Muhalifgazete’den Ceren Terziahmetoğlu’nun Aydın Engin ile söyleşisi
MİT soruşturması ile beraber gözler AKP-cemaat ilişkisine çevrildi. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tahliyesinden sonra gözler AKP-cemaat ilişkisine tahliyesi ile beraber de “iktidar-cemaat gerginliği” sonucu denildi.
Değişen bir takım durumların iktidar-cemaat gerginliğinden olup olmadığını, cemaatin hükümet içindeki yerini, Türkiye’de ki yurttaşlık, özgürlük ve demokrasi tanımını, Dink cinayetini, eğitimi ve Yeni Anayasa’yı konuştuk Aydın Engin ile.
Yapmış olduğunuz bir açıklama var “Oda Tv’nin yayın çizgisi ve politikasından hiç hazzetmiyorum” şeklinde. Size hitaben de oradan, Silivri ile hiç ilgilenmediğiniz ve kendi dostlarınızın başına gelince aklınızın başınıza geldiği, şeklinde bir açıklama var. Nasıl yorumluyorsunuz bunu?
“AHMET’İ, BÜŞRA ERSANLI’YI VE PINAR SELEK’İ GERÇEKTEN İYİ TANIRIM”
Silivri ile ilgilenmediğim doğru değil. Ben oraya duruşma izlemeye de gittim. “Kendi dostlarının başına gelenler ilgilendiriyor” kısmı da doğru değil. Ahmet Şık, ben Cumhuriyet’te yazı işleri müdürüyken benimle beraber çalışmış olduğum hatta habercilik ödülü aldığı Evrensel’in yarışmasında “bu ödülü kabul ederim ama Aydın ağabey verirse” diyecek kadar tanırız birbirimizi. Ben onun hem ağabeyi, hem de meslek ağabeyiyim. Ahmet’i avucumun içi kadar iyi tanıyorum. Onun solculuğunun, sosyalizm ve Marksizm anlayışının ne olduğunu biliyorum. Bir sürü yanlış yapabilir Ahmet, heyecanlı ve gençtir. Benden fırça da yer, yemiştir de. Ama Ergenekoncu olamayacağını, o çizgide ulusalcı olamayacağını yani milliyetçi olamayacağını iyi biliyorum. Onu çok iyi tanıdığım için, tutuklandığı günden bugüne kadar savundum. “Tanırım iyi çocuktur” sözünü şimdi Aydın Engin söylüyor dediler ama “evet, ben Ahmet’i iyi tanırım. Yapmaz” dedim. Nedim Şener’i çok yakından tanımıyorum ama güvendiğim arkadaşlarımdan biliyorum ki o da böyle bir şeye alet olacak bir adam değil. Daha da örnekler verecek olursak; Büşra Ersanlı. Yine avucumun içi gibi tanıdığım çok eski bir arkadaşım. Onun her şeyi yapabileceğine inanıyorum ama şiddete şiddet ile karşı olduğunu biliyorum. Her şeyi yapar ama şiddete tapan bir siyasi hareketin içinde yer almaz veya onun aleti olmaz. Aynı şeyi Pınar Selek içinde söylerim. Onu da avucumun içi gibi tanıyorum diyeceğim ama ne yapayım. Dedesi benim öğretmenimdi, babası 12 Mart 1971’den beri her davada beni ben istemeden gelip savunan avukatımdı. Pınar’da onun çocuğuydu. Bu kadar iyi tanıdığım bir çocuğun bombayı alıp bir işe girişeceği, önüme somut kanıt getirseler “kanıtlar sahtedir” diyecek kadar iyi biliyorum.
