Cumhurbaşkanı Gül, TBMM’nin açılış konuşmasında yeni anayasa sürecinden teröre, Arap Baharı’ndan ekonomi ve Avrupa Birliği’ne, yargının güvenilirliğine kadar pek çok konuya vurgu yaptı.
ANKARA- Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yeni yasama yılının açılışında yaptığı konuşmada Meclis’in 1921 ve 1924’ten sonra ilk kez millet iradesine dayalı bir anayasa yapma sorumluluğunu taşıdığını belirtirken yeni anayasanın esnek ve özgürlükçü bir karaktere sahip olması gerektiğini vurguladı. Cumhurbaşkanı Gül, “Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır” diye konuştu.
Cumhurbaşkanı Gül, TBMM Genel Kurulu’nda yeni yasama yılının açılış konuşmasını yaptı. Meclis’in, milletin kayıtsız şartsız egemenliğini temsil eden en kudretli kurum olduğunu belirten Gül, 12 Haziran seçimlerinde halkın tercihlerini güçlü bir şekilde yansıtan bir tablonun ortaya çıktığını, siyasetin tüm renk ve eğilimlerinin büyük ölçüde Meclis’te temsil edilmesini sağladığını ifade etti.
“1921 VE 1924’TEN SONRA İLK KEZ”
13 Haziran sabahı itibariyle Türkiye’nin en önemli gündem maddesinin yeni bir anayasa hazırlanması olduğunu vurgulayan Cumhurbaşkanı Gül, “Aziz milletimiz, siz değerli milletvekillerimize uzun süredir özlemini duyduğu, 1921 ve 1924 anayasalarından beri ilk defa millet iradesine dayanan bir anayasa yapma mesuliyetini ve şerefini tevdi etmiştir. Bu şerefli vazifeyi ifa ederken, büyük bir sorumluluk ve özgüven içinde hareket etmelisiniz. Zira bu süreç, korku, endişe, tahammülsüzlük ve kısır kavgalarla tekemmül ettirilebilecek bir süreç değildir” diye konuştu.
“YENİ ANAYASA ESNEK VE ÖZGÜRLÜKÇÜ KARAKTERE SAHİP OLMALI”
Türkiye’nin 200 yılı aşkın bir anayasa süreci tecrübesinin olduğunu, bu tecrübelerin, milleti önümüzdeki yüzyıla taşıyacak yeni bir anayasaya ışık tutacağını söyleyen Gül, “Yüce meclisimiz, Kurtuluş Savaşımızın yapıldığı en zor şartlarda dahi, sivil bir anayasa yapmaya muktedir olmuş bir meclistir. Bizzat Gazi Mustafa Kemal’in riyaset ettiği Meclisimizin hazırladığı 1921 ve 1924 anayasalarımızdan sonra yapılan tüm anayasalar, maalesef, demokrasimizin, dolayısıyla milli iradenin askıya alındığı ara dönemlerin ürünüdür” dedi. Bir ara dönem ürünü olan 1982 Anayasası’nın son yıllarda yapılan çok kapsamlı reformlara rağmen milletin ulaştığı demokratik ve ekonomik seviyeye “dar geldiğini” dile getiren Gül, yeni anayasanın “esnek ve özgürlükçü” bir karaktere sahip olması gerektiğini vurguladı. Anayasalar üzerinden milletin farklı siyasi çizgilerini zapturapt altına alma, devlet ve millet arasında bir gerginlik oluşturma anlayışından uzak durulması gerektiğine dikkat çeken Cumhurbaşkanı, “esneklik” kavramıyla yeni toplumsal dinamikleri kapsayan bir anlayıştan bahsettiğini belirtti.
