Kürt Meselesi, Süreç ve Hükümetlerin Vahim Hataları

Yalım Eralp

Yalım Eralp

Kabul edelim ki “Kürt meselesini” Hükümetlerimiz ve kurumlarımız uzun süredir ardı ardına yaptıkları yanlışlarla yarattılar. Devlet uzunca bir süre Türkiye’de Kürt olmadığını iddia etti, Kürt kimliğini tanımadı. Kelimeyi telaffuz dahi yasaktı. Ama komiklikler de olmuyor değildi. Kuzey Irak’takilere Kürt denilirken sınırı geçince Kürtlerin adeta yok olduklarını varsayıyorduk. Bu inkar sürecini kısaca görmek ve tabloyu ortaya çıkarmakta yarar var.

Her şeyden önce Kürt sorununun sorun olmasını engelleyebilecek bir madde Lozan Antlaşmasında vardı. Azınlıklar ile ilgili 37-44 üncü maddeler arasında bir tanesi önem taşır. Bu maddelerin hepsi azınlık haklarından bahsederken bir tanesi her Türk vatandaşı diyordu. Maddeyi aynen hatırlamakta yarar var. Unutulan veya unutturulan 39/ 4 maddesi şöyle der: “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama konulmayacaktır.” Eğer bu madde uygulansa idi etnik kimliğe dil yoluyla yasak konmayacak ve belki de bugün karşılaştığımız sorun bu denli büyük olmayacaktı. Tabloya ana hatları ile göz atalım.

Kürt sorunu başlangıçta Türkiye’de isyanlar dolayısıyla tartışıldı. Mecliste askeri harekata önem veren “şahin” İnönü ile sorunun sadece askeri boyutu olmadığını iddia eden “ılımlı” Fethi Okyar arasındaki tartışmayı hatırlayanlar vardır. O zamanlarda da farklı yaklaşımlar mevcuttu.

Köy ve kaza isimleri

1930’lu yıllarda Kürt kökenli vatandaşlarımızın çocuklarına istedikleri isimleri vermeleri engellendi. Köy ve kaza isimleri tedricen 70’li yıllara kadar değiştirildi; Türkçeleştirildi. Kimse Kürt kökenli olduğunu söyleyemez hale geldi. 1991 yılında Dışişleri Bakanı olan Hikmet Çetin bile Kürt kökenli olduğunun söylenmesinden pek hoşlanmıyordu. Yeni bir ulus yaratma sürecinde başlangıçta belki bazı kısıtlamalar anlaşılabilirdi. Ama aşırıya gidildi ve zamanla ciddi bir kimlik inkarına dönüştü. Bu dil yasağı, doruğa, 1980 darbesi sonunda “evlerde dahi Kürtçe konuşmak” yasaklanarak ulaştı. Rahmetli Turgut Özal 1991 yılında büyük gayret sonunda bu yasağı kaldırttı.

1965 yılında Dışişleri Bakanlığı, Ankara’daki diplomatik çevrelerden Güneydoğu kaynıyor haberleri duyunca bölgeye gizlice üç kişilik bir heyet yolladı. Heyet dönüşte hazırladığı raporda 20 yıl içinde isyan çıkabileceğini belirtiyordu. Tabii Hükümet raporu dikkate almadı. Aslında herkes sorunu biliyor ama bilmezlikten geliyordu. 80’li yıllarda bazı üst düzey devlet görevlileri “halkı uyandırırız” endişesi ile Güneydoğuya yatırıma karşı çıkıyordu .

PKK terörünün başlangıcı

Ve de PKK terörü 1984 yılında başladı. 1965 raporunu daktilo eden( sekreterlere Kürt kelimesi geçtiğinden raporun daktilosu yaptırılamıyordu) kişi olarak şaşırmadım. 1988 yılında hala yurt dışındaki Büyükelçilerden bulundukları ülke makamlarına Kürt kelimesinin “kart kurttan” geldiğinin izah edilmesi isteniyordu. Demirel 1991 yılında Başbakan olunca Kürt kimliğini tanıdı ama sonradan nedense ağzına almadı.