“İDDİANAMEYE KAHKAHA İLE GÜLDÜM”
Doğrudur, Oda Tv’nin yayın çizgisini beğenmiyorum, hatta nefret ediyorum. Bu kelimeden de kaçınmıyorum. Ama bu Oda Tv’deki arkadaşları savunmamam için de bir neden olamaz. Yine haksızlık etmişler. Birkaç yazı yazdım, onlarda şu şekildedir; Oda Tv iddianamesi boş çıkmıştır. Savcı Zekeriya Öz “Bu tutuklamalar gazetecilik faaliyetlerinden dolayı değil, bilmediğiniz çok önemli kanıtlar var” dedi. Bu lafından sonra bunu iddianameye koyması lazımdı. Savcının o lafından sonra itiraf ediyorum “Acaba var mı bir şeyler” diye düşündüm. Bu bizim mesleğimizin doğal kuşkuculuğunun gereğidir. İddianame çıktığı zaman önce kahkaha ile güldüm. Orada iddia edilen suçların hiçbiri bırakın demokratik kuralları, bizim ceza yasamıza göre suç değil. Tutuklu olan arkadaşlar ile farklı düşünüyor olabiliriz ve farklı da düşünüyorum ama bu arkadaşların tutuklu olmaları bir yana, yargılanmaları bile bana yanlış geliyor. Ortada bir suç yok bence.
Ahmet Şık ve Nedim Şener ile olan son tahliyeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
“YARGI BAĞIMSIZ DEĞİL, ONU BENİM KÜLAHIMA ANLATSINLAR”
Taşıyamazdı daha fazla çünkü önem verdikleri Amerika ve Avrupa kamuoyunda da taşıyamayacakları kadar somut baskılar gelmeye başladı. Sanılıyor ki bir kampanya yapıldı da onlar duyarlı davrandılar tam tersine olanın ne kadar temelsiz olduğunu iddianameyi okuduklarında anladılar. 12 Eylül döneminde duyarsız davranmışlardı, Nedim ve Ahmet söz konusu olduğunda aldıkları tavır o yüzden önemli ve değerlidir. Aynı zamanda AKP hükümeti bu konuda ağır yaralar aldığını gördü ve daha fazla taşıyamayacağından bu tahliyeler oldu. Üç duruşma önce niye tahliye edilmedi sorusunun cevabı yok. Arada ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Taha Akyol’un da yazdığı “yeni bir yasa çıkıyor, bu örgüt tanımı değiştiriliyor” sözleri var. Ama daha çıkmadı, çıkmadığı için mahkeme “o yasa çıkacak biz de şimdiden uygulayalım” demez mahkemeler. O mantık, çok doğru bir mantık değil bence. Ama taşıyamayacakları için bu tahliyeleri yaptılar. E peki hükümet yargının işine karışıyor mu, yargı bağımsız değil mi? Onu benim külahıma anlatsınlar. Yargı bağımsız değil. Hiç olmadı.
Kime bağlı peki? Cemaate mi?
“AKP VE CEMAAT ARASINDA KİM DAHA ŞAHİN YARIŞI VAR”
İktidara bağlı. 28 Şubat sürecinde ağır basan askere bağlıydı. İstiklal Mahkemeleri sırasında tek parti devletine, Kemalist rejimine tabiydi. Şimdi bunlar iktidar oldular. Devlete bağlıdır yargı, devleti savunur. Yurttaşı değil. O yüzden burada da şimdi elbette kendi kadrolarını yetiştirirler. Cemaat mi AKP mi sorusu çok anlamlı bir soru değil. Evet doğru cemaatin yargıda da iyi örgütlendiğini, daha doğrusu yayıldığını biliyoruz. Bu herkesin bildiği bir sır olmaya başladı. Örneğin, Kürt sorununda deniyor ki “cemaat mücadeleci kanattır, hükümet müzakereci kanattır”. Yani hükümet daha barışçıl çözümden yana da, cemaat içinde “şahin” izlenimi var. Bu Ergenekon davaları içinde söylendi, Ergenekon bütünlüğünde Oda Tv ve Ahmet Şık’lara kadar da gidilebilir bu. İlk bakışta makul gibi görünüyor ama gerçek öyle değil. Başbakanın orada burada konuşmalarını dinlediğimiz ve başbakanın baş danışmanı olan Yalçın Akdoğan’ın yazdığı yazılarını okuduğumuz zaman, şahin olma konusunda “biri şahin, biri güvercin” değil, “şahinlik” yarışı var aralarında. Ahmet ve Nedim’in tahliyesinde her iki taraf içinde taşınamayacak bir yük vardı, o yüzden tahliye edildiler.