“ANAYASA VESAYETİ ÖRTÜLÜ BİR ŞEKİLDE SÜRDÜRMEMELİ”
Cumhurbaşkanı Gül, 1982 Anayasası’nın temel sorununun, toplumsal dinamikleri bir sorun sayması olduğunu dile getirerek “Yeni anayasa bunun tam aksine, toplumsal dinamiklerden yararlanmalı ve özgürlükçü bir zihniyetle hazırlanmalıdır” dedi. Yeni anayasanın temel ilkeleri güçlü bir şekilde belirleyen ancak fazla detaya girmeyen, temel hak ve özgürlükleri her yönüyle eşit vatandaşlık temelinde güvence altına alan, herkesin üzerinde mutabık olduğu demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olan cumhuriyetin temel ilkelerinden taviz vermeyen bir anayasa olması gerektiğini belirten Gül, “Bir yandan devletin bekası konusunda her türlü tedbiri alırken diğer yandan devletin, milletin hizmetinde olduğunu unutmayan bir anayasa olmalıdır. Bu bağlamda, vesayeti örtülü bir şekilde başka organlar aracılığıyla sağlamak yerine, çağdaş demokrasilerde olduğu gibi açık bir şekilde halka tevdi eden bir anlayışı hakim kılmalıdır” dedi.
“YENİ ANAYASA HİÇBİR PARTİNİN, İDEOLOJİNİN MÜHRÜNÜ TAŞIMAMALI”
Gül, yeni anayasanın çağdaş demokrasilerin şeffaflık ve hesap verilebilirlik gibi vasıflarını içermesi gerektiğini, demokrasinin kurum ve gelenekleriyle ilerlemesine izin verecek “fren ve denge” sistemlerini içinde barındırması gerektiğini belirtirken “Yeni anayasamız Türk demokrasisini kurumsallaştıracak tüm hasletleri içinde barındırmalıdır. Zira, kurumsallaşmış bir demokrasi, dönemlerden, kişilerden, iktidarlardan bağımsız; sürekli, sürdürebilir ve tutarlık bir demokrasi demektir” diye konuştu.
Yeni anayasanın yapılmasında normlar kadar anayasanın yapılma sürecinin de önemli olduğunu ifade eden Cumhurbaşkanı Gül, Meclis Başkanı Cemil Çiçek’in bilim adamlarıyla başlattığı ve tüm partilerin ortak bir anlayışta buluşmasını hedefleyen çalışmalarının ümit verici olduğunu kaydederek şöyle devam etti:
“Yeni anayasa hiçbir özel fikrin, partinin, ideolojinin ve doktrinin mührünü taşımamalıdır. Anayasanın taşıması gereken tek mühür, milletimizin mührü olmalıdır. Bu bakımdan sadece yüce Meclis’te temsil edilen partilerin değil, diğer siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının, üniversitelerin ve meslek kuruluşlarının da bu tartışma sürecine katılıyor olmasını son derece faydalı buluyorum.”
“AŞIRI İŞ YÜKÜ TUTUKLULUĞUN CEZAYA DÖNÜŞMESİNE SEBEP OLUYOR”
Cumhurbaşkanı Gül, demokrasinin en temel ve vazgeçilmez ilkelerinden birinin hukukun üstünlüğü olduğunu ancak hukukun, siyasi üstünlük mücadelesinin bir aracı olmadığını ifade ederek “Hukukun, insan hayatını ve onurunu el üstünde tutan bir özelliği olmalıdır. Haksızlık ve adaletsizlik hukuk kılıfına sarılmamalıdır. Hukuk, adalet ilkesini gözetmelidir” dedi. Hukukun üstünlüğü temelinde görev yapan bağımsız ve tarafsız bir yargı sisteminin, demokrasinin ve hukuk devletinin vazgeçilmez şartlarından biri olduğunu vurgulayan Gül, şunları kaydetti:
“Yargının adaletli davranmadığı yönünde yaygın bir kanaat oluşursa, toplum vicdanında kapanması zor yaralar açılır ve güven duygusu kaybolur. Bu sebeple yargı mercilerinin de fonksiyonlarını yerine getirirken azami özen göstermesi beklenmektedir. Şahsi duygular ve tercihler, siyasi ve felsefi görüşler yargı kararlarını etkilememeli ve adaletsiz sonuçlara yol açmamalıdır. Öte yandan, mahkemelerimizin önünde aşırı iş yükü ve personel eksikliği nedeniyle zamanında sonuçlandırılamayan çok sayıda dosya bulunmaktadır. Tutuklulukların fiili cezaya dönüşmesine ve adaletin tecelli etmesinin gecikmesine sebep olan en önemli hususlardan biri de budur. Söz konusu durum, yargının etkinliğine gölge düşürmektedir. Dolayısıyla, bu sorunların elbirliği içinde süratle çözümlenmesi, temel önceliğimiz olmalıdır.”
