zileli’yi, Necati Doğru’yu, Yalçın Bayer’i götürdü.

*

Atilla Sertel o… İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı.

*

Elbette, en başta Ali Ekber Yıldırım, bu fedakâr çalışmaları birlikte yürüttüğü yönetim kurulu arkadaşlarının… Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti’nin, Basın Konseyi’nin, Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın emeğini unutmuyorum. İzinlerde zorluk çıkarmayan Adalet Bakanlığı’nın da hakkını teslim etmek lazım.

*

Ancak… Bu tarihi döneme damgasını vuran gazeteci, Atilla Sertel’dir.

*

Bu yazı da, Hasan Tahsin Onur Ödülü veren İzmir Gazeteciler Cemiyeti’ne dilekçemdir… Hiç boşuna sağda solda onur’lu gazeteci aramayın kardeşim, en fazla hak eden’e, başkanınıza verin.

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Yol haritası

Yılmaz Özdil

“Güzel şeyler olacak…”

Hayırdır inşallah?

“Analar ağlamasın.”

İnşallah.

“Açılım başlatıyoruz.”

Bismillah.

Bedeli ne olursa olsunnn!”



Ya Allah!

Habur.”

Allahh Allahh Allahh…

Değerli kardeşlerim, hayır cephesinde kimler var, cehape var, mehape var, Kandil var, Kandil!”

Allah Allah?

“Yetmez ama evet.”

Maaşallah.

“Genelkurmay başkanı terörist.”

Elhamdüllillah.

“Her kürtaj Uludere’dir.”

Hafazanallah.

“Zana: Bu işi başbakan çözer.”

Evelallah.

“Bi Obama’ya danışıp geleyim.”

Eyvallah.

“Ramazana hürmeten sabrediyoruz, bıçak kemiğe dayandı, kükremiş sel olur, bendimizi çiğner aşarız.”

Alimallah.

“Gazabımız şiddetli ve kahredicidir.”

Maazallah.

“Reaksiyon gösteremedim.”

Hasbinallah.

“Hindistan’da Pakistan’da olur böyle şeyler, tanıtım potansiyeli olan popüler kişi’ye kilim hediye edilmesi, sucuk ikram edilmesi normaldir, lokum bile dağıtılır, halay çekseydi yadırgardık.”

Fesuphanallah.

“Şehitlik nasip işidir.”

İllallah.

*

“Biz, terör örgütüyle hiçbir zaman masaya oturmadık, hiçbir zaman da masaya oturmayacağız, biz buyuz.”

Vallah billah.

“Bunlarla masaya oturduğumuzu söyleyenler, bu alçakça iftirada bulunanlar, müfteridir, şerefsizdir.”

Estağfurullah.

“Evet, görüştük, gene görüşeceğiz.”

Hay Allah!

*

E güzergâhı öğrendiğinize göre…

Beraber yürüyün bu yollarda.

Yallah.

Kaynak : Hürriyet.com.tr 

Beytüşşebap Kaymakamı Beytüşşebap’ı anlatıyor

Yılmaz Özdil

Beytüşşebap’a atandım…

Önce Diyarbakır’a geldim. 

Şırnak’a gidebilmem için Cizre’ye, oradan başka bir araçla Şırnak’a gitmem gerektiğini öğrendim. Karayoluyla gitmekten vazgeçtim. Diyarbakır kolordu’da üç-dört gün helikopter bekledim. Sonunda Sikorsky’yle hareket ettim. 

1.5 saat uçup, tümen’in pistine indim. Valilik binasına gittim. Vali beni kabul etti. Asla normal kaymakam gibi davranmamam gerektiğini, köy ziyaretleri yapmamamı, çünkü, devletin kırsalı tamamen terk ettiğini, il ve ilçe merkezinde tutunulmaya çalışıldığını söyledi. Kısacası, dost bilinen aşiretlerin dışındaki köyler, yollar PKK’nın hâkimiyetine bırakılmıştı. 

