Haddini bil!


T24 Yazarı
Mehmet Y. Yılmaz

Müjdat Gezen, Cumhurbaşkanı’na “Haddini bil” dediği için, polis refakatinde savcılığa götürüldü ve mahkeme tarafından ‘yurt dışına çıkma yasağı ve haftada bir kez karakolda imza atması koşuluyla’ serbest bırakıldı.
Bu bizim hukukumuzda tutuklamanın alternatifi olan bir uygulama. Daha iddianame yazılacak ve yargılama yapılacak.
Demek ki Gezen’in “Haddini bil” demesi savcılarımıza göre bir hakaret ifadesi.
Bence hakaret sayılmaz.
Bu deyimi cümle içinde kullanırsak, daha iyi anlaşılabilir diye düşündüm.
Ama tembel bir tabiata sahip olduğum için cümleleri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarından aldım. Şimdi kim uğraşacak, yeni cümleler kurmak için, hazır en yetkili ağız tarafından kurulmuşları varken?
Buyurun, birlikte okuyalım ve savcılarımız da karar versin: Birisine “Haddini bil” demek hakaret sayılmalı mı, sayılmamalı mı?

Erdoğan’dan Fatih Portakal’a (17 Aralık 2018): “Birileri çıkmış portakal mıdır mandalina mıdır sokağa çağırıyor. Haddini bil. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni.”

Erdoğan’dan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na (15 Mayıs 2016): “Haddini bil, haddini ben halkımdan besleniyorum. Kandan beslenen birileri varsa 1960’da rahmetli Menderes ve arkadaşlarının idamına zemin hazırlayan CHP zihniyetidir.”

Erdoğan’dan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye (27 Mayıs 2015): “Cumhurbaşkanlığı makamındaki zırhlı Mercedeslerden bir tanesini ben Diyanet İşleri Başkanlığına tahsis edeceğim, dedim. Bu makama tahsis ettik. Şimdi çıkmış Bahçeli ne diyor, ‘Ya istifa et ya bu arabayı iade et?’ Sen kimsin?”

Erdoğan’dan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (18 Nisan 2017): “Haddini bil!”

Erdoğan’dan, Muharrem İnce’ye (Haziran 2018): Bay Muharrem bak yolsuzluktan falan bahsediyorsun haddini bil. Sen bizi yaptığımız yatırımlara kör müsün, görmüyor musun bu yatırımları. Adam tam kör. Adam soygundan bahsediyor. Haddini bil.”

Erdoğan’dan Federal Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel’e (19 Ağustos 2017): “Sen kimsin ki Türkiye Cumhurbaşkanı’na konuşuyorsun? Sen Türkiye’nin Dışişleri Bakanı ile konuş. Haddini bil!”

Erdoğan’dan, CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt’a (4 Nisan 2017): “Bu adama terbiyesiz demeyeceksiniz de kime diyeceksiniz. Seni bir daha Samsun’a, Sivas’a, Amasya’ya sokmazlar. Sen kimsin be ahlaksız. Haddini bil. Kendini bil. Ceddini bil. Neslini bil. Ama bunlarda haya yok ki. Bizde edep denen bir şey var. Edeb yahu derler.”

Erdoğan’dan HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a (23 Mart 2015): “Çözüm süreci benim sorumluluğumda başlamış süreçtir. Bundan sonraki süreçte söz söylemek de hakkım ve vazifem. Birileri ‘tek adamsın diyor, yanında kimse yok’. Bunlar çok zavallı. Ben cumhurun başkanıyım. Büyüklerimizin güzel lafı var. Kendini bil, haddini bil, neslini bil.”

Erdoğan’dan gazeteci Amberin Zaman’a (7 Ağustos 2014): “Kılıçdaroğlu önceki gün bir televizyona çıkmış, AKP kitlesinin sorgulama yeteneği yok diyor. Orada da gazeteci kılıklı bir militan çıkmış. Edepsiz bir kadın. ‘Müslüman ülkede bunu beklemek zor değil mi’ diyor. Haddini bil haddini. Haddini bil, eline vermişler bir kalem, gazete köşesinde yazıyorsun.”

Erdoğan’dan YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’na (13 Ocak 2014): “Bir taraftan hukukçuyum diyeceksin bir taraftan orada konuşma yapmak isteyeceksin. Sen kimsin? Bir defa haddini bil. Senin konuşma yapacağın yer, başka yer.”

Erdoğan’dan 35. Muhtarlar toplantısında Bahçelievler Kaymakamı’na (19 Ocak 2017): “Haddini bil kaymakam. Yoksa gereği yapılır.”

Erdoğan’dan TÜSİAD Başkanı Candan Symes’e (11 Nisan 2015): “Bunlar haddini bilmiyor, çünkü bunlarda insaf yok. Sermayeleri bu dönemde 5’e katlandı. Onun şımarıklığı içinde bunları yapıyorlar.”

Erdoğan’dan, Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir’e (27 Mayıs 2014): “Nerede milletvekili olursan ol önce haddini bileceksin. Sen yaptığın açıklamalarla Türkiye’nin Başbakanının oraya gitmesinin doğru olmayacağını söylüyorsun. Buna senin gücün yetmez önce haddini bil.”

Erdoğan’dan Standart ve Poors’a (5 Mayıs 2018): “S&P diye bakıyorsunuz bir kredi derecelendirme kuruluşu siyasi kararlar alıp bizim gerilediğimizi söylüyor. Haddini bil haddini. Türkiye nerede siz nerede? Zaten biz bunları dehledik, artık onlara üyeliğimiz filan da yok ama buna rağmen bunlar rahat durmuyor.”

Erdoğan’dan Guardian gazetesine (6 Haziran 2015): “Sen kimsin ya, terbiyesiz, haddini bil.”

Erdoğan’dan New York Times gazetesine (26 Mayıs 2015): “Sen haddini bil ne zamandan beri ABD’den Türkiye’ye el uzatmaya başladın. Artık eski Türkiye yok artık yeni Türkiye var.”

***

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” bu değilse, nedir?

Osmanlı Ocakları isimli bir dernek, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hedef gösterdiği Fatih Portakal’ı protesto etmek için, televizyon binasının önünde bir gösteri düzenledi.
Derneğin Kurucu Genel Başkanı Kadir Canpolat, gösteride şunu söyledi:

“Portakal seni kınıyoruz. Ülkemizi her fırsatta karıştıranlar bilmelidirler ki evinde en az yüzde 52 dişlerini sıkarak bekleyenler var.”

Şimdi bu bey ne demek istiyor, açık değil mi?
Halkın yüzde 52’si ‘evinde dişini sıkarak bekliyor’, tepelerinin tası atarsa sokağa çıkıp, muhalif avına girişecekler!
Peki bu durumda evinde ‘dişini sıkmakta ve beklemekte olan yüzde 48’in’ eli armut mu toplayacak?
Bu adamlar ne yapmak, ne demek istiyorlar?
Türkiye’de bir iç karışıklık mı çıkarmak istiyorlar?
Yine Amerika’dan işaret geldi de Türkiye’yi 12 Eylül öncesindeki günlere mi döndürmek istiyorlar?
Savcı, Metin Akpınar’ın söylediği bir cümleden bile ‘Halkı TC hükümetine karşı silahlı isyana teşvik suçu’ icat etti.
Bu adamın sözleri ‘halkı kin ve düşmanlığa tahrik’ değilse nedir?
Savcı beyler uyuyor mu?

Kaynak : http://t24.com.tr/

“Erdoğan’ın kandırıldığı falan yok, Fethullah Gülen ile uzlaşmaya çalıştı”

“Fetullahçı çetenin, günün birinde yönetime talip olabileceğini biliyordu”

Hürriyet yazarı Mehmet Yakup Yılmaz, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ın “Bu hain örgütün gerçek yüzünü çok daha önceden ortaya dökememiş olmanın üzüntüsü içerisindeyim. Bundan dolayı hem Rabbimize hem de milletimize verecek hesabımız olduğunu biliyorum. Rabbim de milletim de bizi affetsin” ifadesiyle ilgili olarak “Cumhurbaşkanı, Fetullahçılar tarafından kandırıldığını söylüyor ama aslında ortada bir kandırılma filan da yoktu” dedi.

Neden aslında çok açık: Erdoğan, son ana kadar Fetullah Gülen ile bir uzlaşma arayışı içinde oldu” diyen Yılmaz, “Fetullahçı çetenin devleti işgal ettiğini, günün birinde bu gücü kullanarak yönetime de talip olabileceğini biliyordu. Ama o hukuki yollarla bu çeteyle savaşmak yerine önce uzlaşma olanaklarını aradı” ifadesini kullandı.