“TERÖRE KARŞI NET TUTUM TAKINMAYANLAR ZARARI KENDİLERİNE VERİRLER”
Son dönemde artan terör eylemlerinin sadece güvenlik güçlerine, masum vatandaşlara, milli birlik ve bütünlüğe değil, demokrasiye de kastettiğine dikkat çeken Gül, terörle mücadelenin aynı zamanda demokrasiyi koruma mücadelesi olduğunu dile getirerek şöyle konuştu:
“Devletin birliği ve bölünmez bütünlüğü, temel siyasi perspektifimiz ve tartışmaya açık olmayan ilkemizdir. Terörün hiçbir haklı gerekçesi olamaz. Hiçbir şekilde, devletin bütünlüğüne ve milletin varlığına dönük saldırılar, bir hak arayışı olarak sunulamaz. Terör, zerre kadar müsamaha gösterilmeyecek, yok edilmesi gereken bir beladır. Terör hiçbir davaya hizmet etmez, edemez. Tam tersine bir dava teröre bulaştığı anda, ne söylerse söylesin onunla mücadele etmenin yolu bellidir. Terör iklimini yaymaya çalışanlar, teröre karşı net tutum takınmayanlar, en büyük zararı kendilerine verirler. Bu nedenle ülkemiz, terörle mücadeleyi en etkin yollarla ve tereddütsüz sürdürecektir.”
Son dönemde bölücü terör örgütünün aralarında kadınların ve bebeklerin de bulunduğu masum insanları hedef alan saldırılarının “insanlık adına utanç verici cinayetler” olduğunu söyleyen Gül, bu saldırıların vicdanları derinden yaraladığını ve tahammül sınırlarını zorladığını kaydetti. Gül, “Bu nedenle, şehirlerin merkezinde, hiçbir ayrım gözetmeden kalabalıkları hedef alan teröristleri; fikri, zikri, partisi ne olursa olsun herkesin şiddetle telin etmesi, en azından insanlığa karşı bir namus borcudur. Bu süreçte, devletin tüm kurumları ve siyasetin tüm eğilimleri ortak bir hassasiyetle hareket etmek zorundadır. Devlete düşen görev, terörle mücadele için gereken adımları atmak, hukuk kuralları dahilinde bütün metotları, kendi prensipleri içinde uygulamaktır. Dolayısıyla devletimize sahip çıkmak, devletimizi köşeye sıkıştırmaya veya zafiyete düşürmeye çalışan tertipleri bertaraf etmek hepimizin vazifesidir” diye konuştu. Vatan ve millet uğruna canlarını feda eden tüm şehitleri rahmetle anan Gül, gazilere de şükranlarını sundu.
“DEVLETİN ŞEFKATİNİ ZAFİYET OLARAK GÖRENLER YANILMAKTADIR”
Terörle mücadelede taleplerini şiddete başvurmadan, demokratik sistem içinde dile getiren vatandaşları, teröre destek veren, terörü yücelten kesimlerden ayırmanın büyük önem taşıdığını söyleyen Gül, “Devletimizin şefkat ve hukuk çerçevesinde, suçsuzlara zarar vermeden mücadele etme özeni ile milletimizin basireti ve metanetini, bir zafiyet olarak görenler yanılmaktadır. Teröristler bu politikamızı böyle algıladıkları müddetçe, terörle mücadelemizdeki kararlılık devam edecek ve onlar da sonuçlarına katlanacaklardır” diye konuştu. “Kan ve şiddetle hak alma arayışında olanlar, atılan demokratik adımların terör sayesinde elde edildiğini zannedenler, tarihi bir yanılgı içindedirler” diyen Gül, “Terör olmasaydı, demokratik standartlarda da ekonomik gelişmişlikte de çok daha ileride bir Türkiye’de yaşıyor olacaktık” ifadelerini kullandı.