Beytüşşebap’a giden helikoptere bindim. 50 dakikalık uçuştan sonra, yüksek dağlarla çevrili askeri birliğe indim. Komutan beni karşıladı, çay kahve ikramından sonra, bugünlerde ilçeye baskın yapılacağını, duyum aldıklarını söyledi. Merak ediyorsam, dürbünle görebileceğimi anlattı. Gerçekten de, baktım, karşımızdaki dağlarda hareketli insan grupları görülüyordu. Komutan da, Vali gibi, ilçe’den kesinlikle ayrılmamamı, köylere gitmememi salık verdi. 

Şırnak’tan gelirken, Besta denilen bölgeyi geçip, 30 kilometre sonra hayli bozuk asfalttan Uludere’ye varılır, asfalt biter, ham toprak yol başlar. Beytüşşebap’a kadar 60 kilometrenin bir tarafı sarp ve dik yamaçlı, öbür tarafı derin uçurumdur. Sürekli mayın döşeniyor. Aslında, bu yolu en az birkaç noktada her gün kesip, kimlik kontrolü yapıyorlar. Bu durum bilindiği için, hiçbir kamu görevlisi karayolunu kullanmıyor. Erzak kamyonları talan ediliyor. 

*

Terör örgütü, korku salmış, halkın nazarında itibar kazanmış… Tanıştığım insanlar, aman kaymakam bey sakın şurdan aşağı inme, şurayı geçeyim deme gibi uyarılarda bulunuyor. Bunların bir kısmı samimi, bir kısmı kamu görevlilerinde korku, yılgınlık yaratmak için söyleniyor. 

Buralarda ticaret yapmak isteyen, örgütten icazet almak zorunda… Vergi adı altında para toplanıyor. Eylemler, vatandaşa bire beş katılarak anlatıyor. Örgütün, istemediği adamı derhal görevden aldıracağına, istediği adamı vali, hatta bakan bile yapabileceğine, psikolojik olarak inandırılıyor. 

İlçede, asaleten atanmış neredeyse bir memur bile yok. Buraya atananların hepsi, ya kurumları tarafından cezalandırılmak maksadıyla gönderilmiş ya da torpilleri olmayan sahipsiz insanlar… Kırgınlık, küskünlük, bezginliklerinden ötürü, yöre halkına verebilecekleri hiçbir şey yok. Bazı kamu görevlileri ise buralara hiç uğramazlar, onlar imtiyazlıdır. 

Geçici köy korucularının mücadeleye büyük katkısı var. Ancak, devlet istemeden de olsa, feodal sistemi, aşiretleri güçlendirdi. Korucular, kendi meslekleri olan hayvancılığı tamamen bırakmış vaziyette… Unvanlarının önündeki ‘geçici’ kelimesinden rahatsız oluyorlar, durumumuz, geleceğimiz belirsiz diyorlar. Korucu yapılanların özenle seçilmesi gerekiyor. 

PKK, küçük çocukları kaçırarak veya ikna ederek, intikam duygusu aşılayan, araziyi avucunun içi gibi bilen kişilerden oluşuyor. Örgüte katılan, çaresiz bırakılıyor, ne aile, ne arkadaş ilişkisi kalıyor, geri dönüş yolları kapatılıyor. Dağdaki ağır şartlarda yıllarca yaşamaktansa, çılgınca emirlere itaat edip, ölümün kurtuluş olduğunun farkındalar. 

Bizimkiler ise sivil yaşamlarında iş veya meslek sahibiyken, zorunlu olarak askere alınan 18-20 yaşındaki gençler… Henüz askere alınmadan önce, televizyondaki şehit haberleriyle psikolojileri sarsılan, üstelik, ailelerinin endişelerini hisseden gencecik delikanlılar. 