Mehmet Y.Yılmaz

Mehmet Yakup Yılmaz’ın “Ankara’da da yargıçlar varmış!”başlığıyla yayımlanan (31 Mart 2017) yazısı şöyle:

Anayasa Mahkemesi, bir bireysel başvuru üzerine çok önemli bir karar verdi.

Karar, üzerinde çok tartıştığımız ve olmamasından yakındığımız basın özgürlüğü ile ilgili.

Mahkeme kararında şöyle deniliyor:

“Bir basın suçundan dolayı hapis cezası verilmesinin, gazetecinin ifade ve basın özgürlüğüyle bağdaşmayacağı açıktır.”

Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) verdiği bu karar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) daha önce benzer davalarda verdiği kararla uyumlu.
AİHM, birçok kararında “ceza tehdidinin varlığının bile basın özgürlüğünü engellediğini” söylüyordu.

Normal olarak gazetecilerin, yazdıkları, çizdikleriyle ilgili olarak savcılığa ifade için bile çağrılması, bir tür ceza tehdidi olarak kabul edilmeli.

Nitekim AYM kararında, hükmün açıklanmasının geriye bıraktırılmasının da bir cezalandırılma endişesi yaratarak basın özgürlüğünü engelleyeceğini söylüyor.

AYM kararından sonra bireysel başvuruyu yapan gazeteci Orhan Pala ile ilgili dava yeniden görülecek.

Normal olarak mahkemenin, AYM kararına uyması gerekiyor ama dediğim gibi “normal olarak”!

Bu ülkede mahkemelerin ve savcıların bugüne kadar defalarca AİHM ve AYM kararlarına aykırı hareket ettiklerini çok gördük.

Onun için “Uygulamayı da görelim” diyorum.

Uygulamayı görmek için de çok beklemeyeceğiz, Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu’nun açıklamasına göre 150 gazeteci tutuklu olarak hapishanelerde bulunuyor.

Çoğu hakkında iddianame bile yazılmamış durumda, tutukluluğu bir ceza olarak çekiyorlar.

İddianamelerin neden yazılmadığı da herkesin bildiği bir “sır”!

Çünkü bu gazetecilerin ezici çoğunluğu terörist diye tutuklandı ve savcılar onların bir terör örgütüyle ilişkilerini kanıtlayacak delil bulamıyorlar.

Delil bulunamadığı için de tutukluluk cezaya dönüşmüş bulunuyor.

Sonunda beraat edecekleri bir suçlamayla hapiste tutuluyorlar.

Pensilvanya yolcuları

Ankara’da görülen “FETÖ çatı davasında” gazeteci Fehmi Koru da tanık olarak ifade verdi.

Ve ifadesinde MİT Müsteşarı’nın iki kez, Ahmet Davutoğlu’nun da eşiyle birlikte Pensilvanya’ya, Fetullah Gülen ile görüşmeye gittiğini söyledi.

Bunlar zaten sır değil.

Soru, Fetullah Gülen’in ayağına kadar hangi amaçla gittikleriyle ilgili.

Neden gittiklerini hiç açıklamadılar ama tahmin etmek de zor değil.

Hem MİT Müsteşarı’nı hem de zamanın Dışişleri Bakanı’nı oraya yollayan kişi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan başkası değil.

Hatta zamanın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, kendisinden izin almadan Pensilvanya’ya gittiği için Dışişleri Bakanı’na kızdığını da biliyoruz.

Erdoğan, devletin bu iki önemli görevlisini neden Fetullah Gülen’in ayağına gönderdi?

Neden aslında çok açık: Erdoğan, son ana kadar Fetullah Gülen ile bir uzlaşma arayışı içinde oldu.

Fetullahçı çetenin devleti işgal ettiğini, günün birinde bu gücü kullanarak yönetime de talip olabileceğini biliyordu.

Ama o hukuki yollarla bu çeteyle savaşmak yerine önce uzlaşma olanaklarını aradı.

Eğer Fetullah Gülen, kendi gücüne bu kadar güvenmiyor olsaydı, uzlaşıp eski günlerindeki gibi ülkeyi el ele yönetiyor olacaklardı.

Cumhurbaşkanı, Fetullahçılar tarafından kandırıldığını söylüyor ama aslında ortada bir kandırılma filan da yoktu.

Kandırılmadı, çünkü Gülencilerin ülkedeki muhalefeti yok etmeyi amaçladıklarını biliyordu.

Ergenekon ve Balyoz davalarında döndürülen “hukuki dolapları” bilmiyor olması mümkün değildi, çünkü zamanın savcılarıyla, polis şefleriyle işin her aşamasında temas halindeydi.

Ve şimdi bir tek adam yönetimi kurmaya talip.

Tek adam olarak ülkeyi yönetmeye başlarsa, yine birileri tarafından kandırılmayacağının garantisi nedir?

Darbelerden sonra da böyleydi

İzmir kantini işleten taşeron şirket tarafından işten çıkarıldı.

İşten çıkarılmalarının nedeni, bir “hayır” afişinin önünde çektirdikleri fotoğrafı sosyal medyada paylaşmış olmaları.

MHP’den muhalif olduğu için ihraç edilen Isparta Milletvekili Nuri Okutan ile Meral Akşener’in Isparta’da düzenleyeceği miting de Merkez İlçe Seçim Kurulu tarafından yasaklandı.

Neden yasaklandığını biliyoruz, MHP’den ihraç edilen iki siyasetçi, referandumda hayır denilmesi için kampanya yürütüyor.

Öte yandan “evet” kampanyası ise önemli bölümü devlet bütçesinden karşılanmak üzere tam gaz devam ediyor.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanlar, devletin araç-gereçleriyle, halktan toplanan vergileri kullanmakta tereddüt göstermiyorlar.

Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların düzenledikleri mitinglere okullar tatil edilerek öğrenciler, mesaiye ara verilerek devlet memurları götürülüyor.

Son derece eşitsiz bir kampanya yürütülüyor ve seçimlerin “adil ve eşit şekilde” yürütülmesinden sorumlu Seçim Kurulu bile bu eşitsizliğe çanak tutuyor.

Anayasası böyle değiştirilen bir ülkeye “demokratik” diyebilir miyiz?

Böyle eşit olmayan şartlarda yapılan anayasa referandumlarını askeri darbelerden sonra görmüştük.

Bir de şimdi tanık oluyoruz.

Kaynakhttp://t24.com.tr/

Sorumsuz başkanlık sistemi

Mehmet Y.YILMAZ

Mehmet Y.YILMAZ

“ORDUNUN yeniden yapılandırılması kapsamında Genelkurmay Başkanı’nın doğrudan Cumhurbaşkanı’na bağlanacağından söz ediliyor.” 

Aynı şekilde Milli İstihbarat Teşkilatı sadece dış istihbaratı yürütmek üzere Cumhurbaşkanı’na bağlanacakmış.,

Diyanet İşleri Başkanı da “Hani bana, hani bana” diyor, o da Genelkurmay ile birlikte Cumhurbaşkanı’na bağlanmak istiyor.

Belli ki Başbakan’ın “düşük profilli” olması Başkan’ın hoşuna gitmemiş, ille de “yüksek profilli” bir amir istiyor.

İktidar partisinde, Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir isteğinin tartışılmaksızın emir kabul edildiği bir gerçek.

Belli ki bu talepler Cumhurbaşkanı’ndan geliyor, ama kimse ona üzerine yemin ettiği Anayasa’yı hatırlatma cesaretini kendisinde bulamıyor.

Recep Tayyip Erdoğan’ın seçilmesine olanak veren ve uyacağına yemin ettiği Anayasa, cumhurbaşkanlarının “sorumsuz” olduğunu yazıyor.

Cumhurbaşkanı’nın kendi başına yapacağı işlemler dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili Bakan tarafından da imzalanıyor ki kimin sorumlu tutulacağını bilelim.

Cumhurbaşkanı, sadece “vatana ihanet” suçuyla yargılanabilir.

Aldığı kararlar, attığı imzalar yargı denetiminin dışındadır.

Ve şimdi böyle bir Anayasa’nın çizdiği bir iktidar alanının içine Genelkurmay Başkanı’nı, MİT Müsteşarı’nı da sokmak istiyorsunuz.

Hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacak bir otoriteye, hem orduyu, hem istihbaratı bağlamak ne demek?

Bu iki makam da “icracı” makamdır ve icranın başı ve sorumlusu da Başbakan’dan başkası değildir.

Belli ki Anayasa’yı değiştirmeden, darbe girişimini fırsat bilip başkanlık sistemine geçiş gibi bir heves var.