Uzun yılların ihmalinin bir sonucu olan demokratik eksikliklerden kaynaklanan Kürt sorununun, ortak değerlere devlete sahip çıkan bir anlayışla yine demokrasi içinde çözülebileceğini belirten Gül, “Çare, ideolojik ve etnik odaklı bir siyasi dil ile çatallaşmaya gitmeden, demokratik gelişim yolunda adımlar atmaktır. Bu bakımdan Meclis’in açılış gününde, tüm siyasi partilere, karşılıklı anlayış, uzlaşma ve itidal tavsiye etmeyi bir borç bilirim” diye konuştu.
“G-20 DAHA ETKİN ÇALIŞTIRILMALI”
Konuşmasında Türkiye ekonomisi ve uluslararası ekonomiyle ilgili görüşlerini de paylaşan Gül, 2007 yılında başlayan küresel kriz son bulmadan dünyanın yeni bir ekonomik krizle karşı karşıya kaldığını ifade etti. Mayıs 2011’den itibaren dünyada tekrar daralma sürecinin yaşandığına anlatan Gül, önceki krizde kamunun özel şirketleri kurtarmasına karşın şu anda devletlerin kurtarılmaya muhtaç hale geldiğine dikkat çekti. Gül, halihazırda ortaya çıkan “ekonomik dehşet dengesinin” küresel krize dönüşmemesi için uluslararası camianın elindeki en iyi mekanizma olan G-20 platformunun daha etkin bir şekilde çalıştırılması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam etti:
“Küresel ekonomik gelişmeleri, ülkemiz ekonomisi açısından değerlendirdiğimde ise, şu tabloyu görüyorum: Her şeyden önce, halen devam eden küresel kriz ve önlenmeye çalışılan ikinci ekonomik daralma dalgası, bizim gibi yükselen piyasa ekonomilerinin krizi değildir. Bu krizler gelişmiş ülkelerin neden olduğu krizlerdir. Söz konusu küresel krizlere rağmen Türk ekonomisi sağlam makro temeller üzerine oturmaktadır. Bugün, kamu maliyesi daha güçlü, borç dinamikleri sürdürülebilir, bankacılık sistemi sağlam, kredi piyasaları işlevsel ve parasal aktarım mekanizmaları çalışan bir ekonomimiz var. Son yıllarda bir miktar artış olsa da hane halkı borçluluk oranımız, diğer ülkelere nazaran hala düşüktür. Öte yandan, tasarruf eğilimimizin düşük olması bizim için bir zafiyet oluşturmaktadır.
Bununla birlikte, çoğu ülkenin çok düşük büyüdüğü, bazı ülkelerin hiç büyüyemediği bir küresel ortamda, Türk ekonomisi 2010’da yüzde 9, 2011 yılının ilk yarısında ise yüzde 10.2 oranında büyümüştür. Bu büyüme, istihdam yaratan bir büyüme olmuştur. Pek çok gelişmiş piyasa ekonomisinin notlarının düşürüldüğü bir dönemde, ülkemizin kredi notunun 2009’dan beri üç kez arttırılması takdire şayan bir başarıdır. Bunda katkısı bulunan tüm yetkilileri ve çalışkan halkımızı yürekten kutluyorum.’’