PKK, yıllardır aynı noktalarda üsleniyor. Operasyon yapacağımız zaman, birliklerimizde hareketlilik yaşanıyor, korucular toplanıyor. Sağır sultan bile duyuyor! Zirvelerden seyrediyorlar. Bizimkiler hedef bölgeye vardığında, orda kimse kalmıyor. Bizimkiler geri dönüp, daha birliğin kapısından bile girmeden, onlar eski mevzilerine yerleşiyor. 

Bir seferinde, ele geçirilen örgüt mensubunun üstünden çıkan not defterinde okumuştum. Karakolumuz bir ay boyunca, 24 saat izlenmiş, giren çıkan araçların plakası, nöbetçi-devriye saatleri en ince ayrıntılarına kadar yazılmış, ne yaptığımızı, ne yapacağımızı ezbere biliyorlar. 

Halbuki, PKK’nın dağ kadrosu 3 bini geçmez, farz edelim 4 bin olsun, 11 bölgeye dağılmış durumdalar, kabaca her şehre 350 terörist düşer… Bunlara karşı, 22-25 yaşında, 5 bin veya 7 bin kişilik özel birlik oluşturulmalıdır. Gerilla harbi’yle eğitilmelidir. Eşlerine her türlü ekonomik güvence, çocuklarına en üst seviyede eğitim sağlanmalıdır. Operasyon yetkisine sahip, tek bir komutana bağlanmalıdır. Emirlerinde, helikopter, uçak olmalıdır. Her mangada doktor bulunmalıdır. Asla sabit durmayıp, gece gündüz hareket halinde olmalıdır. Ne zaman, nerede oldukları asla bilinmemelidir… 

Av durumundan çıkıp, avcı konumuna geçmelidir. 

Şehit cenazelerinde atılan nutukların, kanları yerde kalmayacak türünden anlamsız lafların, herhangi bi etkisi yok artık… Ne şehit sayısında azalma var, ne atılan nutuklarda! 

Derken… 

Saat 21 sularında, yoğun silah sesleriyle irkildim. Eşimi ve kızımı arka odalardan birine, mermi isabet etmeyecek şekilde yatırdım. Kapım çalındı… Elinde fener tutan polis, ilçeye saldırıldığını, en alt kattaki kalorifer dairesine inmemiz gerektiğini söyledi. Eşim sığınakta bulunanları teskin etmeye çalışırken, şahsıma verilen Kalaşnikof’la dışarı çıktım.

 * 

Lojman duvarında siper almış polislerin yanına gittim. Gecenin karanlığında kimin kime ateş ettiği belli değildi. Ben dahil herkes, bilinçsizce, içgüdüyle hareket ediyordu. Her insan korkar. İnsani duygudur. Ancak, yüreğimde hissettiğim korku değildi, derin bir sızıydı… Taa Çin sınırlarından Avrupa’nın içlerine ilerleyen millet, çapulcu karşısında acze mi düşmüştü? 

*

Evet, Beytüşşebap Kaymakamı’nın sözleri bunlar…

*

Ancak, şu anki Beytüşşebap Kaymakamı’nın değil… 1993-95 arasında Beytüşşebap Kaymakamı olan Mesut Taner Genç’in, 2008’de piyasaya çıkardığı “Ateş Hattında-Beytüşşebap Kaymakamı’nın PKK ile Mücadele Günlüğü” isimli kitabından!

*

Anlatmış kaymakam…

Daha ne anlatayım.

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Ne ördün filan…

Yılmaz Özdil

Demiryolları Almanlarındı.

İngilizler, Fransızlar işletiyordu.
İşletme lisanı, Fransızcaydı.
Meslek, Türklere kapalıydı.
Hatta, imtiyazlar, ödenen paralar kesmemiş, Alman demiryolu mühendisi, ray döşüyoruz ayaklarıyla Zeus sunağını araklamıştı;
memleketi söğüşlüyorlar,
inek gibi sağıyorlardı.

Mustafa Kemal geldi…
Demiryolları millileştirildi.
Milletin oldu.
Vagon fabrikası kuruldu.
Okul kuruldu.
Demiryolcu yetiştirildi.
Tek kuruş borç almadan, bunların yaptığının dört
katı demiryolu yapıldı.

