Ankara Barosu Başkanı Prof. Metin Feyzioğlu, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün eşine ait ofisinin aranması esnasında ofise geldi. ‘Aramanın hukuksuz olduğunu’ iddia eden Feyzioğlu, ”Şu an için aramayı durdurduk” dedi ve ekledi: Arama kararında somut bir gerekçe yok. Bu hukuksuzluğa artık yeter.
ANKARA- Metin Feyzioğlu gazetecilere şunları söyledi:
Bir avukatlık bürosunun bürosu ya da konutu BARO bilgilendirmeden aranamaz. Emniyet amirine buranın bir avukat ofisi ve mesken, olduğunu bildirdik. Şu an için Temren Küçük’ün ofisindeki arama durduruldu.
Ancak Ankara Emniyeti’nden aramanın başlayacağı şifahen geldi. Arama kararında Temren Küçük’ün ismi geçmiyor. Yalçın Küçük’ün bu binadaki iki adresi gösteriliyor.
ARAMA YAPILAN OFİS KÜÇÜK’ÜN ESKİ EŞİNE AİT
Avukat Temren Küçük, Yalçın Küçük’ün eski eşidir. 20 yıldır ayrıdırlar. Yalçın Küçük ayrı bir ikamette yaşamaktadır. Hiçbir gerekçe göstermeden ve araştırma yapılmadan böyle bir özensiz karar hukuk tarihinde kendine özgü anlamlı bir yer edinecektir.
ARAMA KARARININ SOMUT GEREKÇESİ YOK
Arama kararını kanuna göre bir fiil tanımı yapılması zorunludur. Fiil tanımı öyle örgüt üyesi olmak ya da şu suçu bu suçu işlemekle olmaz. Meskeni ya da yazıhanesi aranan kişinin ne yapmakla suçlu olduğu belirtilmelidir. Fiil somutlaştırması yok arama kararında. Fiil değil soyuttur bunlar.
Diyorum ki artık yeter. Bu hukuksuzluğa yeter. Bir avukat meslektaşımın meskenini koruma çabası içindeyim ve hukuka aykırı bir aramaya dur deme çabası içindeyim.
Benim başıma gelmedi demeyin. Neden sadece başınıza geldiğinde haksızlık oluyor. Bir başkasının başına haksızlık geldiğinde eğer buna demokratik tepkinizi ortaya koymuyorsa sizin başınıza geldiğinde kim tepkisini koyacak.
CHP GRUP BAŞKANVEKİLİ HAMZAÇEBİ
CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, ”Ergenekon” soruşturması kapsamında bazı gazetecilerin gözaltına alınmasının tek amacının ”Hükümeti eleştiren sesleri susturmak” olduğunu belirterek, ”Şimdi Türkiye’de bir Muaviye dönemi yaratılmak isteniyor” dedi.
Hamzaçebi, düzenlediği basın toplantısında ”Ergenekon” soruşturması kapsamındaki son gözaltıları değerlendirdi. Hamzaçebi, Ergenekon soruşturmasının Türkiye’de darbe teşebbüsü olduğu gerekçesiyle başladığını, ancak giderek amacından uzaklaştığını ve ”AKP iktidarına muhalif olanların seslerinin kesildiği, onların susturulduğu” bir soruşturmaya dönüştüğünü savundu.
İktidar aleyhinde, iktidarın görüşlerine alternatif olacak ya da onu eleştirecek şekilde görüş ortaya koyan her kim varsa, bunların birer birer ”Ergenekon” soruşturmasına dahil edilmek suretiyle gözaltına alındığını ileri süren Hamzaçebi, bugün yapılan işlemlerin bunun bir parçası olduğunu söyledi.
Bazı gazetecilerin soruşturma bağlamında gözaltına alınmasının, ”basının seçime gidilen süreçte susturulması” amacını taşıdığını ifade eden Hamzaçebi, şöyle konuştu:
”Basın susturulmak istenmektedir. Türkiye, basın özgürlüğü konusunda uluslararası istatistiklerde oldukça kötü durumdadır. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün yayımlamış olduğu 2010 yılı istatistiğinde Türkiye, basın özgürlüğü sırasında dünya ülkeleri arasında 138. sıradadır. Türkiye, geriye gitmektedir, Afrika ülkelerinden Zimbabve, Kongo’dan, Asya ve Ortadoğu ülkelerinden çok daha geri bir konumdadır. Bu tür gözaltılar, soruşturmalar olduğu sürece Türkiye’de basın özgürlüğü çok daha geriye gidecektir.”
