Üniversiteler nasıl ele geçirildi?

Bülent Serim
Üniversitelerin nasıl ele geçirildiğine ilişkin yazılarımın sonuncusu, üniversitede yaşananlarla ilgilidir ve bu yazımda üniversite yönetimlerinin neden olduğu somut olaylardan örnekler vermeye çalışacağım.
Yeni atanan rektörlerin uygulamaları inanılacak gibi değildir. Kuşkusuz bu üniversitelerde öncelikle “ideolojik” kadrolaşma hareketleri başlamıştır. Yıllardır, Milli Eğitim Bakanlığı’nda imam hatip ve ilahiyat kökenliler ile tarikat ve cemaatlerin okullarında ve yurtlarında yetişenlerin yönetime getirildikleri basından izlenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan en çok yatay geçiş yine Milli Eğitim Bakanlığı’na yapılmıştır. İşte şimdi sıra üniversitelere gelmiştir ve benzer uygulama yükseköğretim kurumlarında yapılmaktadır. Şimdi bu uygulamalardan kimilerine kısaca bakalım.
1) Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ne atanan yeni rektör, önceki rektör Prof. Dr. Ferit Bernay dönemi dekanlarını görevden alarak işe başlamıştır. (Cumhuriyet, 24.01.2010, Cemil Ciğerim)
Samsun Akademik Elemanlar Derneği Başkanı Prof. Dr. Süleyman Çelik tarafından yapılan açıklamaya göre, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde “imam hatip ve ilahiyat kökenliler bölüm başkanlığı, dekan yardımcılığı ve dekanlık gibi idari görevlere” getirilmekte, “Dekanlar zorlama soruşturmalara uğratılmakta”, Üniversitede “Genel Sekreter bulunmasına karşın, bir yardımcı doçente fiilen Genel Sekreterlik yaptırılmakta”dır. (Cumhuriyet, 06.07.2010, Cemil Ciğerim) Dernek Başkanı Çelik, “Yönetim değişikliğinden sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesi’ndeki ideolojik kadrolaşmanın insanların ekmeğiyle oynama düzeyine indiğini; ilan edilen kadrolara, atamasını yapmak istedikleri kişiler dışında başvuranların büyük baskı gördüğünü; idari personelin, salt kendi dünya görüşlerine uymadıkları için yüksekokullara sürüldüğünü” söylemiştir. (CBT, 22.10.2010)
Rektör tarafından profesörlük kadrosu verilerek Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları Bilim Dalı Başkanlığı’na getirilen kişi, web sitesindeki şeker hastalığı ve oruç konulu yazısında, bilimsel açıklamalara Kuran’dan destek alarak açıklamalar yapmakta sakınca görmeyen dünya görüşüne sahip bir öğretim üyesidir. (Orhan Bursalı, CBT, 20.08.2010)
2) İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Cemil Çelik’in ilk icraatı, duvardaki “Atatürk Türkiye’dir, Türkiye de Atatürk” yazısını indirmek ve kitaplığa alınan Cumhuriyet gazetesi aboneliğine son vermek olmuştur. Atatürk ile Türkiye’yi özdeşleştirmek düşüncesi, dünya görüşleri nedeniyle tümünü rahatsız etmektedir.
İnönü Üniversitesi’nde, öğrenciler tarafından 2001 yılından beri gerçekleştirilen, 10 Kasım Anıtkabir, 18 Mart Çanakkale gezilerine yeni rektör izin vermemiştir. Buna karşılık, Eğitim, Tıp ve Fen fakültelerinde, 14.11.2009 gününde Başbakan’ın yapacağı açılışlara katılıp katılmayacakları sorularak, öğretim elemanlarının fişlenmesinden kaçınılmamıştır. (Orhan Bursalı, Cumhuriyet, 15.11.2009)
3) Üniversite seçimlerinde en yüksek oyu alan önceki Rektör Prof. Dr. Semra Öncü yerine, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanan eski ANAP Milletvekili ve Bakanı Prof. Dr. Ekrem Pakdemirli’nin oğlu, Prof. Dr. Mehmet Pakdemirli, kendisini kutlamaya gelecek AKP Hükümeti Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ı protesto etmeye hazırlanan Türkiye Gençlik Birliği’ne bağlı öğrencileri, okuldan atmakla tehdit ederek, susturmuştur.
