Tarih 26 Mart 1984, Pazartesi sabah saatleri...
Pazar günkü yerel seçimlerde, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı ile birlikte 15 ilçedeki belediye başkanlığını ANAP adaylarının kazandığı ilan edilmektedir. Yeni büyükşehir belediye başkanı Bedrettin Dalan, diğer ANAP’lı başkanlarla ellerini başlarının üzerinde buluşturarak basına ortak “zafer” pozu verirken, Cumhuriyet muhabiri Fatih Güllapoğlu’nun “Hazır mısınız” sorusuna diyor ki:
“- Ekip hazır, 16 arıyız..”
Güllapoğlu sıkıştırıyor:
“- İstanbul’un sorunlarına çözüm için seçim propagandasında söylediğiniz sır kaynak neydi?”
Dalan artık gizlemiyor;
“- Suudi Arabistan’dan 250 milyon dolarlık kredi…”
Tarih 13 Eylül 1984, Perşembe…
Suudi Arabistan Başbakan Birinci Yardımcısı Veliaht Prens Abdullah bin Abdülaziz, dönemin ANAP’lı Başbakanı Turgut Özal’ın konuğu olarak İstanbul’dadır. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, bu önemli konuğu ağırlamak için Topkapı Sarayı’nda tam “41 çeşit yemek”ten oluşan bir “sultan sofrası” kurdurur. O kadar ki sofrayı kuran Konyalı Lokantası’nın sahibi Doğan Bey, bir ton malzemeyle hazırlanan 500 kg yemekten artan tatlılara hayıflanmakta, “turistlere satma” iznini koparınca rahatlamaktadır.
Boğaz’da ‘yer seçme’
Yemekteki resmi konuların dışında “gayri resmi” konuşulan ise Veliaht Prens Abdullah bin Abdülaziz’in, İstanbul’a 250 milyon dolar destek çıkmasının yanı sıra bu kente olan sevgisini “Boğaziçi’nde bir yazlık saray” yaparak da kanıtlamak istemesidir.
Bu nedenle programda da değişiklik yapılır ve Boğaziçi’nde “yer beğenilmesi” gezisine dönüşür. Özal “gereğinin yapılmasını” istemiş, uygun yerleri Prens’e gösterme görevi de Dalan’a kalmıştır.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın en hararetle önerdiği arazi ise halk arasında adı “Sevda Tepesi” olan, Küçüksu-Kandilli sırtlarındaki Dırvarna ailesine ait 57 dönümlük koruluk alandır…
Bu gerçek öykünün ilerleyen aşamalarını, Sevda Tepesi’ni Dalan’ın ısrarı üzerine Prens’e 800 milyon dolara satan vârislerden emekli Süvari Albay Emin Dırvana’dan dinlemiştik. İşte özeti;
“- Asla niyetli değildik. Zaten imar yasağı gelmişti. İsteseydik yasaktan önce biz inşaat yapardık. Birçok alıcıyı da geri çevirmiştik. Fakat Dalan çok ısrar etti; pazarlık için makamına çağırdı, Prens’in adamları ‘İstanbul kazanacak’ deyince onları tasdik eden kaş göz işaretleriyle bizi 800 milyon dolara razı etti…” (İstanbul’u Sarsan On Yıl: 1983-1993 / Oktay Ekinci-Anahtar Kitaplar)
Sevda Tepesi işte bu pazarlıkla el değiştirdikten sonra, imar yasağını aşmak için ünlü mimarlara “saray projesi” sipariş edildi; derken Arabistan’daki mimarların da “Arap tarzı” bir yapı tasarladıkları öğrenildi; ancak hem Boğaziçi Yasası’ndaki “öngörünüm bölgesine getirilen kesin inşaat yasağı”, hem de Koruma Yasası’ndaki “1. derece sit alanında yapılaşma yasağı” nedeniyle hiçbir proje gerçekleştirilemedi…
Yine Dalan, bu yasaklara rağmen arazinin neden Araplara satıldığını soran Cumhuriyet’e şu yanıtı veriyordu: “Veliaht Prens’i İstanbullu yapmak bizim için onurdur. Ondan sonra bin işadamı daha gelir, ev ve iş sahibi olur…” (Cumhuriyet-31 Temmuz 1990)
Son söz hükümetin
Şimdi, aradan çeyrek asır geçtikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin AKP’li üyelerince kabul edilen imar değişikliğinde Sevda Tepesi’ne bu kez “turistik tesis” izni veriliyor. Bir özel “saray” değilse de “saray gibi bir otel”e sağlanan imar olanağıyla Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın amacına ulaşmasına yeşil ışık yakılıyor. Ne var ki Boğaziçi Yasası’na göre bu gibi öngörünüm bölgesine giren koruluk alanlarda turistik tesis uygulanabilmesi için belediyenin imar değişikliği yapması yetmiyor. Yasada “Boğaziçi İmar Yüksek Koordinasyon Kurulu” adıyla tanımlanan ve Başbakan başkanlığında 12 bakandan oluşan heyetin de aynı değişikliği uygun görmesi gerekiyor. Yani Sevda Tepesi’nde son söz aslında hükümette. Eğer Başbakan’la birlikte diğer 12 bakan da bu karara onay verirse, Başbakan Erdoğan’ın her fırsatta söylediği “Özal’ın izindeyiz” sözü Sevda Tepesi’nde de gerçekleşmiş olacak…
Sevda adı nereden geliyor?
İstanbullu sanatçı Gürol Sözen, tepenin adıyla ilgili öyküyü şöyle anlatır: “Yıl 1931. Kandillili Valentino Vahit, Sefer Bey’in kızı Belkıs’a sevdalıdır. Vahit, Milli Mücadele’de Fransızlara karşı çıkmış bir komiserin oğludur. Sefer Bey, kızını soylu ve zengin birine vermek ister. Bu onulmaz aşk, Boğaziçi’nin de hüznüdür aslında. Çünkü Belkıs ve Vahit bir gün Kandilli sırtlarında buluşurlar her zamanki gibi. Belkıs’ın ailesi ise engellemeye çalışır bu buluşmayı. Vahit, yeni teğmen çıkmıştır. Çam, çınar ve erguvan ağaçları arasında iki el silah sesi duyulur. Boğaziçi’ndeki umutsuz sevdayı, doğanın sonsuzluğu beklemektedir. O gün bugün, arkadaşlarının adlandırdığı ‘Sevda Tepesi’ Boğaziçi’nin anı defterine kaydedilmiştir…”
Haber : OKTAY EKİNCİ-Cumhuriyet












Bu konu hakkındaki yorumunuz