Çiller’e danışmanken…

1993 yılında Başbakan Çiller’e danışman olduğum zaman kendisine şunu söyledim: Bu mesele bir partinin meselesi olamaz; TBMM’nin işidir. Meclis’te bir komisyon kurdurun ve de bölgede çalışan bürokratları, bölgenin seçilmiş şahıslarını ve konu hakkında bilgi sahiplerini komisyon dinleyip rapor hazırlasın ve TBMM Genel Kurulunda konu ele alınsın. Başbakan konuyu Meclis Başkanı Cindoruk’a götürmüş; Başkan da Anayasaya aykırı deyip reddetmiş.Cindoruk’un tutumunu anlamak zor..

1999 Temmuz ayında İstanbul’da yapılacak AGİT zirvesi için Cumhurbaşkanı Demirel tarafından izahat vermek için kabul edildiğimde devletin Kürtçe TV yapmasının yanlış olacağını , Türkiye’nin uluslararası yükümlülüğünün kültürel kimlikler önündeki engelleri kaldırmak olduğunu, bu tür işleri devletin yapmasına gerek olmadığını , yerel özel TV’lerin Kürtçe yayınına izin verilmesinin en uygun yol olacağını anlattım. Cumhurbaşkanı konuyu zamanın Genelkurmay Başkanına tarafımdan anlatılmasını istedi. Anlattım. Genelkurmay Başkanı Kuzey Irak’ta bir TV kurdurulmakta olduğunu söyleyince bunun kulağı tersten göstermek olduğunu belirttim.Devletin kültürel kimlikler önündeki engelleri kaldırması gerektiği hala anlaşılamamıştı..

Kürtçe gazete ve dergiler

Ancak, bu arada Türkiye’de Kürtçe gazete ve dergiler de çıkmaya başladı. Bunda Turgut Özal’ın büyük gayreti vardır. Hükümet de bunun, dış dünyada yasaklar konusundaki tepkilere cevaben, dış dünyaya anlatılmasını istiyordu. Tam bunu Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütüne anlatacakken o sırada Başbakan rahmetli Ecevit Kürtçe diye bir dil olmadığını ilan etti. Dil yoksa gazete nasıl çıkıyordu! Çelişkiler devam etti.

Aspirin ile halledilebilecekken…

Tablo yukarıdaki gibidir. Temel hakların ciddi biçimde tanınması yoluyla halledilecek mesele, tabir caizse aspirin veya antibiyotik ile halledilebilecekken “hasta” adeta ameliyat masasına yatırılmıştır…

Kürt kelimesinin daha serbestçe kullanılmaya başlandığı 1990’lı yıllarda hemen bütün Başbakan ve Bakanlar iki vahim hataya imza atmışlardır. Birincisi Kürtler asli unsurdur sözü. Bu ne demek! Türkiye’de tali unsurlar da mı var; varsa kimler? Ülkenin vatandaşları arasında ortak noktanın eşit vatandaşlık olduğunu belirtip vatandaşları asli-tali unsur diye ayırmanın ciddi bir çelişki olduğunu göremediler. Asli unsur sözünü duyan bazı Kürt liderler de belirli bir otonomiye dayanan 1921 Anayasasına dönülmesini istediler. Kürtlerin Türkler ile beraber zikredilmesini istemeye başladılar. Ayrıca, Kürtçenin de resmi dil olmasını istiyorlardı. Şimdi ise önde gelen Kürt kökenli liderler buna Anayasal güvenceler diyor. Düşünmeden sarf edilen ve Kürtlerin azınlık olmadığını göstermeye çalışan “asli unsur” sözü bir yerlere çekilmeye başlandı.

Başbakanların ikinci ortak hatası “terör bitsin hakları tanıyalım” şeklinde özetlenebilecek yaklaşımlarıdır. Bu yaklaşım belki yukarıdaki hatadan da daha vahimdir. Semantik gibi görünen, ancak işin özünü teşkil eden bu meseleyi açıklamak gerekir. Mevcut Hükümet de “açılım” a isim verme konusunda zorlanmıştır. Evvela Kürt açılımı, sonra demokratik açılım, daha sonra da Milli Birlik projesi denmiştir. Bu Hükümetin yaklaşımı terör biterken ona paralel olarak hakları tanıyalım sürecidir. Başbakan Yardımcısı Arınç’ın ifadesi ile acı ilacı içelim deniyor. Bu tür beyanlar ise Öcalan’ı cesaretlendiriyor.