Darbeciler, “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ortadan kaldırmak ve hükümeti görevini yapmaktan alıkoymak” suçundan yargılanacaklar.

Mahkemeye çıktıklarında “Ne Anayasa’sı hâkim bey, o askıya alınmamış mıydı? Ne hükümeti hâkim bey, onun görevini zaten sorumsuz Cumhurbaşkanı üzerine almamış mıydı” diye savunma yaparlarsa savcı beyler ne yanıt bulacaklar? Gerçekten merak ediyorum.

DOSYAYI KİM UYUTTU?

ANKARA 1. İdare Mahkemesi, 2010 yılında yapılan KPSS’nin “genel yetenek ve genel kültür” bölümünü iptal etti. Bu sınavın iptal edilmesinin nedeni, soruların çalındığının anlaşılmış olması.

Hatırlarsınız aynı sınavın “eğitim bilimleri” kısmı da sorular çalındığı için daha önce iptal edilmişti.

İptal edilen bu son sınav nedeniyle 80 bine yakın memurun memuriyetten atılması söz konusu olabilecek. Bunların ne kadarı Fetullahçı çetenin soruların yanıtlarını verdiği adamlarıydı, kaçı sınavı gerçekten kazandı, belki de hiç öğrenemeyeceğiz.

Hatırlarsınız, bu sınav ile ilgili olarak üç yıl boyunca her pazartesi günü aynı soruyu sordum: KPSS sorularını çalanlar kimdi?

Kimse yanıt vermedi. Soruları çalanların “nefesi kuvvetli bir hocanın adamları olduğunu” yazdım, çıt çıkmadı.

Oysa olayın açığa çıktığı ve soruların çalındığının anlaşıldığı gün, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, MİT Müsteşarı’nı ve Emniyet Genel Müdürü’nü makamına çağırmış ve “Soruları çalanları yakalayın, dosyayı da önce bana getirin” talimatı vermişti.

O vakit bu köşede, Başbakan’ın bu isteğinin garipliğine dikkat çekmiş ve “Savcıya gitmesi gereken dosya, niye Başbakan’a gidiyor” diye de sormuştum.

O zamanın MİT Müsteşarı hâlâ görevde. Emniyet Genel Müdürü de AKP’den milletvekili yapıldı.

Ama o dosya, Fetullahçılar ile iktidar arasında kavga çıkana kadar bir türlü ortaya çıkmadı, çıkarılamadı.

Ve şimdi aradan yıllar geçtikten sonra sorular çalındı diye sınav iptal ediliyor, suçluların yanında suçsuz insanların da geleceği tehlikeye giriyor.

Şimdi şu soruya yanıt arıyorum, ama asla yanıtlanmayacağını da biliyorum: MİT ve Emniyet’in o günkü araştırmasından ne sonuç çıkmıştı?

Onlar mı beceriksizdi, dosyayı eline alan mı suçu örtbas etti?

ÖLENLERİN RUHLARINDAN UTANIN

– PAPA Françesko, Türkiye’deki darbe girişimiyle ilgili açıklama yapmadığı kendisine hatırlatılınca şöyle demiş:

“Şimdiye kadar bununla ilgili konuşmadım çünkü aldığım bilgilere göre orada halen ne olduğundan emin değilim. Durum üzerine çalışmaktayım ve olanlar halen net değil”.

Papa hangi dünyada yaşıyor, merak ettim. Gözünü açıp okusun:

1– Devletin ve ordunun içine yıllar içinde yerleşmiş bir çete, tasfiye edilmek üzere olduğunu anlayınca darbe yapmaya kalkıştı.

2– Darbe girişimi, Cumhurbaşkanı’nın “Sokağa çıkın, direnin” çağrısıyla sokaklara çıkan, meydanları dolduran halkın canı pahasına verdiği mücadele ile bastırılabildi.

3– Darbe girişimi bastırılmamış olsaydı, bugün Türkiye çok kanlı bir sürece girmiş olacaktı.

4– Batılı politikacıların, hangi hesaplarla bu işi hafife aldığını yakında öğreniriz. Ama halkın kurşunlandığı, insanların tanklarla ezildiği bir olayı hâlâ anlayamayan bir “dini lider” gerçekten samimi olabilir mi?

Kaynak : Mehmet Y.YILMAZ – http://sosyal.hurriyet.com.tr/

Pişkinlik, gerçeği değiştirmiyor

Mehmet Y.Yılmaz

ADALET Bakanı Sadullah Ergin, hapisteki gazeteciler için şöyle konuştu: “Silahla soygun yapıp, adam öldürenleri ne olur Türkiye’nin önüne gazeteci olarak getirmeyin.”

Bakan Ergin, Uluslararası Gazeteciler Komitesi’nin Türkiye’de 49 tutuklu gazeteci bulunduğuna ilişkin açıklamasını da şöyle değerlendirdi:

Ekimde 76 demişlerdi, 49’a indirdiler. Ben buradan ilan ediyorum, bu liste de inecektir. Bu liste içinde banka soyan, adam öldüren, gasp yapanlar da var.

Üzülerek söylemem gerekiyor ki Bakan Bey demagoji yapıyor. 

Söz oyunlarının arkasına gizlenerek gerçeği tahrif ediyor, konuyla ilgili bilgileri az ya da hiç olmayan insanları kandırıyor.

Söz konusu kuruluş ekim ayında yayınladığı raporda Türkiye’de hapishanelerde 76 gazeteci bulunduğunu, bunlardan 61’inin gazetecilik faaliyeti nedeniyle tutuklu olduğunu açıklamıştı. Bu süre içinde 16 gazeteci serbest bırakıldı. Arada tutuklananlar, bırakılanlar olduğu anlaşılıyor ki sayı 49’a inmiş. Sonuç değişmiyor:

Türkiye, hapishanelerdeki 49 tutuklu gazeteciyle dünya fikir özgürlükleri utanç liginde şampiyon!

Öte yandan şunu da biliyoruz ki bu insanlar, polisin ve savcıların marifetleri nedeniyle “terörizm” suçundan yargılanıyorlar.

Bir pankart açanın bile “terör örgütü üyesi olmasa bile terör örgütünün amaçları doğrultusunda faaliyet göstermekten” mahkûm olabildiği bir ülkede, en kolay şey bir fikri savunanların üzerine bu suçu atmak. Evet, bu insanların bir bölümü, herkesin bildiği, okuduğu gazetelerde yazmıyorlardı.

Evet, bu insanların yazdığı dergiler ve gazeteler Türkiye’de çoğunluğun benimsemediği fikirleri savunuyorlar.

Evet, bazı terör örgütlerinin bu yayınlar ile gizli–açık ilişkisi de var.

Ama sonuç değişmiyor: Bir demokraside hiç beğenmediğimiz fikirleri savunanların bile söz söyleme, fikir açıklama hürriyetleri vardır. Bu olmazsa olmaz bir

gereklilik. Elinde silahla sokağa çıkmadığı, terör eylemlerinde fiilen yer almadığı, bunları planlamadığı sürece herkesin bir fikri özgürce savunma hakkı var!

Bugün Türkiye’nin bu nedenle eleştirilmesinin nedeni, bu temel demokratik hakkın tanınmamasından başka bir şey de değil.

Adalet Bakanı, böyle bir ülkenin bakanı! Bu da övünülecek bir durum sayılmaz.

Polisin itibarını korumak 

İSTANBUL’da bir polis memuru, bir teröristin alçakça saldırısıyla şehit oldu.

Neye ve kime hizmet ettiği son derece kuşkulu bir örgütün bu eyleminin, sadece şehit polisin meslektaşlarında değil, hepimizde bir nefret duygusu uyandırdığı gerçek.

Sanıyorum işkence ve kötü muamele yapmaktan sorumlu polislerin cezasız kalmasına dikkat çektiğim yazılarım nedeniyle olsa gerek, bu olaydan sonra bazı tepkiler aldım.

Alçak bir saldırı ile şehit edilen polis memuru ile yazılarım arasında ilişki kuruluyor.

Bu tür yazılar yazdığım için polisleri hedef gösterdiğim iddia ediliyor.

Tehdit içerenleri de var aralarında, onları ciddiye almıyorum. Ama bir meslektaşlarını kaybetmenin acısıyla kaleme–kâğıda sarılan polis memurlarını ciddiye alıyorum. Bu ülkede, biz sıradan vatandaşların polise güveniyor olması gerekir.

Başımıza bir iş geldiğinde, şu ya da bu nedenle polis ile bir işimiz olduğunda ona güvenmeliyiz. Bunu sağlayacak tek şey, polisin yasalara göre davrandığını, keyfiliğe yer olmadığını, herkesin yasaların gerektirdiği şekilde eşit muamele göreceğini biliyor ve bundan emin oluyor olmamızdır.