BÜYÜME HIZI
Cumhurbaşkanı Gül, yapılan ekonometrik analizlerin, Cumhuriyetin 100. kuruluş yılı olan 2023 yılına kadar kesintisiz sürdürülebilecek yüzde 10’luk bir büyüme hızının; fert başına düşen milli geliri, Avrupa Birliği’nin bugünkü ortalamasının ancak yüzde 80’i seviyesine taşıyacağını gösterdiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Gül, şöyle devam etti:
“Ancak döviz kuruyla ilgili tartışmalar, yapısal sorunların ötelenmesine ve çözümlerinin geciktirilmesine neden olmamalıdır. Son büyüme ve cari açık rakamları, ülkemizin cari açık sorununun önemli bir bölümünün yapısal olduğuna işaret etmektedir.
Ülkemiz nihai ürün üretimi bazında son yıllarda önemli başarılar elde etmiştir. Başta makine ve teçhizat olmak üzere, beyaz eşyada ve bazı endüstri dallarında ortaya konulan performans bunun kanıtıdır. Ancak uluslararası piyasalarda talep edilen bu kaliteli ürünleri üretmek için ülkemizde yeterince kaliteli ara malı ve hammadde üretemiyoruz.”
Gül, 1 dolarlık ihracat yapabilmek için, 82 sentlik ithalat yapmak durumunda olunduğunu hatırlatarak, bu ciddi yapısal sorunu şöyle anlattı:
“Gümrük Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerimizi de akılda tutarak, çok tükettiğimiz, ancak bir kısmını kısmen ürettiğimiz, bir kısmını da hiç üretmediğimiz, hammadde ve ara mallarının yurtiçinde üretilmesi imkanlarını muhakkak sağlamalıyız.”
“TEŞVİK SİSTEMİ GÖZDEN GEÇİRİLMELİ”
Kalkınma süreçlerini ülkemizle mukayese edebileceğimiz bazı ülkelerin, kendi markalarını oluşturduğu 60’lı, 70’li ve nihayet 90’lı yıllarda, siyasi ve sosyal istikrarsızlar nedeniyle yapamadıklarımızı, geç de olsa telafi etmek zorundayız. Bu çerçevede, teşvik sistemimizi rasyonel bir şekilde gözden geçirerek, enerji, hammadde, ara malı ve ileri teknoloji ürünleri bakımından, dışa bağımlılığımızı azaltmak mecburiyetindeyiz. Unutmayalım ki, dinamik bir nüfusa, stratejik bir coğrafyaya ve köklü bir tarihe sahip ülkemizin, bir yandan milli çıkarlarını koruması, diğer yandan bölgesinde istikrar ve barış unsuru olması için, sürdürülebilir ve sağlam temellere dayalı bir ekonomisinin bulunması şarttır. Bu anlayışla, son 10 yılda, yüksek enflasyon, bozuk kamu maliyesi ve yüksek faiz sarmalından nasıl kurtulduysak, uygulamaya konulacak yapısal değişimlerle, bu sefer, yüksek büyüme oranlarını düşük cari açıklarla sağlayabileceğine olan inancım tamdır.”
“KADINA YÖNELİK ŞİDDET SORUNU ÇÖZÜLMELİ”
Sağlıklı bir toplum ve ekonominin, ancak kadınların siyaset dahil beşeri hayatın tüm alanlarına etkin bir şekilde katılımıyla mümkün olacağının aşikar olduğunu belirten Gül, 12 Haziran seçimleriyle Meclis’teki kadın milletvekili sayısının kayda değer bir şekilde artmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Cumhurbaşkanı Gül, “Yeni yasama yılında, kadın milletvekillerimizin de büyük katkısıyla, kadına yönelik şiddet ve kızlarımızın eğitim sorunu gibi meselelerin çözülerek ülkemizin gündeminden çıkarılmasını temenni ediyorum” dedi.