”MİLLETİMİZ BU HUKUKSUZLUKLARA DUR DİYECEK”
Gözaltına alınan gazetecilerin son açıklamaları dikkate alındığında, bu tip gözaltıların hukuki, yasal meşruiyetinin şüpheli hale geldiğini ileri süren Hamzaçebi, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Bu uygulamaları yasa maddelerine dayandırmak mümkündür, ama hukuka ve milletin vicdanına dayandırmak, milletin vicdanında aklamak mümkün değildir. Gözaltına alınan Nedim Şener’in 18 Şubat’ta yazdığı yazıda, ‘Dink cinayetinde ihmali ve sorumluluğu bulunanların, Ergenekon soruşturmasını yürüten polisler olduğu anlaşıldığından beri bana yapılan uyarıların ardı arkası kesilmiyor; (Şimdi de sıra sende, Soner’e söylüyorduk, bak oldu. Bavulun hazır mı birader, kalın pijaman, yünlü donun tamam mı kardeş) diyorlar. Bir diğer gazeteci Yalçın Küçük’ün, ‘Seçimlere doğru herkes CHP’de toplansın, herkes CHP’ye oy versin’ diye beyanı var.
Gazetecilere yönelik gözaltıların tek bir amacı vardır; muhalif sesleri susturmak, Hükümeti eleştiren sesleri susturmak. Böylece basın, seçime doğru AKP’nin yolsuzluk dosyalarını yazamayacak hale getirilecektir. Hedef budur, niyet budur. Hukuk adına hukuksuzluklar yapılmakta ve bu hukuksuzluklara herkesin saygı duyması istenmektedir. Bu, Emevi döneminde de böyleydi. Dört Halife döneminden sonra Emevi Sultanı Muaviye’yi eleştirmek yasaktı. Muaviye hakkında herkes eleştirel düşünebilirdi, bu serbestti ancak düşüncelerin kağıda dökülmesi, etrafta konuşulması yasaktı. Şimdi Türkiye’de bir Muaviye dönemi yaratılmak isteniyor.”
Türkiye’nin önünde bir seçim bulunduğuna dikkati çeken Hamzaçebi, ”Bu seçimde milletimiz, vatandaşımız bu hukuksuzluklara dur diyecektir. Biz Hükümeti hukuksuzluklara dur demeye davet ediyoruz” dedi.
”NİYET DARBELERLE MÜCADELE ETMEK DEĞİL”
Hamzaçebi, ”AKP’nin başlangıçtan bugüne kadar kendisini darbe mağduru bir parti” olarak konumlandırdığını belirterek, ”İddia,’AKP’nin iktidar oluşundan beri bir takım darbe teşebbüsleri var, darbeye niyet edenler var ve AKP bunlara rağmen iktidar olmaya çalışıyor’ Yani, ‘bırakmıyorlar ki bir rahat iktidar olayım’ demek istiyor AKP” dedi.
Darbeye teşebbüs edenlerle sonuna kadar mücadele edilmesi, hukukun bu kişilerden sonuna kadar hesap sorması ve bu kişilerin Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir kurumunda barındırılmaması, bu amaçla başlatılmış soruşturmaların da süratle sonuçlandırılması gerektiğini savunan Hamzaçebi, ”Ancak kendisini darbe mağduru olarak konumlandıran bir siyasi parti -ki bu 9 yıldır iktidarda olan partidir- darbenin kendisi olan 27 Nisan e-muhtırasıyla hesaplaşmaya cesaret edememektedir” görüşünü ifade etti.
”27 Nisan e-muhtırasının bir darbe olduğunu, Türkiye’nin cumhurbaşkanını seçemediğini ve erken seçime gitmek zorunda kaldığını” söyleyen Hamzaçebi, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Türkiye’yi erken seçime gitmek zorunda bırakan bir e-muhtıra ile mücadele etmeyen, bunun hesabını soramayan bu hükümetin, ‘darbelerle mücadele ediyorum’ iddiası ne kadar gerçekçidir? Bunu kamuoyunun, milletin vicdanına bırakıyorum. Niyet, darbelerle mücadele etmek değildir. Darbelerle mücadele etmek isteyen bir hükümetin sonuna kadar yanındayız. Ama niyet, darbeler, darbe teşebbüsleri bahane edilmek suretiyle muhalif gazetecilerin, muhalif seslerin susturulmasıdır.”
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI TANRIKULU
CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Türkiye’de basın, düşünce ve ifade özgürlüğünün sürekli irtifa kaybederek yok oluşa sürüklendiğini öne sürdü.
Tanrıkulu, yaptığı yazılı açıklamada, Türkiye’de ”AK Parti’nin yakın çevresi dışındaki herkesin ‘örgüt üyesi’ olarak damgalanma riskiyle yaşadığını” iddia etti. Sabaha karşı evin darmadağın edilmesi, özel hayatın tüm ayrıntılarına girilmesi tehdidiyle yüz yüze yaşanan bir ülkede hukuk devletinden söz edilemeyeceğini ifade eden Tanrıkulu, ”Hukuki güvenlik hakkı”nın, hukuk devleti olmanın temel ölçütlerinden biri olduğuna işaret etti.