Her kurumda olduğu gibi polisin içinde de çürükler var.

Rüşvetçileri, suç örgütleriyle ilişkide olanları, bulunduğu konumu kişisel çıkarları için kullananları polisimiz genellikle titiz bir şekilde içinden ayıklayabiliyor.

Ama sıra işkence ve kötü muameleye gelince, bir mesleki dayanışma endişesi ortaya çıkıyor. Bu tür polisler, meslektaşları ve amirleri tarafından korunuyor.

Bu nedenle de demokratik bir ülkeye yakışmayan bu tür olayların önü bir türlü kesilemiyor.

İşkence ve kötü muameleyi alışkanlık haline getirenleri eleştiriyor olmamızdan en çok mutlu olması gerekenler, görevlerini fedakârca yerine getiren, dürüst polisler olmalıdır.

Kendilerini, eli kolu bağlı insanlara eziyet edenlerle bir görmemeliler, bununla mücadeleyi aslında önce onlar yapmalılar.

Çünkü bir damla zehir, bütün bir sürahi suyu zehirlemeye, kirletmeye yetiyor.

İşkence ve kötü muameleyi alışkanlık haline getirenler, en büyük zararı kendi meslektaşlarına veriyor.

Çok ciddi bir ruhsal problem var 

SEKİZİNCİ Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ölümündeki kuşkuları gidermek için yapılan Adli Tıp incelemesi, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, Özal’ın zehirlenme nedeniyle ölmediğini ortaya koyuyor.

Bununla ilgili detayları ve Taha Akyol’un dün yayımlanan çok açıklayıcı yazısını okumuş olduğunuzu varsaydığım için bir yana bırakıyorum.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da bir kez daha ikiye bölünmüş durumdayız.

Bir kısmımız adli tıp raporundan tatmin olduk, rahmetli Özal’ın zehirlenmediğini zaten varsayıyorduk, rapor bunu kanıtlamış oldu.

Öbür yarımız ise bu raporun altında da bir bit yeniği olduğuna inanıyor. “Özal’ı zehirleyen derin devletin bu raporu da manipüle ettiğine” inanıyor.

Rapor tersi yönde çıksaydı, yani Özal’ın zehirlenme sonucunda öldürüldüğü iddiası raporla desteklenseydi durum tam tersi olacaktı.

Zehirlendiğine inananlar bir kanıt bulmuş olmaktan dolayı mutlu olacaktı.

Zehirlenmediğine inananlar ise “bazı hesaplar nedeniyle raporun böyle yazıldığını, gerçeği yansıtmadığını” söyleyip, savunacaklardı.

Bugün bir yarımız rapora inanmıyor, tersi sonuç çıksaydı öbür yarımız inanmayacaktı.

Çok derin bir toplumsal–ruhsal problem yaşadığımızın bir örneği daha bu.

Hepimizin sıkı bir tedaviye ihtiyacı var ama sanırım böyle bir terapiyi almaya da hiçbirimiz hazır değiliz!

Kaynak : Hürriyet.com.tr

 

Meczuplara hedef mi gösteriyor?

Mehmet Y.Yılmaz

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, “İnovasyon Haftası” etkinliklerinin açılış töreninde, bir süredir ağzına sakız ettiği Muhteşem Yüzyıl dizisine verdi veriştirdi.

Önce “inovasyon” ne anlama geliyor, ona bir bakalım derim: İnovasyon, yeni fikirleri değer yaratan ürünlere dönüştürme işini tanımlamak için kullanılan bir kelime.

Yeni bir ürün yaratarak bunu ticarileştirmek ya da önemli ölçüde değiştirilerek yenilenmiş bir mal ya da hizmet üretmek anlamına geliyor.

Ve Başbakan, “inovasyon haftasında”, bu durumu teşvik etmek için neler yaptığını ya da yapacağını anlatmak yerine, bir televizyon dizisi ile uğraşıyor.

Neden acaba? İnovasyon konusunda bir fikri olmadığı için mi, yoksa milleti oyalamanın daha kolay bir yöntemini bulduğu için mi?

Bununla da kalmıyor.

O konuşmasında öyle bir söz söyledi ki, çok tehlikeli sonuçlara yol açması da memleketteki meczup sayısına bakacak olursak kuvvetle muhtemeldir.

Şöyle diyor: “Bizden olmayan birileri, son derece kasıtlı bir şekilde, bizim tarihimizi bize böyle anlatmaya çalışsa da biz kendi tarihimizi böyle göremeyiz ve görmeyeceğiz.”

Demek ki dizi bir tür beşinci kol faaliyeti ürünüymüş!

Paranoyanın bu kadarına da ne diyeyim, bilemiyorum.

Başbakan bir yandan “tarihimizin doğru anlatılması gerektiğini” söylüyor ama aynı konuşmasında verdiği bir “bilgi” de tamamen yanlış.

İstanbul’un fethinde Bizans’ın hanımları Fatih Sultan Mehmet’i, Akşemseddin’i karşılarken ‘başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi arzu ederiz’ dediler” diye anlatıyor. Bir kere o sözü söyleyenler “Bizanslı hanımlar” değil. Tarkan’da, Kara Murat’ta, Bizanslı kadınlar ile oynaşan çizgi roman kahramanlarının etkisinde mi kaldı acaba?

O sözü söyleyen kişi Doğu Roma İmparator-luğu’nun son grandükü Lukas Notaras’tır.

Notaras, fetihten sonraki süreçte gizli direniş örgütüne liderlik yaptığı gerekçesiyle de idam edilmiştir. Eşinin de esir düştükten sonra öldürüldüğü biliniyor.

Belli ki konuşmasını kim yazdıysa, biraz sallamış!

HSYK’nın tutumunu merak ediyorum

TARAF gazetesi yazar ve yöneticilerinin

MİT tarafından “casusluk suçuna karıştıkları iddiasıyla” sahte isimlerle alınan dinleme izniyle dinlendiği ortaya çıkmıştı.

Yasemin Çongar’a ‘Elizabet’ ve ‘Arashi Quarzad’, Ahmet Altan’a ‘Caşit’ ve ‘Hossain Seyfullah’, Markar Eseyan’a ‘Vahan’ ve ‘Hossain Seyfullah’, Amberin Zaman’a ‘Demi’ ve ‘Quramaddin Fatımı’, Mehmet Altan’a da ‘Pastör’ isimleri uygun görülmüştü.

Mehmet Altan’ın bu nedenle açtığı davaya savunma gönderen MİT, telefonların sahte isimle dinlenmesi için şöyle bir savunma yapmıştı: “Dinlemeye konu telefon, o telefona gelmesi muhtemel istihbari önemi haiz aramalar çerçevesinde dinlenmiştir. Gerçek isimlerin zikredilmemesinin nedeni, saygın bir yazar ve akademisyen olan davacının isminin zarar görmemesini sağlamaktır!”

MİT savunmasında söz konusu gazetecilerin “korunmasının amaçlandığını” da belirtiyordu. Bununla ilgili yargılama sürüyor. Mahkemenin bu savunmayı ne kadar ciddiye alacağını karar açıklandığında öğreneceğiz.

Mahkemenin vereceği kararı merak etmenin yanı sıra ilgilendiğim bir konu daha var:

Acaba HSYK bununla ilgili bir soruşturma başlattı mı?

Telefon dinleme izni almak, anayasal bir hakkın kullanımının kısıtlanması demek. Böylesine önemli bir hakkı kısıtlama kararı veren mahkemenin de, bu kararı talep eden savcının da kararın oluşması aşamasında titizlikle davranması gerekirdi.

Ama belli ki savcı da, kararı veren yargıç da bu konuyla hiç ilgilenmemişler. Önlerine uzatılan dinleme talebini onaylayıp göndermişler.

Eğer savcılar ve yargıçlar, polisin ya da istihbarat örgütünün her talebini böyle değerlendireceklerse mahkemeye ne gerek var?

Polis, jandarma ya da MİT, uydurma isimlerle, kimin dinlendiği bile belli olmadan böylesine kolaylıkla izin alabiliyorsa, biz vatandaşların anayasal haklarını kim savunacak?

HSYK’nın ne yapacağını merak ediyorum derken, bunu kastediyorum.

Deniz Feneri davasında savcıları kolaylıkla görevden alıp yargılanma iznini de veren HSYK’nın böyle bir dinleme kararının altında imzası bulunanları soruşturması da gerekmiyor mu?