“ARAP BAHARI ÖNÜMÜZDEKİ ON YILLARA DAMGASINI VURACAK”
Gül, dış politikada son derece hareketli ve tarihi bir dönemden geçildiğini Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da önümüzdeki on yıllara damgasını vuracak tarihi bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmakta olduğuna dikkat çekerek, şunları söyledi:
“Yıllarca, baskı, korku, işgal, yoksulluk ve yolsuzluğun kıskacında acı çeken bölge halkları, nihayet geleceklerini kendi ellerine almaya ve tarihi yakalamaya karar vermişlerdir. Bu mücadele, özgürlük ve adalet kadar, milli onur ve özgüvenin de yeniden kazanılması mücadelesidir. Bölge halkları, yaşadıkları tarihi dönüşüm sürecinin başarıya ulaşması için bir ilham kaynağı olarak gördükleri Türkiye’yi yakından takip etmektedirler. Dost ve kardeş bölge halklarının bu tarihi ve şerefli mücadelesinde, Türk milletinin yanlarında olduğunu bu kürsüden bir kez daha ilan etmek istiyorum. Ülkemizin bu anlayışla yaptığı ekonomik, siyasi ve askeri katkılar gerçekten takdire şayandır.
Bu vesileyle önce, Libya’daki 25 bin vatandaşımızın ve çok sayıda yabancının tahliyesinde, bilahare, icra edilen NATO operasyonlarında gösterdikleri üstün başarı ve fedakar çalışmalardan dolayı, tüm sivil ve askeri makamlarımızı kutluyorum. Demokratik değişim yönünde büyük fedakarlıklarla önemli bir merhaleyi geçen Libya halkının, artık ideolojik ve kabile temelli çekişmeleri ardında bırakarak, milli birlik ve bütünlüğünü tahkim etmesi en büyük temennimizdir.”
“SURİYE YÖNETİMİNE ARTIK GÜVENİMİZ KALMADI”
Öte yandan, üzülerek ifade etmek isterim ki son yıllarda en büyük siyasi ve diplomatik yatırım yaptığımız komşumuz Suriye’nin, bölgedeki gelişmeleri doğru tahlil etmekte geç kaldığını görüyoruz. Türkiye olarak her zaman Suriye halkının mutlu, Suriye devletinin ise güçlü olmasını istedik ve bu doğrultudaki politikaları samimiyetle yürüttük. Ne var ki Suriye yönetimi nezdindeki açık ve kapalı tüm girişimlerimize rağmen, ülkede kardeş kanı akmaya devam etmektedir. Kendi halkına karşı baskı ve şiddet kullanmayı sürdüren Suriye yönetimine artık güvenimiz kalmamıştır. Türkiye her halükarda, kadim dostu Suriye halkının yanında olacaktır.”
“EKONOMİK İŞBİRLİĞİ VE GÜVENLİK MİMARİSİNDE ÖNCÜLÜK ETMELİYİZ”
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da barış ve istikrarın kalıcı olabilmesi için, “Arap Baharı’nın kazanımlarının kalıcı olması için tüm bölgeyi kapsayacak bir ekonomik işbirliği mekanizması ile güvenlik mimarisi oluşturulmasına öncülük etmeliyiz” dedi.
Bölgedeki Sünni-Şii ayrımı ekseninde içten içi derinleşen bir tehlikenin zuhur ettiğini vurgulayan Gül şöyle devam etti:
“Buradan, İslam dünyasında böylesi ilkel bir ayrışmadan nemalanmaya çalışan kötü niyetli güçlerin kışkırtmalarına alet olan tüm yönetimlere ve örgütlere de seslenmek istiyorum: İslam dünyasını, 21. yüzyılda adeta Orta Çağ Avrupa’sının karanlıklarına döndürecek bir sürece izin vermeyiniz.
FİLİSTİN
Bu meyanda, Filistin halkının kendi devletinin tanınması yolunda verdiği mücadeleye ülkemizin sağladığı destek, Filistin ile olan kardeşlik bağlarımızın ve tarihi mesuliyetimizin bir icabıdır. Öte yandan, bölgedeki yeni siyasi iklimi en dikkatli takip ve analiz etmesi gereken ülke İsrail’dir. Zira, bölgedeki demokratik ve demografik dinamikler İsrail’in aleyhine gelişmektedir Başkenti Kudüs olan bağımsız ve onurlu bir Filistin devletinin kuruluşunu, işgal, zorbalık ve toprak gaspıyla engellediği; işgal ettiği Arap topraklarından çekilmediği sürece, İsrail’in gerçek barış ve güvenliğe ulaşması imkansızdır. İsrail’in stratejik bir yaklaşım sergilemediği bir başka konu da ülkemizle ilişkileridir. İsrail, haklı taleplerimiz bağlamında gerekli adımları atmadığı müddetçe, ilişkilerimizin normalleşmesi söz konusu değildir.’’