Atatürk tarafından kendilerine “Cumhuriyeti koruma görevi” verildiğini söyleyen gençlere, Atatürk’ten değil ancak kendisinden görev alabileceklerini söyleyen rektör, “üniversitenin sahibinin kendisi olduğunu” söylemekten de kaçınmamıştır. Hiç kuşkusuz Rektörün tehdit sözleri, evrensel temel hak ve özgürlüklere aykırı düştüğü gibi üniversite özerkliği ile de bağdaşmamaktadır. (Deniz Kavukçuoğlu, Cumhuriyet, 26.12.2010)
4) İstanbul Üniversitesi’nde 19 Mart 2010’da düzenlenen “2. Ulusal Çalışma Ekonomisi ve Yönetim Kongresi” çıkışında Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün’ü yumurta atarak protesto eden öğrencilere, Rektörlükçe birer ay okuldan uzaklaştırma cezası verilmesi çok düşündürücüdür. (Cumhuriyet, 27.01.2011, Ali Açar) Düşündürücüdür, çünkü, yargı “domates” ya da “yumurta” atarak protestoyu “demokratik bir tepki” olarak nitelemekte ve failleri beraat ettirmektedir. Nitekim, tekel işçilerine destek amacıyla 3 Nisan 2010’da Ankara’da düzenlenen eylem sırasında polise yumurta atan 5 genç, bu eylemleri nedeniyle yargılandıkları davada, Ankara 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nce 16 Aralık 2010 günü beraat ettirilmiştir. Mahkeme kararında şöyle denilmiştir: “Güvenlik güçlerine yumurta atma eylemlerinin sabit olduğu kabul edilse bile, sanıkların eylemleri tümüyle demokratik bir hakkın kullanılmasına yöneliktir.” (Cumhuriyet, 27.01.2011)
18 Nisan 1999 mitingi öncesinde Anavatan Partisi Genel Başkanı Mesut Yılmaz’a, Elazığ’da otobüs üzerinden konuştuğu sırada domates atılmıştır. Bu olayla ilgili olarak açılan soruşturma sonucunda 16 Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay 8. Ceza Dairesi de, “eylemin aşırılığa kaçan, ancak ceza yaptırımı gerektirmeyen demokratik bir tepki niteliğinde olduğuna” karar vermiştir. (Suay Karaman, ilkkurşun.com, 13.12.2010)
5) İstanbul Üniversitesi’nin başvurusu ve Fatih Emniyet Müdürlüğü’nün istemi üzerine İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından, 30.11.2010 gününde, İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’ta bulunan fakülte, yüksekokul ve idari binalarında 1 yıl süreyle “önleme araması” yapılmasına karar verilmiştir. Bu karara göre, Üniversite içinde ve dışında polis, gerekçe göstermeden istediği zaman öğrencileri arayabilecek, bunun için polisin Üniversite’den izin istemesine de gerek olmayacaktır. (Cumhuriyet, 29.12.2010) Neyse ki, bu izin kararı, yapılan itiraz üzerine, İstanbul 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nce iptal edilmiştir. Karar, özel yaşamın gizliliği ve masumiyet karinesi gerekçelerine dayandırılmıştır. (Cumhuriyet, 19.01.2011)
6) Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki kadrolaşma bir başka boyut içermektedir. Öğrencilerini eğitim için Kocaeli Üniversitesi’ne gönderen Fakülte, Üniversite dışında çalışan doçentlere profesörlük kadrosu dağıtmakla meşguldür. Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi ile Ankara Etlik İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi bunun iki örneğini oluşturmaktadır. Bunlardan ilki, profesör olduktan 2 ay sonra, yeni kurulan Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Rektörlüğü’ne atanmıştır. (Cumhuriyet, 16.12.2010, Murat Uygun)
7) Dicle Üniversitesi’nde, 2008 yılında Rektör’ün değişmesiyle kadrolaşma doruğa çıkmıştır. Yaşanan olumsuzluklar kuşkusuz yalnızca kadrolaşmadan ibaret değildir. Diyarbakır Sağlık Kuruluşları Platformu ve Dicle Üniversitesi İzleme Komitesi bu olumsuzlukları dile getirmektedirler. Hatta, 6 meslek odası, 2 sendika ve Diyarbakır Barosu’ndan oluşan Dicle Üniversitesi İzleme Komitesi bir de rapor hazırlamış ve bunu basın toplantısıyla kamuoyuna açıklamış, YÖK üyelerine de göndermiştir.