Kısaca cemaat-AKP gerginliğinden kaynaklanan bir şey diyemeyiz yani…
“İKTİDARDAN PAY ALMAK İSTEYEN İKİ GRUP VAR”
Tahliyelerde gerginlikten kaynaklanan bir durum yok. Zaten onların arasında ki gerginlik bence iktidarın paylaşımı. MİT olayı da oydu. Sızamamış, girememiş orada kadro biriktirememiş cemaat. Etkileyebildiği yargı erkindeki unsurlarla hır çıktı ve şuanda da bu itiş kakış süregelmekte. Önümüzdeki dönemde de başka bir yerde patlak verecektir. Çünkü ortada iki tane erk var. İktidardan pay almak isteyen iki grup var. Bir tanesi cemaat. Nurculuğun büyük ve varsıl kolu. Gücü oranında pay almak istiyor. Bir de Gülen hareketi kadar disiplinli davranamayan, federal bir görünüş veren Nakşibendi kolları var. Nakşibendiler tek başına hareket eden bir tarikat değildir. Gün gelmiştir önemli bir kesimi Demirel’i desteklemiştir, büyük bir kesimi MHP’yi desteklemiştir, bir başka kesimi de Erbakan’ı desteklemiştir. Cemaatin şuan çok güçlü görünmesinin nedeni komünist partilere özgü olan o “çelik disiplini” yürütüyor olmasından ibaret benim gözümde.
Peki ileride nerede ve nasıl patlak verir ?
“SEÇİME YAKIN PAZARLIKLAR OLACAĞI İÇİN BİR PATLAMA OLABİLİR”
Önümüz seçim ve seçim öncesinde, bunu sadece cemaat ve AKP ile sınırlı tutmuyorum, daha önceki yıllarda dahil destekleme hep pazarlıkla olur. AKP gibi kazanacak partiler söz konusu olduğunda, bu pazarlıklar ayrıntılanır. Milletvekili ile sınırlı kalınmaz, bakanlık dağıtılır pazarlık bağlanır bu seferde arkasından “peki o bakanlıkta müsteşar ve bağlı olan genel müdürler kim olacak” şeklinde pazarlıklar olur. Seçime yakın bir patlama noktası olarak bunun olabileceğini düşünüyorum. Aynı şekilde MİT sorunu patlak verdiğinde de bir şey halledilmedi Hakan Fidan yerinde duruyor, savcılar geri adım atmadılar, başbakana “biz bunları yargılamak istiyoruz” diye başvurdular. Bu politik bir manevraydı dolayısıyla bu sorun buzdolabından çıkarılıp yeniden önümüze gelebilir. İki tarafta kendini çok güçlü hissettiği için bir şeylerin patlayacağını düşünüyorum.
Türkiye’de o kadar çok kanayan yara var ki, en sonuncusu da Uludere. Hala daha bir açıklama yok. Uludere fotoğrafını nasıl görüyorsunuz?
“KÜRT SORUNU ÇÖZÜLÜRSE BAZI KİŞİLERİN UYKULARI KAÇAR”
Ortada altında ezilecek bir suç var. Yapılan açıklamalar ve söyleşilere göre ağır bir suç var ortada. Bu suç kelle götürür. İdam anlamında kullanmıyorum, insanlar pozisyonunu kaybeden. Başbakan sorumluysa istifa etmek zorunda kalır, genel kurmay başkanıysa emekliye sevk edilir. Ortada 34 kişiyi öldüren bir cinayet var. Uludere’deki suskunluk ürkütücü bir suskunluk. Hiçbir devlet bu kadar zamanda, bu kadar aleni bir olayın “hala daha soruşturmasını tamamlayamadık” mazeretinin arkasına saklanamaz. Şimdiyse böyle bir mazeret bile öne sürmeden, suskunluk duvarının arkasına çekilmiş durumdalar. Heron zaten insansız bir uçak. Heronlar karar vermedi herhalde bunlara, birileri karar verdi ve bu astsubay, yüzbaşı ya da binbaşı değil. Bu düzeyde bir şey çok yukarıdan verilebilir. Türkiye’de Kürt sorununun barışçıl çözümüne gidecek olan adımları hala daha engellemek isteyen ve etkili olduğunu düşündüğüm güçlerin yönlendirmesi sonucu olan bir şey olabilir. Türkiye’de Kürtlerle silahların sustuğu bir ortam olduğu takdirde, uykuları kaçacak birtakım güçler var. Bunun içinde uyuşturucu ve silah kaçakçıları, savaş baronları ve bunun içinde siyasal pozisyonlarını korumak isteyenler var. Cumhuriyet gazetesindeyken suç olarak kabul edildiği için yayınlanmamış bir söyleşim vardı. Bir özel harekatçı, çift maaş alıyor onlar, “Bunu kaybetmektense, bilmem kimin ölmesini tercih ederim” diye samimi itiraflarda bulunmuştu.