SOMALİ
Diğer taraftan, ülkemizin artan imkan ve kabiliyetlerini küresel bir sorumluluk anlayışı içinde kullandığı bir başka alan da küresel kalkınma çabalarına verdiği destektir. Bu bağlamda, 20 yıldır yaşanan iç savaşın pençesinde kıvranan Somali’de baş gösteren açlık felaketi tüm insanlığın ayıbıdır. Asil milletimiz 150 küsur yıl önce Büyük İrlanda Kıtlığı gibi pek çok afet dolayısıyla gösterdiği alicenaplığı, bu kez Somali için sergilemiştir. Bu vesileyle, Somali kampanyasına büyük şevkle katılan halkımızı en içten duygularımla tebrik ediyorum.”
Gül, AB ile münasebetlerde “Stratejik önceliklerimizden asla taviz vermeden, müzakereler konusunda üzerimize düşenleri kararlılıkla yerine getirmeliyiz” diyerek şu görüşlerini açıkladı:
AB VE KIBRIS
“Zira, bugün ulaştığımız ekonomik istikrar ve gerçekleştirdiğimiz demokratik reformlarda AB müzakere sürecinin çok önemli katkıları olduğunu unutmayalım. Netice olarak, tıpkı Norveç gibi müzakereleri başarıyla tamamlamamıza imkan verilmesini muhataplarımızdan kararlılıkla talep etmeliyiz. Unutmayalım ki müzakere süreci tamamlandığında, AB’ye katılım konusundaki kararı, sadece AB halkları değil, Türk halkı da verecektir.
Bu arada, pek çok AB üyesinin arkasına sığındığı Kıbrıs sorununda, uzlaşma iradesinden yoksun tarafın, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi olduğu herkes tarafından bilinmelidir. Herkesin malumu olduğu üzere, Ada’nın birleşmesi için yürütülen müzakerelerde Türk tarafı olarak her türlü çabayı gösterdik. Tüm uluslararası camianın desteklediği Annan Planı’nı reddetmelerine rağmen, Rum tarafı AB’ye üye olabildi. Bu süreçte pek çok önde gelen AB ülkesinin, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin AB’ye, Ada’nın tamamını temsil etmeden, eksik girdiğine dair yayınladıkları deklarasyon ve beyanlar hala arşivlerdedir.
AB ilk defa, kendi iç sorunlarını çözmemiş, ülkesinin tamamını temsil etmeyen bir yönetimi bünyesine alarak, kendi ilkelerini ihlal eden bir politika izlediğini belirten Gül, ‘‘Şimdi böyle bir ‘yarım yönetim’in, 2012’nin ikinci yarısında AB’ye Başkanlık yapıyor duruma gelmesi, AB’nin zafiyetini gösterecektir. Bu, AB tarafından da sorgulanması gereken bir husus olmalıdır.”
AB’nin tüm bu olup bitenleri normal gibi görmesinin, müzakerelerin sürdüğü bir ortamda, Rum yönetiminin çözüm için hiçbir mecburiyet hissetmemesine yol açması olduğunu bildiren Gül, “Bunun da AB’yi çözümsüzlüğün en büyük cesaretlendiricisi durumuna düşürdüğü aşikardır. Bu şartlar altında, korkarım ki AB, Ada’da birleşmeyi tamamen imkansız kılacak bir sürecin başlamasının müsebbibi olacaktır. Böyle bir sürecin doğurabileceği neticeleri, herkesin er ya da geç kabullenmek zorunda kalacağını şimdiden hatırlatmak isterim” dedi.












Bu konu hakkındaki yorumunuz