Bugün günlerden pazartesi

BİZİM memlekette kamu yöneticileri, yolunda gitmeyen işlerle ilgili bir soru ile karşılaştıklarında tam siper olurlar. Hemen yanıt vermezlerse, konunun
bir süre sonra unutulacağına güvenirler.

Onların bu hayalini bozmak hoşuma gidiyor.

Bu haftaki sorularımıza eşlik etmesi için önereceğim parça Frank Sinatra’dan geliyor: “It was a very good year!” İnternette bulabilirsiniz.

Buyurun, sorularımız da burada:

1– KPSS sorularını çalıp Türkiye ölçeğinde belirlenmiş isimlere dağıtan çete neden hâlâ yakalanamadı? Bu örgütlü suç şebekesini koruyan nasıl bir güç var ki aradan yıl geçti hâlâ serbestçe gezebiliyorlar?

2– Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast planladığı iddia edilenler nerede? Onları koruyan bir güç mü var? Yoksa Arınç’a suikast yapılacağı iddiası bir palavra mıydı?

3– Suudi Arabistan Kralı’nın devlet büyüklerimizin eşlerine armağan ettiği mücevherler nerede? Neden zamanında beyan edilip ilgili kurumlara devredilmedi?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Herkesin her gün işlediği ‘suç’!

Mehmet Y.Yılmaz

FAZIL Say, Twitter’da yazdığı bir mesaj nedeniyle yargıç karşısına çıkacak.

“Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçlamasıyla 1,5 yıla kadar hapis ile cezalandırılması isteniyor.
Fazıl Say’ın yazdığı şey Ömer Hayyam’a ait olduğu iddia edilen bir dörtlük. Onun mudur, ona mı mal edilmiştir, bilemiyorum, ayrıca bunun bir önemi de yok.
“Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama suçu”, bu topraklarda her gün işleniyor.
Ve bu bir suç ise “suç” hiçbir şekilde takip de edilmiyor.

Eğer işlenen suçun mağdurları Aleviler, Yahudiler, Hıristiyanlar, Zerdüştler, Yehova Şahitleri, Budistler ve burada sayamadığım başka inançların sahipleriyse kimse “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılamış” olmuyor.
Eğer kanunlar önünde eşit isek başta Başbakan olmak üzere İçişleri Bakanı da dahil birçok yetkili kişinin, bazı cami imamlarının, dinci gazetelerin bazı köşe yazarlarının da bu suçtan en azından sorgulanması gerekirdi. Böyle bir şey olmuyor. Ama Fazıl Say, bir dörtlük yazdı diye hapis cezası ile yargılanacak. İnanç özgürlüğü dediğimiz şey, aynı zamanda hiçbir şeye inanmama özgürlüğünü de içerir ve bunu açıklama özgürlüğü de bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Öyle görünüyor ki iktidarın yeni bir tür toplum mühendisliğine soyunduğu bu dönemde, “inanç özgürlüğü” denilen şey, sadece Sünni Müslüman inanca sahip olanlar için geçerli.
Bunun dışındaysanız aşağılanmayı, kınanmayı, yok sayılmayı baştan kabul etmelisiniz.
“İleri demokrasi” dedikleri rejimde bu işler böyle yürüyor çünkü.

Operasyonlarla sindirme rejimi

HÜKÜMETİN varlıklarından ve çalışmalarından rahatsız olduğu Belediye Başkanları’nı seçimlerden önce devreden çıkarma operasyonu özellikle Ege’de sürüyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yargılama bunun en tipik örneğiydi, şimdi buna bir de Bodrum eklendi.
Bodrum Belediye Başkanı Mehmet Kocadon’un AKP’ye geçmesi için en yükseklerden “rica” ve “baskı” gördüğü bir sır değil. Bodrum’da sokaktaki çocuklar bile bunu biliyor. Kocadon, AKP’ye geçmeyi içine sindiremediği için şimdi suçlanabileceği en son şey ile suçlanıyor: Rüşvet almak için çete kurmak!
Tutuklu yargılanacak ve bizim yargı düzenimizde iddianamenin ne zaman yazılacağı ve yargılamanın ne zaman başlayabileceği de bir meçhul. İddianame ortaya çıkana kadar ve yargı süresince elbette yargıya güvenmek gerekiyor.
Ama “operasyonlar rejiminde” hiç kimse kendisine güvenmesin, hoşa gitmiyorsanız, başınıza olmadık bir operasyon gelebilir, soluğu hapishanede alabilirsiniz.

Devrine durumuna göre çalkala

FETHULLAH Gülen’e bağlı cemaatin (artık adı her ne ise) düzenlediği Türkçe Olimpiyatları’na katılan misafirlerin listesine bakınca aklıma Seden Gürel’in eski bir şarkısı geldi: “Çalkala hadi adamım / devrine durumuna göre çalkala.”
Normal olarak böyle törenlere geçmişte hiç katılmamış iş adamları, gazeteciler, bilim adamları, yargı mensupları oradaydı. Listedeki isimleri tek tek yazmak istemiyorum, değerli insanları kırmak istemem.
Çünkü biliyorum ki onlar “devrin ruhuna” uygun olarak hareket ediyorlar, aykırı olanlar bizleriz.
Fethullah Gülen’e “bağlılık bildirmek”, bağlılık değilse bile en azından “önünde saygıyla eğilmek” bu devrin artık olmaz ise olmaz durumu. Hoca’nın “hayır duasını” almak, mahkemelerde de işe yarıyor, ihalelerde de, bu durumu kabullenmek zorunda olanları değil, bu durumu yaratanları eleştirmek gerekir.
Bir not da yarışmanın medyaya yansıtılış biçimi için yazayım: Afrika’nın, Asya’nın değişik ülkelerinde, Türk okullarında okuyup, Türkçe öğrenmiş öğrenciler neden bu kadar heyecan yaratıyor? Ülkemizde de çocuklar gayet güzel İngilizce, Fransızca, Almanca öğrenebiliyorlar ve bir yabancı dil öğrenmek dünyanın başarılması en zor işi de değil! Çocuklara bakıp da “Aaa Türkçe konuşuyor, aaaa Türkçe şarkı söylüyor” diye şaşkınlıklar içinde kalmak, siyahlara ve sarılara karşı ırkçı bir bakıştır. Bizim çocuklarımız başka yabancı dilleri öğrendiklerinde bu kadar şaşırıyor muyuz?
Yoksa bu ırkçılık değil de bir tür aşağılık kompleksi mi? Türkçe önemsiz bir lisan mı ki, birileri bu dili öğrendi diye sevindirik oluyoruz?

Bugün günlerden pazartesi

İZEL’in Işıklı Yol diye bir şarkısı var, sözleri sanki benim yanıtsız kalan pazartesi sorularım için yazılmış. Şarkı şöyle başlıyor: “Bugün günlerden pazartesi / Dünkü sessizlik / Bugünün habercisi.”
Ama dünkü sessizliğe pabuç bırakacak değilim, soruları kısaca hatırlatayım:
1– KPSS sorularını çalan suç örgütü neden hâlâ yakalanmadı? Devlet Denetleme Kurulu’nun bu suç ile ilgili olarak hazırladığı rapor neden açıklanmıyor?
2– Bülent Arınç’a suikast girişimi ile ilgili neden hâlâ bir dava açılmadı? Suçlular birilerince korunuyor mu, yoksa suikast girişimi iddiası başka hesaplarla uydurulmuş bir palavra mıydı?
3– Suudi Arabistan Kralı’nın Türkiye ziyareti sırasında devlet büyüklerimize ve eşlerine verdiği hediyeler ile ilgili olarak yasa ve yönetmeliklere uyuldu mu? Hediyeler zamanında beyan edilip, ilgili kuruma devredildi mi?
4– Deniz Feneri’ni soruşturan savcılar bugün yarın hapse atılma tehlikesi içindelerken Deniz Feneri suçluları neden hâlâ yargılanamıyor?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Başbakan’ın bilinçaltı ve bilinçüstü

Mehmet Y.Yılmaz

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, kürtajın cinayet anlamına geldiğini söylerken “Her kürtaj bir Uludere’dir” de dedi.

Öyle görünüyor ki Başbakan da esasen Uludere’de yaşanan “operasyon hatasının” cinayet ile eşdeğer olduğunu görüyor, düşünüyor ama bunu bir türlü söyleyemiyor. Bilinçaltı, gündemi değiştireyim derken onu yine alıp “Uludere = Cinayet” noktasına getiriyor.

Normal şartlar altında, bu sadece basit bir operasyon hatası olsaydı nelerin olacağını tahmin edebiliriz: Hava Kuvvetleri’nde bir-iki general görevden alınır, haklarında soruşturma açılır ve soluğu mahkemede alırlardı.