Savaş devam edecek ki, rahatlığını kaybetmeyecek. Bunu sadece parasal rant olarak düşünmeyin, siyasi rantı da var. Birçok kirli insan bu çatışma ortamının sürmesi konusunda ağırlık kullandılar. Bunun içinde üniformalı ve üniformasız bürokratlar var, siyasetçiler de var. Tabii en çok üniformalı bürokratlar var. Bunların hala pes ettiklerini düşünmüyorum. Uludere’yi tek başına değil, Silvan saldırısı ve Dağlıca baskını ile beraber düşünelim. Bütün bunlar çok ciddi soru işaretleri taşıyan ve gerçek sorumluları gün ışığına çıkarılıp mahkum edilmemiş olaylardı. Sorun sadece “ne yapalım PKK geldi, Silvan’da şu kadar askeri öldürdü” şeklindeydi, peki o askerlere yedi saat boyunca niye yardım ve destek gitmedi sorusunun cevabı yok.
Toplum olarak birlikte yaşamayı öğrendik mi ya da öğrenebilecek miyiz?
“BİRLİKTE YAŞAMA ÖZGÜR BİREY OLMAKLA MÜMKÜN”
Öğrenmedik tabii ki. Birlikte yaşama öncelikle yaşam biçimlerine karşılıklı saygı ile mümkün. Varsa bile bunun ilk basamaklarındayız. Üstelik Türkiye’de yaşadığımız kamplaşmayı düşünürsek eğer birlikte yaşamayı besleyen değil zorlaştıran öğeler olarak ortaya çıkıyor. Ve gerçekten benim bilebildiğim en sert kamplaşmayı yaşıyoruz. Daha önce çok tepelerde siyasetçiler arasında bir kamplaşmadan söz edilirdi, 1950li yıllarda Vatan Cephesi gibi. Ama bu toplumun alt katmanlarına kadar yaygınlaşmış değildi. Şimdi tam tersine, gerek inanç bazında gerekse ideolojik bazda çok sert bir kamplaşma yaşıyoruz. Birlikte yaşama zaten kendiliğinden iyicene zorlaşmakta. Birlikte yaşama özgür birey olmakla mümkündür. Özgür bireyler olmadıkça, birlikte yaşamak demek cemaatlerle, grup psikolojisi ile hatta sürü psikolojisi ile hareket edenler anlamına gelir. O zamanda birlikte yaşamanın koşulları ortadan kalkar.
“ÖZGÜR YURTTAŞ OLMAK İÇİN BİR MÜCADELE YOK”
Unutmayın ki birlikte yaşamayı iyi başaran ufak tefek sakatlıklara rağmen bir örnek vereceksek Batı Avrupa toplumlarından söz edebiliriz. Orada kilise ve aristokrasiye karşı “Ben özgür bir vatandaşım. Ne aristokrat olarak sana bağlıyım, ey kilise ne de sen benim geleceğime karar verebilirsin” diyebilen bir eylem. Sosyalizmden bahsetmiyorum. Özgür bireyler olma kavgasıdır bu. Aslında bu tam burjuva demokratik devrimler dediğimiz şeydir. Özgür yurttaşlar olma üç yüz yıllık bir tarih ile kazanılmış bir şey. Biz de ise 28 Ekim akşam halife ve devlete bağlı kul, tebaa olarak yapmış insanlar ve 29 Ekim sabahı “Siz artık yurttaşsınız” denilmiş. Özgür yurttaş olmak için hiçbir mücadele yok ortada. Bu işler bu kadar çabuk ve kolay olmuyor. Yurttaşlık nüfuz kağıdına sahip olmak değildir sadece. Bu bir özgür olma bilincidir, kendi seçmeleri ve kendi tercihlerini öne çıkarabilme, bu hakkı kendinde görme ve güveni duyma, devleti de o şekilde dizayn edebilecek yurttaşlar demektir. Bilinçli yurttaşlar, yurttaşlık sorumluluğunu kendinde taşıyan bireyler oluşmadan birlikte yaşayabiliriz gibi bir iyimserliğe kapılmayalım. Biz biraz daha acı çekeceğiz.