Sonra, bunlar geldi.

Ankara-İstanbul hızlı treni…
Çinliler yapıyor.
Lokomotifler İspanya’dan.
Rayları bile İspanya’dan.
Makinistler desen…
Almanya’da eğitildi.

Konya-Ankara?
Raylar, İtalyan.
Vagonlar, İspanyol.

Marmaray, Japon.
Vagonları, Güney Kore.

Ankara metrosu…
Sistemi, Alman, İtalyan.
Vagonları, Çin’den.

İstanbul metrosu…
Sistemi, Fransız, Alman.
Vagonları, Güney Kore’den.

(Metrobüs, Hollanda’dan.
Deniz otobüsü, Avustralya’dan.
Fatih Sultan Mehmet
Köprüsü’nün asfaltı teee
Trinidad Tobago’dan.
Metro diye market var…
O bile Alman!
Neyse, konuyu dağıtmayalım.)

Ankara-Eskişehir
Aliağa-Menderes
Bandırma-Menemen
Bursa tramvayı, İspanyol.

Balıkesir-Eskişehir, Fransız.
Köseköy-Gebze, İtalyan.
Gebze-Halkalı, İspanyol
Ankara-Sivas, çekik gözlü.
Sivas-Erzincan, İtalyan.

Testleri, Çek Cumhuriyeti’nde yapılıyor iyi mi… Çek Cumhuriyeti müsait değilse, haaadi bakalım Almanya’ya Fransa’ya gönderiliyor; lokomotifleri zaten gemiyle Güney Kore’den geliyor.

Edirne’den Ardahan’a
hızlı tren için Çinlilerle
masaya oturuldu, Çinliler etap etap döşeyelim diyor, hükümetimiz komple boydan boya döşeyin diyor; kondüktör’ün düdüğü Çin’den.

Güzergâhlar üzerindeki…
Koyunlar Macaristan’dan.
İnekler Uruguay’dan.
Tek tesellimiz var…
Trene bakan öküzler yerli!

Kaynak : Hürriyet.com.tr

$ehit

Yılmaz Özdil

Kafamıza çuval geçirdiler…

Teşekkür mahiyetinde, Kuzey Irak’taki Amerikan üssü’nü biz inşa ettik. Erbil Havalimanı’nı biz yaptık. Süleymaniye Havalimanı’nı da… Rahat gidip gelsinler diye, tarifeli uçak koyduk.

*

Şahane kampuslarıyla üniversiteler yaptık. Türkiye’nin güneydoğusu’nda dünyaya geldiysen, bu üniversitelere sınavsız kabul ediyorlar. Yurt ücretsiz.

200’er dolar harçlık veriyorlar.

*

İçişleri Bakanlığı binasını, Kültür Bakanlığı binasını, Merkez Bankası binasını, Kürdistan Başbakanlık Binası’nı biz yaptık. Kuzey Irak’taki Amerikan

Elçiliği binası da bizim eserimiz.

*

Elektriği kim veriyor? E biz tabii… Üstelik, kendi vatandaşımıza kilovatsaatini 20 kuruştan veren hükümetimiz, Kuzey Irak’a 10 kuruştan veriyor. Kullandıkları “ampul” de bizden.

*

İçme suyu şebekesini, kanalizasyonu, arıtma tesislerini, sulama kanallarını, enerji iletim hatlarını, otoyollarını, demiryollarını, köprülerini, tünellerini, viyadüklerini biz yaptık. Plazalar, iş kuleleri, 14’er katlı apartmanlar, bahçeli, havuzlu villalar yapıyoruz.

*

Petrol ve doğalgazı bize satsınlar diye, kendimize, kendi ellerimizle boru döşedik.

*

Sosyal yaşam gelişsin diye, spor salonlarını, alışveriş merkezlerini, sinemalarını, kültür merkezlerini inşa ediyoruz. Çocukları mutlu olsun diye,

sevabına oyun parkları kuruyoruz.