Bugünkü hükümetin askerler ile ilgili genel tutumuna bakarak bunu söyleyebiliyorum.

Suçluluğu kanıtlanmamış, kimin hazırladığı bile belli olmayan bazı listelerde isimleri var diye birçok subay tutuklu yargılanıyor, terfi olanakları engelleniyor.
İşin ardında “asker ile ilgili hassasiyetlerin” ötesinde bir şey olmalı ki Başbakan, ne zaman Uludere sözü açılsa öfkeleniyor, hatta bu işi giderek bir “uluslararası komplo” olarak niteleme eğilimine giriyor.

Hatırlayacaksınız Uludere Operasyonu öncesinde MİT kaynaklı birçok istihbarat raporu yazılmış, bunlar gazetelerde de yayımlandı.

PKK’nın “kaçakçı görünümü” altında bölgeye silah ve mühimmat yığacağı, PKK şeflerinden Bahoz kod ismini taşıyan Suriyeli Fehman Hüseyin’in de sınırdaki kalabalık grup içinde olduğuna ilişkin istihbarat raporları bunlar.

İstihbaratın kaynağı da daha önce açıklandığı gibi “milli kaynaklar” ve o milli kaynağın da Milli İstihbarat Teşkilatı olduğu sır değil.

Konuyla ilgili adam gibi bir soruşturma yapılsa, işin “en ziyade müsaadeye mazhar bürokrata” yani MİT Müsteşarı’na ya da onun çok yakınlarına kadar uzanması kaçınılmaz.
Başbakan, KCK soruşturması sırasında savcıların elinden kanunu değiştirerek kurtardığı adamını “yedirmemek” istediğini daha önce söylemişti zaten. Uludere konusundaki hareketsizliğinin nedeni de bu, “adamını yedirmeyecek”! Bu nedenle olayın tam olarak aydınlatılmasını engelliyor ama dili sürçtüğünde de “kürtaj = cinayet = Uludere” demekten de geri kalmıyor.

‘Bağımsız Türk adaletine’ güvenin bir işareti!

ANKARA Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Başbakan’dan aldığı işaret üzerine twitter’da kürtaj meselesine girmekte gecikmemiş.
Bir kadın vatandaşımız da ona şöyle bir tweet atmış: “Uludere ile günah çıkarıyorsunuz, şimdi sonunu kürtaja bağlıyorsunuz. Peki, Madımak’tan nasıl çıkacaksınız? Vicdan yahu!”

Melih Gökçek de kendi olağan üslubu içinde şu yanıtı vermiş: “Sen çok mu kürtaj yaptırdın.”

Olay twitter âleminde büyüyünce de Melih Gökçek şöyle bir tweet daha atmış: “Suç unsuru varsa mahkemeye gitsin, ben avukatıma talimat verdim. Kendisini savcılığa ve mahkemeye veriyorum.”

Bunun üzerine eleştiri tweetini atan kadın Gökçek’ten özür dilemiş, Gökçek de “Özür dilemek bir erdemdir, Gizem’e teşekkür ediyorum” diye yazmış.

Normal hukuk kurallarının geçerli olduğu, mahkemelerin siyasetten bağımsız ve gerçekten tarafsız olduğu bir ülkede bu olay böyle neticelenmezdi.

Çünkü böyle bir durumda o tweeti atan vatandaşın endişeleneceği bir şey olmazdı. Normal sayılması gereken bir eleştiri, açık bir hakaret içermiyor, insan neden korksun?

Ama Türkiye’de yargının ne kadar bağımsız olduğunu her vatandaşımız gayet iyi biliyor. “Güçlü” birisiyle mahkemede hesaplaşma cesareti göstermenin olası sonuçlarını tahmin etmek zor değil.

Tabii bir ikinci şık da söz konusu mesajı yazanın memur olma ihtimali. Fizan’a sürülme tehlikesini kim göze alabilir ki?

Bana gelen ve bir haksızlığı ya da siyasi tutumu eleştiren vatandaşların çoğunun e-postalarının hep “Aman adım sizde saklı kalsın” cümlesiyle bittiği bir ülkede yaşıyoruz! Onun için Gizem Hanım işi uzatmayarak gayet doğru bir tutum içine girmiş diyebilirim.

Bakan her yerde demokrasi istiyormuş!

DIŞİŞLERİ Bakanı Ahmet Davutoğlu önceki gün Suriyeli muhalifleri kabul ettiğinde şöyle konuştu: “Mısır’da demokrasi isteyip, Suriye’de istememek olmaz.
Hiçbir zaman zalimin yanında olmayacağız, bu böyle biline.”

Dışişleri Bakanı bir fırsatını bulduğunda “Suriye’de demokrasi isteyip de Suudi Arabistan’da, İran’da, emirliklerde neden demokrasi istemek gerekmeyebileceğini” açıklarsa ne kadar iyi olur.

Tabii bir de uluslararası mahkemenin soykırım ve insanlık suçlarıyla yargılamak için aradığı Sudanlı El Beşir’i bu çerçeve içinde nasıl değerlendirdiğini de anlatmalı.

Eminim hepimizin ufkunu açacak bir açıklaması vardır bütün bunların.

DDK TSK KPSS!

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, eğer Anayasa engel olmasaydı, Uludere konusunda bir araştırma yapmak için Devlet Denetleme Kurulu’nu (DDK) görevlendireceğini söyledi. Ama kurulun Silahlı Kuvvetleri denetlemek yetkisi yokmuş.

DDK acaba bu KPSS sorularının çalınmasıyla ilgili soruşturmanın neden bir türlü ilerlemediğini araştırma yetkisine sahip mi diye merak ettim. Baktım, evet, böyle bir yetkisi var.

Hatırladığım kadarıyla zaten ucundan kıyısından böyle bir işe de girişildi. Bununla ilgili gazetelerde haberler 26 Ağustos 2010 tarihinde yayımlanmıştı. Aradan demek ki 1.5 yıl geçmiş. Acaba o raporda neler yazılı? Yoksa DDK o incelemeyi hâlâ bitiremedi mi?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Başbakan bu işi yanlış biliyor

Mehmet Y.Yılmaz

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın doğum kontrolüne karşı olduğunu biliyorduk, şimdi öğrendik ki Başbakan “sezaryen doğumlara” da karşıymış!

“Ben sezaryenle doğuma karşı olan bir Başbakanım ve bunların planlı yapıldığından, özellikle planlı yapıldığını biliyorum. Bunun, bu ülke nüfusunun artmaması için atılan adımlar olduğunu biliyorum. Bunun bir taraftan da kendilerine mali kaynak teşkil etmesi için atılan adımlar olduğunu biliyorum ve bununla bu ülkenin nüfusu bir yerde donduruluyor” diyor.

Başbakan’ın bu jinekolojik bilgiye nasıl ulaştığını bilmiyorum ama ben dün bazı jinekologlar ile konuştum, internette konuyla ilgili değişik sitelere bir göz attım, Başbakan bu konuyu yanlış biliyor gibi.

Sezaryen ile doğurganlık arasında bir ilişki yok. Sadece Türkiye’de bazı hekimlerin üçüncü sezaryenden sonra, gelecekteki ameliyatlarda olası sorunlar yaşanmasın diye düşünerek kadınların tüplerinin bağladıkları ile ilgili bilgiler var. Ama Türk tıbbında genel kabul gören bir uygulama da değil. Özellikle Katolik ülke hekimlerinin tüpleri bağlamadıklarına, hatta İrlanda’da bir kadına on kez sezaryen doğum yaptırıldığına ilişkin bilgiler de mevcut.

Başbakan elbette bir hekim değil ve bunları bilmesi de gerekmiyor. Ama bilmediği bir konuda ilginç komplo teorilerine inanıyor olması düşündürücü olmalı.

“Bir gizli güç var ve bu güç Türkiye’nin nüfusunu arttırmaması için hekimleri sezaryene teşvik ediyor”gibi bir fikri var ki Başbakan düzeyindeki yöneticilerin böyle “komplo teorilerine” inanmaları aynı zamanda ürkütücü de! Her taşın altında bir komplo aramak sağlıklı bir ruh iklimine işaret etmez. Başbakan’ın meseleye böyle yaklaşması, Doğu’daki bazı köylerde kadınlara doğum kontrolü için spiral takılmasına “Te Ce kadınlara telsiz takıyor” yakıştırması yapmaya da benziyor biraz.

