Türkiye’nin yüksek rütbeli devlet memurlarına dokunmayı Başbakan iznine bağladığı gün Almanya’nın en yüksek rütbeli devlet memuruna, cumhurbaşkanına dokunması ilginç bir tesadüf oldu.
Gerek Alman cumhurbaşkanı Christian Wullf’un istifasına neden olan gerekçeler, gerekse bunun politik yansımaları, Türkiye ile batılı demokrasiler arasındaki farklar açısından değerlendirmeye değer bir tabloyu ortaya koyuyor.
Alman cumhurbaşkanına yöneltilen en büyük eleştiri, yakınındaki işadamlarıyla kurduğu ilişkiler ile ilgiliydi. Ama Wullf’un iş dünyasındaki arkadaşlarına yönelik kayırmacı bir tutum sergilediğine dair somut kanıtlar yok. Yapılan en büyük suçlama, işadamı arkadaşlarının yazlıklarında, teknelerinde, milyon euroluk evlerinde geçirdiği tatiller. Ayrıca Porsche’nin Volkswagen’i satın almaya çalıştığı döneme ilişkin bir sermaye piyasası suçlaması var, ama o daha dün çıktı. Dolayısıyla istifa öncesi bardağı taşıran son damla oldu.
Oysa Türk tipi demokraside bizler, başbakan ve cumhurbaşkanlarının kardeşlerine ait bankalara (üstelik batan), başbakanların emirleriyle devlet çeşmesinden su içen müteahhitlere, gece yarıları işadamları ile yapılan kamu bankası satış anlaşmalarına, kamu bankalarının kaynakları ile alınan medya gruplarına alışığız.
Ayrıca Türk tipi demokraside siyasetçilerin işadamlarının teknelerinde tatil yapmalarında, kendilerine ayrılan ultra lüks tesislerde ağırlanmalarında, iş adamlarının kendilerine ait koylarda dinlenmelerinde sakınca yoktur. Oysa ki bunlar, Alman işi demokraside istifa gerektiren unsurlara dönüşebiliyor.
Alman demokrasisinde, devletin zirvesindeki cumhurbaşkanının evinde, ofisinde arama yapmak da normal. Polis, savcılık emriyle geçtiğimiz günlerde Wullf’un hem ofisinde hem rezidansında arama yaptı. Eski sözcüsünün ofiste bıraktığı iddia edilen bazı belgeler bulunmaya çalışıldı.
Bunu yapan savcı hala görevde. Görevden alınmadı, başka bir yere sürülmedi. Merkeze çekilmedi, hakkında 12 yıl hapis istemiyle dava da açılmadı. Üstelik operasyonu yapan polislerin de tamamı halen görevlerinin başında. Emniyet müdürlüğü bu arama ve operasyonu gerçekleştirdiği için herhangi bir görev değişikliğine uğramadı. Orada Cumhurbaşkanına bile dokunan yanmadı.
Angela Merkel Hükümeti, kendisi, üstelik de 1250 kişilik bir oylamada 3 oy farkla seçtirebildiği bir cumhurbaşkanına yönelik bu uygulamayı engellemek için Wullf aleyhinde haber yapan gazetecileri terörist ilan etmedi, içeri almadı. Onları engellemek için çalıştıkları medya kuruluşlarına baskı yapmadı, vergi cezaları çıkarmadı. Gazetelerin patronlarını toplayıp geçmişte Türkiye’de çok örneği görüldüğü üzere “ayar vermeye” ç alışmadı.
Tam tersine, bu durumu “Çok üzgünüm. Ama Almanya’da demokrasi ve kuralların herkes ama herkes için olduğu bir kez daha kanıtlandı” açıklaması yaptı.
Alman demokrasisinde iktidardaki Hıristiyan Demokrat Parti’nin karşısındaki Sosyal Demokratlar ve dahası sol tandanslı Yeşiller, istifa eden cumhurbaşkanının yerine bir Protestan papazı aday gösterebiliyor. Onun inancıyla, yaklaşımıyla, dini görüşüyle değil, devlet adamlığıyla ilgileniyor. Bir rahibin cumhurbaşkanı olmasının laikliğe zarar vereceğini düşünmüyor.
İktidar partisi Hıristiyan Demokratlar’ın hiçbiri cumhurbaşkanının dokunulmazlığının kaldırılmasına tepki göstermiyor, bizzat destekliyor. Hataları varsa arınıp gelmesi gerektiğini savunuyor. İstifa eden cumhurbaşkanı, büyük olasılıkla hakim karşısına geçecek ve yargılanacak.
Türk tipi demokrasilerde ise bu tür yargılamalar ancak, demokrasinin darbelerle kesildiği dönemlerde görülüyor. Üstüne üstlük, o siyasetçiler konuşmalarına, savunma yapmalarına dahi izin verilmeden darağacına gidiyor.
Kısacası orada dokunan yanmıyor, kimse de kimseye boşu boşuna dokunmuyor.












Bu konu hakkındaki yorumunuz