*

Yaralı pkk’lıların tedavi gördüğü hastanelerini biz yaptık. Erbil’deki hastanede çalışan bi Türk doktorun röportajı vardı geçenlerde, “buraları İstanbul’dan güvenli” diyordu.

*

Erbil caddelerindeki okaliptüs ağaçları savaş sırasında kurumuştu, vah vah, derhal devreye girdik, sosyal sorumluluk projesi kapsamında, para almadan, palmiye ağaçları diktik.

*

Türk müteahhitlerle ortak iş tutan peşmerge işadamı Hacı Süleyman’a mikrofon uzattı bizim televizyonlardan biri, “geleceğin Dubai’si olacağız, açılımı destekliyoruz” dedi adam.

*

Çöpçülük de bizim… İnsanın koltukları kabarıyor. Belediye binalarıyla beraber, caddelerin, sokakların temizlik ve çöp toplama işini yapıyoruz, ne kadar gurur duysak azdır yani… Kamu hizmetlerindeki garsonluk ve “uşaklık” işine de talibiz, layık görülmemiz an meselesi.

*

2 bin 500 firmamız, 5 bin mühendisimiz, 100 bin işçimiz harıl harıl çalışıyor…

Ki, güzelleşsin Kuzey Irak.

Mesela, en son 7 yıldızlı bi otel yaptık Süleymaniye’de, ismi Güzellik Şehri!

*

Hal böyleyken…

Evlatlarımızı şehit edenler, elini kolunu sallaya sallaya nereden geliyor?

Oradan.

*

Karakollarımız nasıl?

Barakadan.

*

Bildiğin, briket.

Çatıları, teneke.

Gerek yok rokete…

Mermiyle süzgeç gibi oluyor tavan.

*

Bakın, iddia ediyorum…

Sınırdaki kampları, Kandil’deki mağaraları şöyle insanca yaşanır bi hale getirmek için ihaleye çıksın Murat Karayılan…

İşi Türkiye kapmazsa, yüzüme tükürün.

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Hava’dis

Yılmaz Özdil

Denizaltılar vurdu sanıyorduk.

İçişleri Bakanımız açıkladı…

“Hava Kuvvetleri vurdu.”

*

Bunlarda her hava’dis böyle.

Dolar gevşeyince…

Hükümetimiz sayesinde.

Dolar roketleyince…

Yunanistan yüzünden.

Bi kuruş ucuzlayınca…

Hükümetimiz sayesinde.

Dünyanın en pahalı benzini…

İran yüzünden.

Boru döşenirken…

Hükümetimiz sayesinde.

Doğalgaz’ık faturaları…

Rusya yüzünden.

İhracat artınca…

Hükümetimiz sayesinde.

İthalat patlayınca…

Çin yüzünden.

*

Dersim’i bombalayan…

Devlet değil, CHP.

PKK’yla masaya oturan…

AKP değil, devlet.

*

Hızlı tren yürüyünce…

Hükümetimiz sayesinde.

Hızlı tren devrilince…

Makinist yüzünden.

Uçaklar uçunca…

Hükümetimiz sayesinde.

Uçaklar çakılınca…

Pilotlar yüzünden.

Kol bacak nakli…

Hükümetimiz sayesinde.

Nakiller rahmetli…

Doktorlar yüzünden.

Süt dağıtılınca…

Hükümetimiz sayesinde.

Süt bozuk çıkınca…

Psikolojisi bozuk çocuklar yüzünden.

*

Kandil vurulunca…

Hükümetimiz sayesinde.

Uludere vurulunca…

Hava Kuvvetleri yüzünden.