Kamuoyuna yapılan açıklama ve raporda;
– “Bir cemaatler koalisyonu haline gelmiş olan mevcut Üniversite yönetiminde, ‘bize bilim adamı değil, bizden adam lazım’ anlayışının” egemen olduğu,
– “Ötekileştirme, ayrımcılık ve kayırma/kollama(nın) had safhada” bulunduğu,
– Akademik kadro ilanlarında tümüyle cemaatçi bir anlayışın esas alındığı,
– İdari kadrolaşmanın cemaat ortaklığıyla birlikte yürütüldüğü,
– Akademik kadro sınavlarında yanlı ve keyfi davranıldığı,
– Haksız soruşturma ve istifaya zorlamalarla öğretim elemanlarına eziyet edildiği,
Dile getirilmiştir. Son sırada yer verilen iddianın en önemli örneği, Rektör adayı olup, Üniversitedeki seçimde en yüksek oyu alan, ama YÖK tarafından listeye bile alınmayan Prof. Dr. Naime Canoruç’un başına gelenlerdir. Prof. Canoruç hakkında, çoğu sudan nedenlerle tam 11 soruşturma açılmıştır. Dicle Üniversitesi’nin tek göğüs cerrahı Prof. Dr. Cemal Özçelik de, zorla dış göreve gönderilmek istenmesi üzerine yaşadığı sıkıntılar nedeniyle kalp krizi geçirmiştir. (Cumhuriyet, 05.07.2009, Mahmut Oral)
Dicle Üniversitesi Öğrenci Derneği de, yönetimin “öğrenci ve öğretim üyelerine baskı uyguladığı” ve “Üniversitede cemaat kadrolaşmasının yaşandığı” gerekçesiyle protesto gösterisi yapmıştır. (Cumhuriyet, 04.03.2010)
8 ) Harran Üniversitesi’nde Nisan ya da Mayıs ayı içinde yapılacak Rektörlük seçimleri öncesi cemaatler kendilerine yakın olan isimleri destekleyeceklerini açık bir şekilde dile getirmeye başlamışlardır. Nur cemaatinin kollarından olan Yeniasyacılar Prof. Dr. Gürbüz Aksoy’u, Kırkıncı Hoca taraftarları da Prof. Dr. Bahri Karlı’yı desteklerken, halen görevde olan Rektör Prof. Dr. İbrahim Halil Mutlu Urfalılık kimliği ile oy kullanacak öğretim üyelerinden destek istemektedir. Harran Üniversitesinde yaklaşık 120 Öğretim üyesinin bulunduğu Gülen cemaati Rektörlük için henüz bir aday göstermemiştir (Yerel haber sitesi “sanliurfa.com”dan aktaran Odatv.com , 29.01.2011)
BENİM REKTÖRLERİM
Rektörlük seçimleri sonrası üniversitelerde yaşanan olaylardan küçük bir demet sunmaya çalıştık. Ama asıl önemli olan, rektörler belirlenirken, Anayasa buyruğu gereği Atatürkçü düşünce sistemine sahip öğretim üyelerinin hiç dikkate alınmamasıdır. İkinci sırada ise, üniversite öğretim üyelerinin iradesinin hiçe sayılması vardır. Rektörlük seçimlerinde tam bir demokrasi oyunu oynanmaktadır. Kendi iradelerine saygısızlık yapılırken, ne yazık ki öğretim üyelerinden, eyleme dayalı olmayan birkaç cılız ses dışında hiçbir tepki gelmemektedir.
Toplumsal olaylarda ortak sorumluluğu bulunan bilim insanları, bırakınız toplumsal olayları, kendi sorunlarına bile sahip çıkmamaktadır. Onların tepkisizliği, bir sonraki seçimlere temel hazırlamaktadır.
Başbakan Erdoğan, tüm üniversite rektörleri değişip, “benim üniversitelerim”, “benim rektörlerim” durumuna gelince, rektörlerle, nedense Dolmabahçe Sarayı’nda toplantı yapmıştır. Onlar toplantıdayken öğrencilerin dışarıda polis tarafından dövülüp biber gazıyla yıpratılmaları, ne yazık ki hiçbir rektörden tepki almamış; rektörler öğrencilerine, yani çocuklarına sahip çıkmamışlardır. 1960 olaylarını anımsayanlar, bu tabloyu hüzünle karşılamışlardır.
Öğrencilerin tutumları da öğretim üyelerininkinden farklı değildir. “Porno Tez” konusunda üniversitenin tutumunu protesto eden öğrenciler, yaşanan bunca olumsuzluğa karşın seslerini çıkarmamaktadırlar. Kuşkusuz bu arada, Türkiye Gençlik Birliği, Öğrenci Kolektifleri gibi kimi birlikteliklerde savaşım veren küçük bir grup gencimizin yürekli tavırlarını saygı ve takdirle anmadan geçmemeliyiz. Ama önemli olan, “Bu görevi bana Atatürk verdi” diyen gencimizin tavır ve bilincinin tüm gençlerimizde de olmasıdır.
Yakınarak belirtmeliyiz ki, 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı depolitizasyonun faturasını Türkiye bugün ağır biçimde ödemektedir. Ama artık, Türkiye’de yaşanan gelişmelerin farkına varma zamanıdır. Atatürk Cumhuriyeti sona yaklaşmaktadır. Haziran 2011 seçimlerinden ve yeni anayasadan sonra, tam anlamıyla dönülmez bir yola girilecek ve laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti yönünden son nokta konulacaktır.












Bu konu hakkındaki yorumunuz