Öyle görünüyor ki Başbakan, sadece ülkeyi yönetmeye değil, insanların aile yaşamlarını yönetmeye de talip. Otoriter yönetimler altındaki ülkelerdeki baş yöneticiler gibi biraz. Bu tipteki lider, kendisini “ülkenin babası” gibi görür. Kimin neyi yapıp, yapmaması gerektiğine karar verir, insanların birbirleriyle ilişkilerine bile karışır.

Demokratik düzenlerle pek görülmeyecek bir durum ama demek ki “ileri demokrasi” denilen şey bunu da içeriyor!

Siz ne biçim muhafazakârsınız?

MEMLEKETİMİZ yıllardır “muhafazakâr” olduklarını söyleyen insanlar tarafından yönetilir, ama artık bu nasıl bir muhafazakârlık ise korumaktan çok, yıkmaya, yok etmeye yöneliktir.

Ben Denizli Lisesi’ni bitirdim. Ortaokul ve liseyi orada parasız yatılı olarak okudum.

Babam beni o binanın giriş kapısının karşısındaki camlı odada oturan Müdür Muavini Şakir Ertunç Bey’e teslim ettiğinde 12 yaşındaydım ve Şakir Bey’in bana dönüp şöyle dediğini hatırlıyorum: “Bu bina artık senin evin. Arkadaşların ve biz öğretmenler de aileniz.”

Ve öyle de oldu, oradan güzel hatıralar ve hiç bitmeyecek dostluklarla ayrıldım. Senede bir gün de olsa öğretmenlerimiz ve yatılı arkadaşlarla buluşup, eski günleri anıyoruz.

Halk arasında “Koca Mektep” olarak bilinen bina artık okul olmaktan çıkıyor.

Okulun tarihi binası artık Denizli Belediyesi’nin hizmet binası olarak kullanılacakmış!

Bu okul halen 1.200 öğrenci ve 120 öğretmeniyle Anadolu Lisesi statüsünde eğitim veren bir eğitim kurumu. Kurulduğu yıl 1874. Bugün halen hizmet vermekte olan tarihi binanın planları 1914 yılında mimar Tevfik Bey tarafından çizildi. İnşaatına 1915’te başlandı, parasızlık nedeniyle ancak 1926’da tamamlandı. 1922 yılında “Sultani Mektebi” adını aldı. 1932’de de okul liseye dönüştürüldü.

Şimdi bu tarihi okul bir başka binaya taşınacak, lise bahçesindeki diğer binalar da tamamen yıkılacakmış.

Bu binanın simgesel ve anıtsal bir değeri var. O okulun benzerlerini daha sonraki gezilerimde Türkiye’nin birçok yerinde gördüm.

Denizli dışındakiler de benzer bir akıbete mi uğrayacak bilmiyorum ama bir yerel yönetimin görevi, böyle bir binayı amacı dışında kullanmak için el koymak değildir. Tam tersine binanın korunması ve amacına uygun olarak kullanılması için yardımcı olmaktır.

Kentlerin tarihi ve kişilikleri barındırdıkları yapılarla da ortaya çıkar. O binaları yok etmek, kentin tarihine ve kişiliğine karşı işlenmiş bir suçtur.

Özellikle Orta Avrupa’daki kentlerin belediye binaları kentlerin merkezinde yer alır. Denizli’nin merkezi de Delikliçınar’dır ve oraya kentin geçmiş mimari dokusuna uygun yeni bir belediye sarayı yapmak dururken, gözünü tarihi önemi olan bir okula dikmek kolay anlaşılabilir bir şey değil.

Dedim ya bizim muhafazakârlarımız, “muhafaza etmekten daha çok yıkıp yok etmeye” hevesliler.

Bırakın da hiç olmazsa bu tarihi bina yapılış amacına uygun olarak kullanılsın.

Pazartesi mönüsünde aynı sorular var

BİR türlü yanıt alamadığımız soruları bir kez daha hatırlatıyorum. KPSS sorularını çalıp dağıtan organize suç örgütü neden yakalanamadı? MİT ve Emniyet bu iş için Başbakan tarafından özel olarak görevlendirilmişti ama ortada yakalanan kimse yok, soruların nasıl çalınıp, hangi amaçla kimlere dağıtıldığı hâlâ bir sır!

Bülent Arınç’a suikast planlayan bazı subayların yakalandığını duyduğumuzdan beni neredeyse 2,5 yıl oluyor. Ordunun kozmik odası bile bu nedenle arandı ama ne açılan bir dava var, ne de suikast planlarını yapanlar ile ilgili bir girişim. Suikast iddiası palavra mıydı, yoksa suçluları koruyan birileri mi var? Suudi Arabistan Kralı, gittiği her ülkede devlet yöneticilerinin eşlerine pahalı mücevherler hediye etti. Aynı alışkanlığı Türkiye’de de sürdürüp sürdürmediğini, Suudi Kralı’nın hediyeleri ile ilgili olarak yasal mevzuata uyulup uyulmadığını sora sora dilimizde tüy bitti, hâlâ bir yanıt alamadık.

Kralın hediyeleri ne oldu?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Bakan ‘cilasız teftişe’ çıkmalı

Mehmet Y.Yılmaz

ADALET Bakanı bir grup köşe yazarını davet etti ve Silivri Cezaevi’ni gezdirdi. Bakanı duyarlı davrandığı için kutluyorum. Sadece Silivri değil, diğer cezaevlerindeki yaşam koşullarının medeni olması, bir ülkenin ulaştığı genel medeniyet düzeyini gösterir çünkü.

Geziye katılan gazetecilerin izlenimlerinin büyük bölümünü okudum. Bakan’ın hafiften bir “bakın benim altın bir kafesim var” övünmesi içinde olduğunu sezdim ama bu benim çıkarımım, “böyledir” diye iddia edemem.

Gazetecilerin yazılarına da genel bir ihtiyat hâkim. Evet, gördüklerinden ve kendilerine anlatılanlardan etkilenmişler, cezaevinin büyüklüğü tarife sığacak gibi değil ama yine de yazılara bir ihtiyat payı bırakmışlar. Çünkü Türkiye’de yaşadıklarını biliyorlar, “teftiş cilası” diye bir şeyin varlığından da kuşku duymuyorlar.

Nitekim kuşkuyu haklı kılacak durumlar dışarıya sızmıyor da değil. Mesela Tuncay Özkan’ın sağlık sorunları hâlâ çözülebilmiş değil, “Hastanemizde şu kadar doktor bu kadar saat görevdedir” demekle bunlar çözülmüyor.

Bir de emekli orgeneral Ergin Saygun’un oğlunun e-postasını okuyalım:

“Geçtiğimiz hafta cezaevi reviri babamın yatarak tedavi edilmesi lâzım diyerek, Silivri Devlet Hastanesi’ne sevk etti. Buradaki doktorlar ilgisiz ve küstah tavırlar sergilediler. ‘Geç şurada otur, bekle’ türünden söylemlerle, muayene olayını psikolojik bir baskının parçası haline getirdiler. Muayenede, akciğerlerinde 3 litre su biriktiği ortaya çıktı. Buna rağmen ‘yatmasına gerek yok’ diye cezaevine geri gönderdiler. Ayrıca ‘kuru iğne’ adı verilen tedavinin uygulanması gerekmekte, bu da Silivri Hastanesi’nde yok. 2 ay gibi kısa bir sürede 10 kilo kaybetti babam. Adli Tıp’ın, babamın cezaevine gidebilmesi için koyduğu en önemli şart, poliklinik hizmetlerinin sağlanabilmesiydi. Kardiyolog, nörolog, dâhiliye ve nefroloji uzmanlarının sürekli kontrolü altında olması gerektiği söylenmişti. Ve bu hastalıklara uygun bir diyet uygulanması da şart idi. Cezaevinde çıkan yemeğe tuz koymamakla, diyet yemek olmuyor. Babamı son gördüğümüzde tekerlekli sandalyedeydi. Ciğerlerindeki 3 litre su sebebiyle konuşurken nefes nefeseydi. Gözyaşlarıyla döndük evimize.”

Yeni bir Kuddusi Okkır olayı ile karşılaşmamış olmamız, sadece tutukluların bir şansıymış gibi geliyor bana.

Bakana önerim, cezaevi teftişini “habersiz” yapmasıdır. Öyle yapacağı bir teftişe gazeteci çağırmasına da gerek yok, vicdanı yanında olsun yeter!

28 Şubat’ta neredeydin?

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, Trabzon’da yaptığı konuşmada CHP’nin Genelkurmay Başkanlığı’nın son açıklamalarına tepki göstermesini eleştirirken şöyle bir cümle de kullanmış: “Ya siz kaplandınız da 28 Şubat’ta neredeydiniz?”