*

İstifa eden Hava Kuvvetleri Komutanı için, önemli değil deyip, Hava Kuvvetleri Komutanı olması gereken orgeneral’i hapse tıkıp, terfide birinci ve ikinci sırada bulunan korgeneralleri tutuklatıp, Hava Kuvvetleri’nde orgeneral kalmadığı için, mutlaka orgeneral rütbesine yükselmesi beklenen iki korgeneral’i yerinde saydırtıp…

23 senedir, tekrar yazayım, 23 senedir muharip görev almayan, normalde beş sene yeterliyken, tuğgeneral olmak için bile dokuz sene bekletilen, filo komutanlığı verilmeyen, 10 senedir Hava Kuvvetleri Karargâhı’nda bulunmayan, kariyeri ulaştırma ve lojistikten ibaret olan, emekliye ayrılmasına kesin gözüyle bakılan korgeneral’i, apar topar orgeneral yapıp, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na oturtan kim?

Ben heralde!

Kaynak : Cumhuriyet Haber Portalı

The film

Yılmaz Özdil

Ilık bi bahar akşamı.

Ankara’daki ABD Elçiliği’nin bahçesindeki koltuklarda seçkin misafirler oturuyor, Celal Bayar, Adnan Menderes, bakanlar, ellerinde kadehler, ışıklar kapatılmış, film seyrediyorlar.

*

Başrolde…
Cumhurbaşkanımız.

*

Eisenhower çağırmış, Celal Bayar da, İngiltere’den yola çıkan Mauritania gemisine binerek, anca dört günde ABD’ye varmıştı. Ike lakabıyla tanınan general başkan, Beyaz Saray’da yemek yedirmiş, “Türk milletinin istikbalini alakayla takip etmemiz gerekiyor” demiş, sonra da, “benim işim var, sen biraz dolaş” diyerek, altına özel uçağını vermiş, New York, San Francisco, Chicago, Los Angeles, Las Vegas, bir ay… 24 eyaleti gezdirmişti. Yüce Türk basını “Reisicumhurumuz el üstünde tutuldu, baştacı yapıldı” diye yazmış, reisicumhurumuz İstanbul ve Ankara’da davul zurnalarla karşılanmıştı. ABD’nin o zamanki Ankara Elçisi Avra Warren, bu seyahati siyah-beyaz kaydetmiş, bahçeye sinema perdesi kurmuş, alayını toplamış, ışıkları kapatmıştı.

*

“The film” böyle başladı.

*

Çok sürükleyiciydi. NATO’ya girmiştik. İadei ziyaret itibariyle, coniler de bize girmişti.

*

Türk milletinin istikbalini kalkındırmaya, inşa etmeye, İzmir’den başladılar. TOKİ apartmanı yapar gibi, betonarme, iskeleler diktiler. Ahali merak etti. Bunlar ne? “Salça fabrikası kurucaz, domates kurutucaz” dediler. Ahali sevindi. 18 metre boyunda, boru gibi bi şeyler getirip, iskelelere oturttular. Ahali gene merak etti. Bunlar ne?

“Minare” dediler!

*

Evet, minare dediler. Ahali gene sevindi. Gel gör ki, bekle bekle, ezan okunmuyor, kapıda kurt köpekli nöbetçiler var. “E hani minareydi?” deyince… “Bunlar İbrahim” cevabını aldılar! IRBM yazıyordu kısaca, intermediate range ballistic missile, orta menzilli balistik füze… Üstüne Türk bayrağı yapıştırdılar, IRBM canım, Ege şivesiyle irbaam, bildiğin İbrahim yani diye kakaladılar.

*

Ahaliye “minare” derken… Asker-sivil iki bin vatandaşımızı NASA’nın Cape Canaveral uzay üssüne götürüp, eğittiler, İbrahim’le deneme atışı yaptırdılar. Bizimkiler gayet güzel fırlattı. “Aferin” dediler. Bizimkiler sevindi. Minare’yi döşeyen, kılıfına uydurmuştu halbuki… “Sizdeki İbrahim’lerin komutasını size vericez ama, fırlatma butonu bizde durcak” dediler.