Türkiye’de ki yurttaşlık tanımı size göre nedir?
“KÜRT SORUNU ÇÖZÜLMEZSE, TÜRKİYE İLERİ DOĞRU ADIM ATAMAZ”
Bir anayasa yapılır mı bilmiyorum çünkü bana yapılamayacakmış gibi geliyor. Toplumda 12 Eylül anayasası dediğimiz büyük ölçüde faşizan izler taşıyan anayasaya çok güçlü bir itiraz yok, bunu gördük. Bu da özgür bireyler olamamaktan kaynaklanıyor. Siyasi partiler yeni anayasayı kotaracaklar. Siyasi partiler arasında bırakınız özgürlükçü, çağdaş bir anayasaya ulaşmayı, herhangi bir anayasal madde konusunda uzlaşma yerine birinin ak dediğine diğerinin kara demesi ve birbirini dinlememesi var. Şunu iddia ile söylemek istiyorum Kürt sorunu eğer çözülmezse Türkiye geleceğe doğru bir adım atamayacaktır. Kürt sorunun çözümünde atılacak anayasa bağlamındaki adım ise var olan anayasada ki yurttaşlık tanımıdır yani “Türkiye Cumhuriyeti’nde olan herkes Türk’tür”. Anayasada bu madde var ise bunun devamı artık kendiliğinden gelir çocuklara her sabah yalan söyletirsiniz. “Türküm” dersiniz. Bir adım daha “Doğruyum, çalışkanım”, bu da yalan çocuk daha ilkokuldayken yalan söylemeye başlıyor. Yurttaşlık tanımı değişmediği sürece, Kürt sorunu değişmeyecek. Kürt sorunu çözülmedikçe de Türkiye’de konuştuğumuz her konuyu çöpe atmamızı gerektirecek. Bir kilitlenme ile karşı karşıyayız ve bu daha da kanlı bir hale de dönüşebilir eğer adım atılmazsa. En son anayasanın tartışıldığı Abant Platformu’na katıldım, aynı görüşte birleşeceğini sanmadığım çok çeşitli kesimler bu vatandaşlık tanımı konusunda tam bir mutabakat sağladılar. Anayasada vatandaşlık tanımı olmamalıdır. Olan tanım değişmedikçe, önümüz çok karanlık.
“Özgür birey” diyoruz. Peki ne kadar demokratız, ne kadar özgürüz?
“KÜRT KELİMESİNİ KULLANDIĞIM İÇİN 7.5 YIL MAHKUM OLDUM”
Herkes kendi penceresinden bakarak özgürüz, az özgürüz, hiç değiliz gibi cevaplar verebilir. Ama bütün ülke üzerinden baktığımızda çok özgürlük talebi olmayan genç kitlelerden de söz edebiliriz. Mecburen kendimize benzeyenlerin durumuna bakarak bir şeyler söyleyebiliriz. O yüzden özgür olduğumuzu söyleyemeyiz. İnsanlar başbakanı protesto edebilme, var olan iktidara muhalif olabilmeli. Bu bir haktır. Bu hak polis şiddeti ile bastırılıyorsa eğer soru kendiliğinden cevaplanmış olur. İnsanlar gerçekten özgürse kendi etnik, dinsel ya da cinsel kimliklerini özgürce ifade etmek isterler. Türkiye’de bu mümkün değil. 1978’de bir yazımda “Türkiye’de ki Türkler ve Kürtler” cümlesinde “Kürt” kelimesini kullandığım için 7,5 yıla mahkum oldum. Kaç yıl geçmiş sadece “Kürt” denebiliyor. Bunu deyince bile “bölücü mü” diye bakılabiliyor. Sadece Kürt ile sınırlı tutmuyorum. Hrant niye öldü sorusu içinde aynı şey geçerlidir. Dolayısıyla, hayır özgür değiliz. Aynı şekilde demokrasi kimilerine göre Batı’nın baskısı ile kimilerine göre artık çağ dışı kalma kaygılarından dolayı 1946’da atılmış adımlar ile başlamıştır.
