Yazarların kavgasında inanılmaz sözler

Taraf’ın yazarı Mehmet Baransu, Radikal yazarı Akif Beki’yi çıldırtacak bir yazı daha kaleme aldı.

İSTANBUL – Uludere’de 35 kişinin ölümüyle sonuçlanan yanlış istihbarat hatası ile ilgili yapılan tartışmada, Mehmet Baransu, Başbakan Erdoğan’a sert eleştirlerde bulunmuştu. Baransu ayrıca bu konuda kendisini eleştiren ve ’kahramanlaşmak istiyor’ diyen Radikal yazarı Akif Beki için de “Mit’ci gazeteci” suçlamasını yöneltmişti.

Baransu’nun bu çıkışından sonra polemik iyice sertleşmiş ve Akif Beki de, Baransu’ya verdiği yanıtta, “eline bavul ve kalem tutuşturulmuş tıfıl gazeteci” diyerek sert çakmıştı. Yaşanan bu polemik dur durak bilmiyor.

Taraf yazarı Mehmet Baransu, bugün kaleme aldığı yazıda Akif Beki’ye öyle bir yanıt verdi ki, Beki’yi çıldırtacak türden…

İşte o yazı… 

DALKAVUK-SARAY SOYTARISI

Padişah ve dalkavuğun hikâyesini bilirsiniz. Hikâyenin çeşitli türleri var. Biz en popüler olanlarından birini anlatalım.

Padişahlardan biri bir akşam ziyafetinde patlıcan oturtmayı pek beğenmiş. Başlamış patlıcanı övmeye. Övmüş, övmüş ve yine övmüş.

Padişahın ardından sözü dalkavuk almış. Önce efendisinin sözlerini onaylamış, ardından da patlıcanın hem gerekli, hem sağlıklı, hem de bin bir türlü faydalarını anlatmış.

Padişah meğerse akşam, yemeği fazla kaçırmış ve patlıcan midesine oturmuş. Sabaha kadar kıvranmış. Sabah kalkar kalkmaz da başlamış patlıcanı kötülemeye.

Padişahın ardından sözü yine dalkavuk almış. Vermiş, veriştirmiş patlıcana. Hem gereksiz, hem sağlığa zararlı, hem de zehir zemberekmiş patlıcan. Padişaha derhal yasaklanması teklifinde bile bulunmuş.

Padişah bu duruma şaşırmış. “Akşam patlıcanı övüyordun, bin türlü faydalarından bahsediyordun. Akşamdan sabaha ne değişti” diye sormuş.

Dalkavuk cevap vermiş; “Haşmetlim, ben sizin dalkavuğunuzum, patlıcanın değil ki.”

Efendim, bu hikâyeyi niye anlattınız diyeceksiniz.

Önceki gün, cumartesi sabahı hava yağmurlu, ortalık da bir o kadar çamurluydu. Bir ses duydum. Sesin nereden geldiğini anlamak için çevreme bakındım. Geldiği yeri bulamıyordum. Neden sonra ayaklarımın altına baktım. Çamurlardan biri ayaklarıma bulaşmış, dile gelip konuşmaya başlamıştı.

Kendisini hemen tanıdım. Dalkavukluğuyla bilinirdi. Bu arkadaş bir ara saray soytarılığına da terfi etmişti. Kendisini o zaman da “padişah” zannediyordu. Sağa sola ferman göndermekle meşhurdu; “Şu haberi girmeyeceksin, şu haberi çıkaracaksın… Yoksa sizi sürüm sürüm süründürürüm, bak fena olur.” Devlet gücü bu sabi sübyan saray soytarısının elinde bir korkutma aracına dönüşmüştü.

Siz bu dalkavuğu bilmezsiniz… Ben onun geçmişini de bilirim. Ailesinin yüz karasıdır. Bir aralar kendini mehdi bile ilan etmişti. Saray soytarılığına terfi edince, mehdilikten vazgeçmiş, efendisini bu posta layık görmüştü. Konuyla ilgili bir de kitap yazdı.

Dalkavuklarla oldum olası işim olmadı. Kendilerinden hep uzak durdum. Çevremde ne dalkavuklara ne de saray soytarılarına yer verdim. Bilirim ki onların bir fikri yok. Hep kıskanırlar. Efendilerinin sözünden çıkmazlar. Efendileri kendilerine “makam” verir, onlar da kendilerini “gazeteci” zannederler.

Bazen uçakta, bazen dört duvar arasında yaşanan olaylar efendilerinin kulağına gider de yedikleri tokat sonrası saray soytarılığından uzaklaştırılırlar. Ama efendileri yine de onlardan vazgeçmez. Saraydan uzaklaştırılsalar da ihtiyaç halinde dalkavukluğa gerek duyulduğu için onlara her zaman bir “köşe” verilir. Ellerine tutuşturulan metinleri yazarak da “gazeteci” olduklarını zannederler. Bilmezler ki toplumda itibarları yoktur. Dalkavukluk bir karakter mesleğidir ve bu meslek ölene kadar devam ettirilir. Anlayacağınız can çıkar da huy çıkmaz bu tiplerde…

MİT, saray soytarısı, dalkavuklarla çalışmaz. Onların sabiyane akla sahip olduğunu, efendilerinin sözünden çıkmayacağını bilirler. Daha profesyonel kalemlerle çalışır MİT.