*

Azzz sonra… Bizimkiler minare’lere iyi bakıyor mu bakmıyor diye, ABD senato heyeti geldi bakmaya… Ahali sevindi. Çünkü, yalaka basınımız “ticari yardım için geldiler, zengin olucaz” diye yazmıştı. Amerikalılar bi baktı ki, rezalet… Bizim ahalinin trafik levhası, çöp bidonu, elektrik direklerindeki fincan gibi hedeflere ateş etme alışkanlığı olduğunu unutmuşlardı. Hıyarın biri, Hiroşima’ya atılanın 100 katı tahrip gücüne sahip İbrahim’e mermi sıkmıştı iyi mi!
Motora isabet etmiş, güç bataryası patlamış, kontrol paneli devre dışı kalmıştı. Tel örgülerin çapını genişlettiler, Amerikalı askerleri geri çekip, Türk askerlerini nöbete diktiler. Ahali baktı ki, minare’leri Mehmetçik koruyor, gene sevindi, müsterih oldu.

*

“Minareler süngü, kubbeler miğfer” kapsamında, minare’leri anladık da…

Miğfer nerde?

*

Kürecik’teydi… Kubbe şeklinde!

*

Aslında, bırak ahaliyi, yüce basınımızın bile haberi yoktu. Deniz Gezmiş’in yol arkadaşı Sinan Cemgil, Nurhak dağlarına tırmanıp, kubbe’yi basmaya kalkınca, yüce basınımızın haberi oldu. İzmir’e minare diken arkadaşlar, Malatya’ya da kubbe oturtmuştu. Sıkı sıkıya tembihlemişler… “Öküz”ün trene baktığı gibi değil, gözümüz gibi bakmamız için bize emanet etmişlerdi. O yüzden… “İnekli” köyünün muhtarı ihbar etti. Kubbe’yi basmaya gidenler çembere alındı. “Etmeyin, biz bu yurdun çocuklarıyız” dediler, candarmaya… Nafile. Katledildiler. Kubbe kurtulmuştu. Şükürler olsun. Ahali sevindi.

*

Gavur İzmir’i dindar gençlik haline getirmek için, İzmir’e minare dikmeleri normal de… Küçücük fıçıcık içi dolu Kürecik’e kubbe oturtmanın âlemi neydi birader? Sanki memlekette yer kalmamış gibi, Kürecik’e sıkışacaklarına, şöööle ferah ferah Küre Dağları’na oturtsalar daha iyi diil miydi?

*

Diildi.
Sayın ahalimiz bugün bile hâlâ haritadaki yerini gösteremez ama… “Türk istikbalini alakayla takip eden” arkadaşlara göre, ideal noktaydı. Görüş alanı eşsizdi. O gün kondurup, bugün modernize ettikleri kubbe, 2 bin 300 kilometrelik hassas menzile sahip, 5 bin kilometreye kadar yolu var. Kubbe’deki AN/TPY radar, ki, ahalimiz isterse “Ankara/tipi” radar olarak okuyabilir… Son testte, 4 bin küsur kilometre uzakta havaya fırlatılan tenis topunu takip edebildi. Elbette uzaydan da görebiliyorlar ama, füzenin rotasını buradan takip etmek, çok daha güvenli… 5 saniye kazandırıyor.O saniyeler, muhtemel savaşta her şey demek.

*

Ve…
Gene ılık bi bahar akşamı.

*

Tıpkı “İbrahim” gibi… “Hüseyin” diye Müslüman zannettiğimiz Obama, Chicago’ya çağırdığı Cumhurbaşkanımıza “sizdeki kubbe’nin komutasını size vericez ama, butonu bizde durcak” dedi. Daha önce “masaya yumruğumuzu vurduk, buton bizim elimizde” diyen yüce Türk basını “yaşasın, her istediğimizi kabul ettirdik, buton bizde değil” diye yazdı. Ahali sevindi.

*

Başroldeki Cumhurbaşkanımız, The Film’in heyecanlı sahnelerini çekmek… Epıl, gugıl, tivitır ve feysbuk dekorlarında gezmek üzere, San Francisco’ya geçti. Dönüşte, davul zurnayla karşılanması ve ABD Elçisi Francis’in bahçesine kurulacak sinema perdesinde vizyona girmesi bekleniyor.