“VERİLENİN GERİ ALINDIĞI BİR ANAYASAMIZ VAR”
Demokrasi tek parti döneminden çok partiye geçmekten ibaret değil. Çok partili bir rejim söz konusuysa, onun dışında da bir demokrasi ortamı yoksa eğer bu olsa olsa mezbahaya götürecek olan çobanı seçmektir. Rosa Luxemburg’un bir düşüncesi var “Özgürlük ve demokrasi azınlığın çoğunluk olabilme hakkıdır, olanağıdır”. Türkiye’de ise demokrasi çoğunluğun azınlıklar üzerindeki baskısı olarak ortaya çıkıyor. Ne diyor başbakan “Millet böyle istiyor” diyor, yani çoğunluk böyle istiyor. Bu yeni değil, 50’li yıllarda da bir başkası “Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz” demişti. Soruda ki “özgürlük ve demokrasi”de azınlığın kendini güvenceye alması ve çoğunluk olabilmek için yolunun açık olması. Düşünce özgürlüğü için atılmış adımların ikinci ayağı olan örgütlenme özgürlüğünün de sınırsız olması lazım, aksi takdirde topal olur o demokrasi ve özgürlük. Siyasi partiler kanununu açıp baktığınızda, aman toplum bir şey yapmasın örgütlenmesin anlayışının üzerine kurulmuştur. Örgütlü bir güç gerçekten güçlüdür. Devletin izin verdiği sınırlar içinde kalan, tahammül edilebilir muhaliflere izin veriliyor. Bizim anayasamız “ana” yasa mıdır “ama” yasa mıdır sorusu tartışılır çünkü “herkes fikirlerini açıklamakta özgürdür AMA” diye devam eder. Açıp anayasaya baktığınızda göreceksiniz “ancak, ama, fakat” gibi sözlerle beraber verilenin geri alındığı bir anayasa var.
Gelelim Hrant Dink cinayetine. Karardan sonra Ahmet Hakan’ın programında “İnşallah yarın yürüyüşte başbakanın samimiyetini görürüz” demiştiniz. Ama açıklamalar tatmin etmedi; başbakan “Devlet yargı ile müşterek çalıştı”, Arınç’ta “Üzerimize düşeni yaptık ama kamuoyu vicdanı tatmin edilmemiş” yönünde oldu. Dink cinayetinde olması gereken noktaya ne zaman ve nasıl geleceğiz?
“MAHKEME KARARI OTUZ BEŞİNCİ SAATTE AÇIKLANMIŞTI”
O programda onu söyleyişim haklı bir ironiydi. Başbakan karar açıklandıktan sonra “Biz otuz iki saatte katili yakalamış bir hükümetiz. Biz elimizden gelen her şeyi yaptık” diye övündü. O zamanda söyledim, bugün de tekrarlayacağım; hayır yapmadınız. Çünkü otuz beşinci saatte ise İstanbul Emniyet Müdürü “Milliyetçi duygular ile işlenmiş, bireysel bir cinayettir. Siyasi ve örgüt yanı yoktur” dedi. Mahkeme kararı aslında otuz beşinci saatte açıklanmıştı. Bu olay o üç çocuğun becerebileceği bir iş değildi. Sadece tetikçileri yakaladılar, elimizden geleni yaptık dedikleri budur.