Saray soytarılığı yaparken, medya patronlarına ödedikleri diyetin karşılığını da hemen alırlar. İşsiz kalırlar. Mükemmel “Türkçeleriyle” diyetin karşılığı kendilerine yazı yazdırılır.

Kamuoyu bu dalkavukları da bilir, gerçek gazetecileri de. O açıdan dalkavuklarla uğraşacak ne zamanım var ne de vaktim. Benim işim efendilerle. Efendilerin yaptığı hukuksuz işlerle. Yalnız dalkavukların şu sıralar en meşhur olanından cevaplamasını istediğim bir soru var. Uçakta ve dört duvar arasında ne oldu da efendinden tokat yiyip, saray soytarılığından atıldın?

AKİF BEKİ: TIFIL GAZETECİ

Akif Beki kendisini “MİT’çi gazeteci’ olmakla suçlayan Mehmet Baransu’ya sert bir yanıt vermişti: “Eline çanta tutuşturulmuş, eline kâğıt kalem verilmiş tıfıl kurye…

İşte Beki’nin yazısında bir bölüm: 

SIRA KİMDE ŞAYİALARI

Tutuklanma sırası filancada, falancanın da telefonu dinleniyor, feşmekan teknik takibe takılmış. Ya bugün ya yarın çalındı çalınacak adamın kapısı” diye sürüp gidiyor şayialar.

Öyle ki sokak kavgalarında bile duyulmayan ‘şayia’ kılıklı garip tehditler kalem kavgalarında söyleniyor. ‘Bekçiyle, zabıtayla, garsonla çocuk korkutmak gibi’ harcıâlem söylentilerin ciddiyetle tartışılma zemini buluyor olması çok daha fena!

Devlet gücü, çoluk çucuğun elinde bir korkutma aracına dönüşüyor. “Seni sürüm sürüm süründürürüm” demenin bir yolu artık, muhatabına polisli, savcılı, hâkimli kâbuslar gördürmek. Karşı tarafın rüyasına girip karakola çektirmek, uykusuna kelepçe sokmak da başvurulan adi yöntemler arasında.

Kime kızılıyorsa hakkında bir dedikodu çıkarılıveriyor. Korku rüyalarıyla ikame edilen şey, kanun nizamı olmaktan hayli uzak.

Görevini hakkıyla yapan polislere de hukuku üstün tutan savcı ve hâkimlere de bundan büyük bühtan olmaz. Kolluk öcüleştiriliyor. Lakin bu haksızlığı ortadan kaldırmak, ‘tedhiş’ amaçlı şayiaları çürütmek yine onların görevi.

Polisler, savcılar ve hâkimler bir kan davasının tarafları gibi “Şeytan azapta gerek” diyemez. İşler çığırından çıkmadan ‘cadı avı’ safsatasının asılsızlığını ispat etmek yine onlara düşüyor.

Zihinleri bulandırıp dezenformasyon çarklarına alet olmamak için tekrardan kaçınıyorum. Fakat şayialar ayyuka çıkmış, söylentiler yayılacağı kadar yayılmış.

Fitnenin çoğalmasından anlıyorum ki gıybet ve iftira merkezleri işbaşında. Gayeleri bir yana, mücadele şekli olarak fitneyi çoğaltanlar eskinin psikolojik harekât taktiklerini kopya ediyor.

İçinde polis, savcı ve hâkim sözcüklerinin bolca geçtiği tevatürler piyasaya sürülüyor.

Eline çanta tutuşturulmuş, eline kâğıt kalem verilmiş tıfıl kuryelerin, sabiyane akılların seviyesine tenezzül etmek istemeyenlere ben de bir kopya veriyorum.

Belagatin altın kurallarındandır karşınızdakine anlayacağı dilden konuşmak. Tanıdığım en büyük belagat ustası ise Said Nursi. İdraksiz sübyanla muhataplığı gradosuna yediremeyenler, onun parlak belagatinden feyz alsın.

İhtiyaç duyanlara, gıybet ve iftira bahsi için müracaat edebilecekleri bir kaynak öneriyorum: Nursi’nin Mektubat adlı eserinden 22. Mektup.

“Gıybet, Kuran nazarında gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybet haset, inat ve husumet ehlinin en çok istimal ettikleri alçak bir silahtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silaha tenezzül edip istimal etmez.

Nasıl meşhur bir zat demiş; düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet zayıf, zelil ve aşağıların silahıdır…”

Kaynak : GAZETEPORT

Bu konu hakkındaki yorumunuz

  

  

  

Diğer sounçlar..

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Post Type Selectors
Filter by Categories
BİLİM VE TEKNOLOJİ
DÜNYA
DW HABER
EKONOMİ
GÜNDEM
KÖŞE YAZILARI
KÜLTÜR & SANAT
MEDYA & MAGAZİN
SAĞLIK
SPOR
YOUTUBE