Dünyanın hiçbir demokrasisinde, vatandaşların kendilerini bu denli güvensiz, her an kollarından tutulup götürülme tehdidi altında hissettikleri bir ortam olmadığını savunan Tanrıkulu, şunları kaydetti:
”Tam bu noktada Türkiye’de basın özgürlüğünün ABD’den ileri olduğunu söyleyen Sayın İçişleri Bakanı’na sormak istiyorum: Bugün, ‘gazetecilik’ mesleğinin emekçilerine yönelik bu tavırları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sayın Bakan, acaba ABD ile bir diktatörlük olan, gazete taşıyan kamyonların devletçe yakıldığı Zimbabwe’yi karıştırmış olabilir mi?”
Evlerinde arama yapılan gazetecilerin, ”AKP iktidarına eleştirel bakan ve güvenlik güçlerinde cemaat örgütlenmelerini araştıran yayınları nedeniyle bu muameleye tabi tutuldukları yönünde yaygın bir kanının var olduğunu” öne süren Tanrıkulu, şu ifadeleri kullandı:
”Bu son olay, ‘örgüt üyeliği’ suçlamasının, bir sindirme gerekçesi olarak kullanıldığı şüphesini iyice güçlendirmiştir. Yasa dışı yapılara karşı mücadele, meşru yollarla ve demokratik hukuk devletini yerleştirme hedefi ile yürütülmek zorundadır. Keyfi uygulamalar ve sindirme operasyonları, Türkiye’de demokratikleşme ve hukuk devleti olma çabalarına ağır darbe indirmektedir. Hükümet, bu uygulamalara ‘yargı kararı’ deyip sorumluluktan kurtulamaz. Bu konuda kamuoyunu tatmin edecek bir açıklama yapmak İçişleri ve Adalet bakanlarının sorumluluğudur. Türkiye, zaten kısıtlı olan bir temel özgürlük hakkını, basın ve ifade özgürlüklerini tamamen kaybediyor. Türkiye’de basın, düşünce ve ifade özgürlüğü sürekli irtifa kaybederek yok oluşa sürükleniyor. Bu, hepimizin haber alabilme, özgür düşünebilme hakkının gasp edilmesidir. Gün gelip de, bugün bu durum karşısında sessiz kalanlar, kendilerinin de bir gün ‘mağdur’ konumuna düşebileceğini unutmasınlar.”
TÜRKİYE GAZETECİLER CEMİYETİ
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Türkiye’de özgür basının sindirilmeye çalışıldığını ileri sürdü.
TGC’den yapılan yazılı açıklamada, Türkiye’de demokrasinin birinci şartı olan basın özgürlüğünün ve hukukun üstünlüğü ilkesinin ayaklar altına alındığı iddia edildi.
Muhalif olan her gazetecinin ”Ergenekon terör örgütü üyeliği ve halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek” suçuyla gözaltına alınmasının, ülkede korku iklimini hakim kıldığı belirtildi.
Açıklamada, ”Amerika’dan ileri olduğu söylenen basın özgürlüğünü mumla arıyoruz. Gazetecilere yönelik gözaltılar, tutuklamalar ve açılan davalar, bu ülkede fikir suçlarını yeniden hortlatmıştır” ifadeleri kullanıldı.
”ÖZGÜR BASIN SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILIYOR”
Yaşanan gelişmelerin en endişe verici yanının, araştırmacı-gazetecilerin özgürce görev yapmalarının adeta bir kampanya halinde engellenmeye çalışılması olduğu ileri sürülen açıklamada, araştırmacı gazeteciliğin önünün kesilmesinin Türkiye’nin de imzası bulunduğu Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin tavsiye kararlarına aykırı olduğu bildirildi.
Halkın doğru, yansız haber alma hakkının ve basın özgürlüğünün korunmasının, herkes için gerekli olduğu belirtilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:
”Türkiye’de özgür basın sindirilmeye çalışılıyor. 2010 yılı gazeteciler için basın özgürlüğü açısından karanlık bir yıl oldu. 2011 yılının da 2010’dan daha kötü olacağının işaretlerini hemen görmeye başladık. Cezaevinde 60 gazeteci tutuklu, 2 bini aşkın gazeteci yargılanıyor. 4 bin gazetecinin hakkında soruşturma yürütülüyor. Gazetecilere yönelik yüzlerce yılı bulan dava ve ölüm tehditleri devam ediyor. Gazetecilerin mesleğini yapabilir hale gelmesi için bu yasalardaki maddelerin değiştirilmesi ve ölüm tehditlerini yapan kişilerin gün ışığına çıkarılması gerekiyor. Demokrasinin tahammül etme sanatı olduğunu hatırlatıyor, gazetecilere ve halkın gerçeklerini öğrenme hakkına yönelik baskılara artık ‘dur’ denilmesini istiyoruz.”
Açıklamada ayrıca, ”Bu tehditlerin kaynağının ortaya çıkarılamaması, hükümetin durumdan rahatsızlık duymadığı izlenimi vermekte, basın özgürlüğüne ve gazetecilere yönelik tehditlere seyirci kalındığını düşündürmektedir” denildi.












Bu konu hakkındaki yorumunuz