“BAŞBAKAN ELİNDEN GELENİ YAPMADI, SADECE SEYRETTİ”
MİT hakkında soruşturma izni verdik, doğru verdiler ama devletin başka bir ayağı olan yargı erki de buna dayanarak o soruşturmayı yürütmedi. Trabzon valisi, Trabzon İstihbarat Başkanı ve Trabzon Jandarma Komutan’ı hakkında akla gelebilecek her türlü engelleme yapıldı. Bunu başbakan yaptı demiyorum ama “Elimizden geleni yaptık” diyebilmek için Jandarma Alay Komutanı Ali Öz’ün yargıç karşısına çıkmayışına el koyması lazımdı. Koymadı, seyretti. İstanbul Valisi’ni Terörler Mücadele Müsteşarı yaptı. İstanbul Emniyet Müdürü’nü Osmaniye’ye vali yaptı. Başbakanın söylediği boş bir laftı. Elinizden geleni yapmanın bir yolu da başbakan eğer Hrant’ı anmak için yürüyüşte yer alsaydı, devlet olaya farklı bakıyor diye bir düşünceye kapılacaktık. Şimdi adli aygıtın labirentlerinde sürünecek, gidecek. Elinden gelecek çok şey varken yapmadı. Engellemediyse bile, bazı konularda engellemedi ama gerekeni yapmadı sadece seyretti. Tribünde oturmayı yeğledi.
Yeni eğitim sistemi taslağı hakkında ne düşünüyorsunuz?
“AKP İÇİNDE DİNCİ NİTELİKLERİ AĞIR BASAN BİR GRUP VAR”
Kör bir muhalefet, muhalefeti de cılızlaştıran ve etkisizleştiren bir tavır olur. Kuşkularımı bilgi gibi söylemek hakkına sahip olmadığımı düşünüyorum. Şuan da 4+4+4 sistematiği ile ne elde etmek istediklerinin çok somut bir verisi yok ortada. Mesela, Ali Babacan “Türkiye’de ki eğitimin ortalaması orta ikiden terk düzeyindedir. Bu kalite ile çağ atlayan, ulusal geliri 30 bin dolar olan bir ülke olamayız” diyor. Bu bir şirket yöneticisinin bakışıdır, doğrudur da. Türk eğitim sisteminin tepeden tırnağa modernize edilmesi, çağdaş olması ve iddialı olup meydan okuması hepimizin bildiği bir gerçekti. Bunu o yüzden mi yapıyorlar emin değilim çünkü bir hükümet tasarısı değildi. Hükümetler kanun tasarısı yapar, milletvekilleri kanun teklifi yaparlar. Bu bir teklifti. Hükümet yapmadı bunu, AKP içerisinde dinci nitelikleri çok ağır basan bir grup yaptı. Temel hareket noktası “Baba beni okuldan kurtar”dı. Bir de çocuklarımız din eğitimi alsın mantığıydı. Hem toplumdaki tepkilerden dolayı, hem de Ali Babacan gibilerinin isteklerine cevap verecek bir şey değildir bu. Geri adımlar attılar. Örneğin; beş yaşında başlatmaktan vazgeçtiler, kızları okullardan kurtaracak olan uygulamalardan vazgeçtiler.
“ÇOCUKLARA YAYGIN VE EŞİT EĞİTİM VERİLMELİ”
Hayranı olduğum için değil ama iyi bildiğim için Batı Avrupa örneğini vermek istiyorum. Bir tek Federal Almanya’da bir uygulama vardı, onlarda vazgeçtiler. Sebebi de şuydu; aşağı yukarı on yaşındaki çocuklar yetenek, yatkınlık, zeka, kavrayış gücü gibi hassas terazisi olmayan terazilerde tartılmış gibi öğretmenlerin ve okulların kararı ile hayattaki yolları önceden belirlenirdi. Bizimkiler ise dördüncü sınıftan itibaren yolları ayıracak bir sistematiğe doğru geçiyorlar. On yaşındaki çocuğun yatkınlıklarını, yetkinliklerini, kabiliyetlerini, yönelimlerini, geleceğini belirleyemezsiniz. Bu daha çok teknik işlere gidecek, İmam Hatip okullarına gidecek, şu sosyal alanda başarılı olacak şeklinde belirleyici olamazsınız. Çocuğun geleceğine devletin, anne ve babanın karar verdiği bir dünya, kötü bir dünyadır. Çocuğa mümkün olduğu kadar yaygın, eşit eğitim verirsiniz bu eğitim içerisinde çocuk zaten kendiliğinden yönelmeye başlar. Türkiye’de bölgesel farklar çok derin. Hep İmam Hatipler odaklı bakılıyor. Bu uygulamaya geçilirse ilerde bir gün vazgeçilir fakat o zamanda birkaç kuşak telef olmuş olur. Türkiye’nin böyle bir lüksü olamaz. Bir de o çocukların halini düşünün. O çocuk büyüyecek, meslek lisesine gidip tornacı olacak ama belki müzisyen olacaktı.