To be continued…

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Tebrik ederim paşarılar dilerim

Yılmaz Özdil

Rezil

Ahlaksız
Vatan haini
Kalleş
Tecavüzcü
Salak
Pespaye
Kepaze

* * *

Tiksiniyorum.

* * *

İğrenç, katil, cani, suç şebekesi, ahmak, kafatasçı, namussuz, millet düşmanı, vicdansız, zalim, lekeli, utanmaz, ikiyüzlü, onursuz, çürümüş, sefil, palavracı, köle tüccarı, çarpık, yamuk, sakat, kanunsuz, zihinleri travmatik, lanetli, haddini bilmez, terbiyesiz, din sömürücüsü, beyinsiz, korkak, yüreksiz, kendilerini padişah sanıyorlar, mezhep kışkırtıcısı, iftiracı, komik, kaypak, kirli dolaplar çeviren kafa, pişkin, suratsız, suçlu, bunlar orada oturduğu sürece rahat uyuyamayız, sahtekar, mafya, çete, kirli tertip, şaşı, kör, bombadan tehlikeli, gırtlağına kadar çamura batmış tipler,
iyi ki bunlarla savaşa girmemişiz.

* * *

Dinsiz.

* * *

Kalender Orduevi’nin bahçesinde yemek yiyenleri izledim. Çok tuhaftı. Hepsinin yüzünde sert, snob, hizaya sokmaya hazır ifade vardı. Kaş kavisleri, dudak çizgileri, hep o üstten, ayrıcalıklı, kıymeti, kudreti, kerameti kendinden menkul hali vurguluyordu. Sanki vazife başındaydılar, hazıroldaydılar. Hemen diplerinden denize atlayan gençlerden de, kaldırımda sevgilisiyle el ele yürüyen pardösülü kızdan da tiksiniyorlardı herhalde… Olsa bir sopa ellerinde, hepsini nasıl da hizaya sokarlardı. O ifadeler, masum değil. Orduevi misafirleri, akrabası bulunanlar bile yukarda görüyor kendini bizden ha? Vay be!

* * *

Utanılan meslek.

* * *

Türkiye bağırsaklarını temizliyor, Onuncu Yıl Marşı’ndan nefret ediyorum, Patagonya ordusunun zavallı generalleri, Yunan ordusu gibi, Sırp katillerinden farksız, Allah’ın evini bombalayacaklar, millete ateş açacaklar, lağvedilsin, muz cumhuriyeti paşası.

* * *

Yazdılar…
Paşa rahatsız olmadı.

* * *

Türk basınının onuru, değerli büyüğüm Bekir Coşkun’dan rahatsız oldu paşa.
Tahrik oldu.

* * *

NOT:
İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde eğitildi. Rottweiller cinsiydi. 150 testten geçti, narkotikte uzmanlaştı, 20 haftalık
kursu birincilikle bitirdi, polis teşkilatına katıldı. Gümrüklerde görev yaptı, Diyarbakır’da en tecrübeli polisler bile şüphelenmezken, bulaşık makinesi içine zulalanan kokaini yakalayarak efsaneleşti, Adana’da 75 kilo eroini enseledi.
Geçen ay…
Samsun’da Türk Polis Teşkilatı’nın 167’nci kuruluş yıldönümü vesilesiyle, zihinsel engelli çocuklarımız için gösteri yapıldı, en büyük alkışı o aldı. Adı ne? Paşa.

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Sayfa 1 → 91234567Son Sayfa »

En Son Eklenen İçerik Başlıkları

İçeriğin Konusu : Vicdani Ret

Söz uçar yazı kalır..

Anayasa yapım sürecinin yol emniyeti yok!

Tarihe Göre Takvimden ARA

Nisan 2014
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Ara    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Bahis Severlere Müjde…..

Çevrimiçi Ziyaretçiler

Rastgele İçerik