
Necati Doğru
Başbakan’ın gözünde “vitrine konulacak gazete köşe yazarları” olmayı hak eden meslektaşlarımız çok sevindi, mutlu oldu, neşelendi. Kalemlerini pala yaptılar, kan damladı.
Sahte demiştin! Kâğıt parçası!
Kumpas! İftira! Orduyu yıpratma!
Yargısını yapıştırmıştın.
Ne oldu, “Şimdi dut yemiş bülbüle döndün, utanmıyor musun?” diye yazdılar. Adli Tıp “imza sahte değil” dediğinde “okuruma mahcup oldum” suçluluğuna kapılıp özür dileme yazısı yazmama rağmen; bu kâğıt parçasıdır, kumpastır, iftiradır diyenlerden ve sürekli yazanlardan biri de benim. Arşiv yalan söylemez; yazılarımda “Bu kâğıt parçasıdır, iftiradır, sahtedir, tetikçi gazetecilerin AB ile ABD’nin dümen suyunda orduyu yıpratmasıdır” demekle yetinmedim; “Bu, hukukun ince labirentlerinden geçirilerek adaleti arama değil Türk Ordusu’nu gözden düşürüp diz çöktürme kaba propagandasıdır. Bu propagandanın sonunda ordunun direnci kırılacak, Kıbrıs’ta ve Güneydoğu’da istedikleri taviz adımları atılacaktır” diye yazdım.
Ne tesadüf değil mi? Çiçek’in “imzasının gerçek olduğunun” Jandarma Kriminal’ce de doğrulanması ile Başbakan’ın “çözüm olursa orduyu Kıbrıs’tan çekeriz” demeci aynı güne denk geldi. Kaderin intikamı oldu!
Yarın bir gün! Yeni bir Habur bekleyin.
Bu konuda son bir yıldır bütün yazdıklarımı yine tekrarlıyorum; bugüne kadar yapılanlar ve yapılacak olanlar “Orduyu çökertme kaba propagandasıdır” ve sinsi bir uluslararası ustalıkla, çok planlı bir şekilde yürütüldü. Orduda “darbe yapmak” kurum kültürü olmuş. 1960’ta, 1971’de, 1980’de darbe yapmış. Her 10 yılda bir “darbe yapan” sonra yönetimi sivile bırakıp kışlasına çekilen kurum, 1990’dan sonra iç ve dış dinamiklerin etkisiyle kendi kendisine “darbeden vazgeçme” kararı aldı. Kanıtı da şu; son darbeyi yaptığı 1980’den bu yana 30 yıl geçmiş, 2010’a gelmişiz, “28 şubat ittirmesi” ve seçim öncesi Genelkurmay internet sitesine konulmuş üfürük bir e-muhtıra hariç “halkın iradesi üzerinde” bir kaza-bela çıkartmamış.
Herkes anlasın. Şöyle söyleyeyim:
Ordu “kendi darbesini kendisi öldürmüş”, 30 yıldır darbe yapmaya kalkışmamış, kalkışanı da kendisi önlemiş. Ordu darbe yapacaktı, “balyoz, sarıkız, oraj-moraj” adıyla bir yığın süfli sıfat sıralayanlar aslında “ölü dövücüler” dir. Ordu zaten darbe yapmaktan vazgeçmiş, ölü dövücüler demokrasi kahramanlığına soyundu. Şu Çiçek’in “imzası kullanılarak yapılan kaba propagandaya” bakın.
Önce fotokopi çıkıyor. Toplum dalgalanıyor:
Sahte miydi? Gerçek miydi? Islak mıydı? Kuru muydu?
Sonra “orijinali” postalanıyor. Toplum yine ayakta:
Kâğıt parçası mıydı? Darbe planı mıydı?
Asker bana gönderin dedi. Aylar geçti gönderilmedi. Adli Tıp, “İmza yaş” dedi, yine aylar geçti, askeri savcıya 9 ayın sonunda ancak gitti ve Jandarma Kriminal Dairesi de “Evet bu imza Albay Dursun Çiçek’e aittir” raporu verdi.
Dursun Çiçek, doktora da yapmış; acaba “yeni bir Mahir Kaynak” mıdır? Yani orduyu çökertme uluslararası kaba propagandasının gizli köstebeği midir? Topluma yalan mı söyledi?
Yalan söylediyse neden?
Doğruyu söylediyse; yani “Bu imza benim değil ve ben böyle bir darbe planı hazırlamadım” demekte ısrarlıysa, dediğini “ispat etmesi” gerekir.
Albay Çiçek, görüyorsun! Ölü dövücüler sevindi.
Sevinçte katkın büyük!
Sen de bize söyle! Yalancı mısın? Doğrucu musun?
Doğruyu söylediysen kanıtla.
ndogru@gazetevatan.com











Bu konu hakkındaki yorumunuz