Anayasa Referandumu yapılalı bir buçuk sene, genel seçimler yapılalı da neredeyse bir sene olacak. AKP öncelikli hedeflerinin anayasa olduğunu söylemişti ama hala daha bir girişim yok. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
“ANAYASA KONUSUNDA UMUTLU DEĞİLİM”
Bu konuda karamsarım. Eğer 2012’de de anayasa konusunda bir uzlaşma olmazsa ondan sonra seçimler başlayacak ve bir anayasa üstünde de yoğunlaşmak mümkün değil. Ama şuanda görünen o ki, dışa karşı yansıyan iyimser demeçlere rağmen anayasa konusunda ortada ciddi bir adım yok ve ciddi görüş ayrılıkları var. Örneğin; Kürt hareketinin, vatandaşlık tanımının değişmemesi, anadilde eğitim hakkının tanınmaması halinde yeni bir anayasa için uzlaşma bir yana dursun, çok ciddi tepki göstereceğine inanıyorum. Milli Eğitim Bakanı’nın “Kürtçe seçmeli ders olabilir” açıklaması ortada ki büyük ayrımı gösteriyor ve bundan yola çıkınca yeni bir anayasa için uzlaşma ihtimali kalmıyor. Nisan ayının sonunda önerilerin alınmış olmalı ve sonraki üç ayda anlaşılan noktalardan bir metin çıkarılmalı. İki ya da üç tane madde çıkar. Onlarda herhalde “yağmurlu havalarda şemsiye alınmalıdır” gibi ciddi olmayan maddeler olur. AKP “Uzlaşamadık, ben tek başıma çıkarıyorum” diye de çıkaramaz çünkü meclis aritmetiğine uygun değil. Galiba biz 12 Eylül’de sırtımıza geçirilen deli gömleğini bir süre taşımak zorunda kalacağız. Bu anayasa yama ile değişemez, mantığının değişmesi lazım. Bugün olsa yine “Evet” derim. “Yetmez ama Evet” demedim, . Hiç duraksamadan “Evet” derim. Benim için 12 Eylül anayasasında açılacak her bir ufak çentik evet demem için yeterli bir sebeptir. Yeter ki 12 Eylül anayasasından bir milimetre daha iyi bir şey olsun. Akşam anti demokratik bir ülkede yatıp, sabah ah ne güzel demokratik bir ülkede uyandım gibi hayaller kuramayacak kadar hem deneyimli hem de yaşlıyım.
Terörle Mücadele Kanunu nasıl olmalı?
İktidarının daha ilk yıllarında askerler ile zıtlaşmayı göze alamayan ödlek AKP, askerlerin önerdiği veya yaptığı değişiklikleri yaparak, TMK’yı artık kara mizah sınırına taşıdı. Katalog suçlar deyip, herkesi içeri atabilecekleri bir sistem ürettiler. Mükemmel demiyorum, daha özgürlükçü bir anayasa kotarılsa siyasi partiler kanunu da, TMK’da değişmek zorunda kalacak zaten. Ama anayasa kotarılamazsa tek tek o maddeler üzerinde kim, neyi, nasıl değiştirecek konusunda çok umutlu olmamak lazım çünkü çok ciddi bir hukuk çalışması bu. İlkesi anayasada varsa eğer burada yapamazsınız. Birçok demokratikleşme adımları, gönüllü veya gönülsüz AB kriterli için geldi. Batı Avrupa standartlarında bir demokrasiyi AKP ideolojik olarak taşıyacak bir parti değil. Anti-demokratik ortamı düzeltecek çok umutlu dayanaklar kalmadı ortada.












Bu konu hakkındaki yorumunuz