İlginç bir soru olduğu aşikâr! “28 Şubat’ta neredeydin?” Bu isimde bir film de çekilebilir, film isimi olarak da ilgi çekecektir.

28 Şubat ile ilgili soruşturmanın başladığı ilk günden bu yana 28 Şubat döneminde kimin ne yaptığı siyasal İslâmcı cephenin, AKP ileri gelenlerinin ve yandaş medya köşe yazarlarının en büyük merakı. Soruşturmanın genişletilmesi ve sevmedikleri bazı isimlerin de bu vesileyle Silivri’deki Altın Kafes’e tıkılmalarına karşı dayanılmaz bir istek duyuyorlar.

Bu durumda Başbakan’ın sorusunun muhatap alanını genişletmekte yarar vardır diye düşünüyorum.

28 Şubat’ın baskılarına karşı direnenler elbette oldu. Ama hiç direnmeyenler arasında bizzat zamanın siyasi iktidarı da vardı.

Sorulduğunda “Rahmetli Necmettin Hocamız kırıp dökmeden idare etmenin yolunu aradı” diye izah ediyorlar. Peki, aynı düşüncede başkaları olamaz mı? Mesela bu işte çok suçladıkları Süleyman Demirel de aynı şekilde “Kırıp dökmeden askeri idare edelim” demiş olabilir mi?

Başbakan konuyu açtığına göre 28 Şubat tarihli Milli Güvenlik Kurulu tutanaklarını açıklayarak işe başlamakta yarar var.

Orada ne konuşuldu, kim ne söyledi, askerler açık ya da örtülü bir darbe iması yaptılar mı, hükümet bunu nasıl karşıladı?

“28 Şubat’ta neredeydin” sorusunun yanıtını almaya başlamamız gereken yer, öncelikle o gün orada o toplantıda bulunanlardır.

‘Yürütmeyi’ denetlesek de mi saklasak?

AKP sözcülerinin birbiri ardına çıkıp “En iyisi Başkanlık sistemidir, mevcut düzende parlamento, yürütmeyi denetleyemiyor” dediklerini dinleyip, okudukça şaşırmamak elde değil.

Bugün TBMM’nin elinde, yürütmeyi denetleyebilmek için kaynağını Anayasa ve iç tüzükten alan birçok olanak var.

AKP de parlamento çoğunluğuna sahip parti olarak bu olanağı en iyi değerlendirecek olan parti.

“Güçler ayrılığı, güçler ayrılığı”diye çırpınanları görsem soracağım: Elinizi kim tutuyor da yürütmeyi denetleyemiyorsunuz?

Benim bildiğim kadarıyla “rejim üzerindeki asker vesayeti” kalktı, yani yürütmenin denetlenmesini engelleyenler onlar olamaz.

Sendikalar, sivil toplum örgütleri deseniz, esamisi okunmuyor.

“Üçüncü güç” yargı da bir engel olmamalı, hatırlarsınız bunun için Anayasa’yı değiştirdiniz.

Bu durumda “olağan şüpheli” o malum, “tek adam”! Onun varlığı, “yasamanın yürütmeyi denetlemesine engel oluyor”!

Çünkü milletvekillerini o seçiyor, sevmediklerine cehennem ateşleri fırlatabiliyor vs.

E şimdi karşısında tir tir titrediğiniz ve bu yüzden Anayasa’dan doğan görevlerinizi yapmaya bile korktuğunuz adam başkan olunca nasıl denetleyebileceksiniz?

Kaynak : Hürriyet.com.tr

Yeni ‘dekoderimiz’ Hüseyin Çelik oldu

Mehmet Y.Yılmaz

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın artık biraz dinlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Belli ki çok yoruldu, dili sürekli sürçüyor, söylediği sözlerin ertesi gün yeniden deşifre edilmesi gerekiyor.

Son “dekoder”imiz AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik.
Önce Başbakan’ın bir günde iki kez dili “sürçtü” ve Çelik çıkıp Başbakan’ın aslında ne demek istediğini hepimize bir kez daha anlattı. Başbakan “tek din” derken başka şey anlatmak istiyormuş, zaten kendisi de Çelik’ten sonra bunu açıkladı.
Başbakan önceki gün de 28 Şubat soruşturmasındaki “operasyon dalgalarının memleketi gerdiğini” söyledi. Herkes bu sözlerden Başbakan’ın 28 Şubat soruşturmasının böyle dallanıp, budaklanmasından rahatsız olduğunu zannetmişti ki “dekoder” devreye girdi.

Meğerse Başbakan “Piyonlar dahil gerçek faillerin hepsine kadar gidilmelidir” demek istiyormuş.
“Başbakan galiba yoruldu” derken bu duruma işaret etmek istedim.
Hepimiz biliyoruz ki Başbakan iş konuşmaya geldi mi rakipsiz. Maşallah bir esti mi her konuyu anlatabiliyor, dili de kolay kolay sürçmüyordu.
Ama çok önemli iki konuda iki gün arayla böyle açıklamalara ihtiyaç duyacak konuşmalar yaptığına göre, biraz nefes almalı, dinlenmeli. Bu hepimiz için de iyi olacaktır, bizim de biraz dinlenmeye ihtiyacımız var çünkü.

El Haşimi de terörist imiş!

TÜRKİYE’de bulunan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi ile ilgili olarak Irak’ın başvurusu üzerine İnterpol tarafından “yakalama emri” çıkarıldığını gazetelerde okumuşsunuzdur.
Türkiye doğal olarak bu talebi yerine getirmeyecek. Irak gibi her türlü hukuksuzluğun olduğu bir ülkeye, siyasi nedenlerle suçlanan bir insanın iade edilmesi fikrine hepimizin karşı gelmesi gerekir.
İlginç olan durum bence şu: Haşimi, Irak’ta terör örgütü kurmak, yönetmek ve eylemlerde bulunulmasını sağlamak ile suçlanıyor.
Bana çok tanıdık gelen bir suçlama bu.
Belli ki güneydeki komşularımız bizden de bir şeyler öğrenmişler bu geçen zaman içinde.
Bizde de rejimin hoşuna gitmeyen insanları “terörist” diye suçlayıp, içeri tıkmak ilk akla gelen yol çünkü.
Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Oda TV ekibi ve ellerine hiç silah almadığı halde “KCK’lıdır, Devrimci Karargâh’tandır” diye tutuklanan gazetecilerin hapiste olmalarının nedeni böyle açıklanıyor.
Protesto gösterisi yaptıkları için tutuklanıp, aylarca mahkemeye bile çıkartılmayan öğrenciler de öyle.
Demek ki hukukun kolayca zorlanabildiği ülkelerde işler böyle yürüyor.

At martini, dağlar inlesin!

SON günlerde beni en çok güldüren haber dün Radikal’in manşetinde yayımlandı.
Metropoll araştırma şirketinin yaptığı “Türkiye’de Darbeler ve Darbe Yargılamaları” başlıklı araştırmaya göre, Türkiye’de halkın yüzde 66’sı bir darbe teşebbüsü gerçekleşirse sokağa çıkıp direnecekmiş!
Ortada “darbe” ihtimalinin “d”si yokken böyle bol keseden atmak kolay tabii.
Sokakta herkesin ortasında bir kadın dayak yerken kafasını çevirip “Aman bulaşmayayım” diyenlerin çoğunlukta olduğu bir toplumda yaşadığımızı unutmayalım.
Yeltsin gibi tankların üzerine çıkabileceğini düşündüğüm bir siyasetçimiz var, Başbakan bunu yapabilir diye düşünüyorum, onun hakkını teslim etmeliyim.
Ama Tiananmen Meydanı’ndaki Çinli gibi elinde filesiyle tankların önüne tek başına dikilen bir sıradan vatandaş kaç tane çıkar? Elbette bundan önceki darbelerde olduğu gibi direnmeye çalışanlar çıkacaktır ama aramızda bu insanlar yüzde 66 oranında değiller, buna eminim.
Kuşkusuz ki en son darbeden bu yana toplumumuzdaki demokratik bilinç gelişti, bir demokrasi kültürü doğdu, buna kuşku yok ama “sesi yüksek çıkanın karşısında sinmek” de hâlâ günlük yaşantımızın sıradan bir özelliği.
Kişisel fikrim şu ki insanlar kendilerine böyle bir soru sorulunca büyük olasılıkla tersini söylemeye utandıkları için böyle bir sonuç ortaya çıktı.
Ama şunu da söylemeliyim, bu da olumlu bir sonuç sayılır: İnsanlarımız hiç olmazsa darbeye karşı çıkmamanın utanılacak bir davranış olduğunu kavramış görünüyorlar.

Kaynak : Hürriyet.com.tr