Pazarlık konusu olamaz

Temel hakların parçası olan kültürel kimlik hakları günümüzde pazarlık konusu olamaz. Herkesin ana dilini öğrenmesi, çocuğuna istediği ismi vermesi, köy ve kasabaların asli isimlerine kavuşmaları, liselerde seçmeli Kürtçe dersi, üniversitelerde Kürt dili kürsüleri kurulması gibi durumlar Anayasa değişikliği gerektirmiyor. “Ben bu hakları bir süreç içinde vereceğim; ama terör de bu arada son bulsun” derseniz İmralı ile dolaylı pazarlığa girmiş görüntüsü verirsiniz. Terör devam etse de temel haklar verilmelidir ve bir şarta bağlanmamalıdır. Aslında yapılması düşünülenler 1999 yılında Türkiye AB tarafından resmen aday ilan edilmesinden sonra Avrupa Birliğince Kopenhag ölçütleri çerçevesinde Türkiye’ye verilen yol haritasında yer alıyor. Etnik ve kültürel kimliklerin tanınması ve ona uygun tertiplerin uygulanması yol haritasında mevcuttur. AB’nin demokratikleşme gerekliliği çerçevesinde bunlar yapılsa idi olmaz mı idi?

Düşman oluşumla müzakere en zor iş

Uluslararası planda “düşman hükümet veya oluşumlar ile müzakere”, (negotiating with hostile governments or entities) en zor iştir. Ya doğrudan ya aracılı olur ve ister istemez bir uzlaşı gerektirir. Türkiye Cumhuriyetinin bu konuda deneyimi yoktur. Bugün Afganistan’da Taliban ile yapıldığı anlaşılan müzakere bu tür bir müzakeredir. İngiltere terör örgütü IRA’nın siyasi kanadı olan Sein Fein aracılığı ile IRA ile müzakere ederek bu süreçten geçti. İngilizler bu alanda deneyimlidir.

Zira, sömürgeci bir geçmişi vardır ve bulunduğu yerlerde bunu yapmıştır. İspanya’nın ETA ile yaptığı ise farklı bir geçmişten geliyor. Faşist Franco rejimi sonrası özgürlüğe susamış, uzlaşıya yatkın İspanya’nın önünde Avrupa Birliği perspektifi yatıyordu. Ve de kamuoyu uzlaşı istiyordu.

Benzer bir süreç güçlü bir kamuoyu beraberliği gerektirir. Türkkamu oyunun, son zamanlarda görüldüğü gibi buna hazır olmadığı anlaşılıyor. İçişleri Bakanının bir takım aydın ve yazarlarla görüşmeler yapması yetmedi. Aslında, bu görüşmeler sonunda ne yapılmak isteniyor kuşkuları ortaya çıktı. Zira yapılmak istenenlerin Avrupa Birliği yol haritasından farklı olduğu izlenimi belirdi. Hele Bakanın açıklamaları yanı sıra İmralı’dan açıklamalar gelince DTP üzerinden Öcalan’la görüşüldüğü şüpheleri belirdi. Öcalan’ın gündemi ise Hükümetinkinden farklı idi. Öcalan af ve siyasete girmeyi hedefliyordu. Kısacası birbiriyle uyumlu olmayan iki proje ortaya çıktı ve Habur’da, Hükümetin dahi kızdığı görüntüler meydana geldi. Aslında bu kaçınılmazdı; gelenler Öcalan’ın yol haritasını izliyordu. Anaların göz yaşları dinsin, bu durum devam edemez denince Öcalan cesaretlendi. Haritayı kendisinin çizdiğini açıkladı.

Başbakanın yanlışı

Başbakanın kızarak dağdan inenleri coşku ile karşılamalar devam ederse sil baştan yaparız demesi de yanlış. İşin başından beri doğrusu AB demokratikleşme süreci içinde, terör biter mi bitmez mi tartışması yapmadan, gerekeni TBMM içinde yapmaktı. Bu yapılabilse idi Öcalan’ın altından halı da bir ölçüde çekilmiş olurdu. Halbuki, verilen görüntü, terörün bitmesine paralel, hakları veririz şeklinde olunca Öcalan’da hakları söke söke alacağı hissi uyandı. Bu da beraberinde kamu oyu tepkilerine yol açtı . Ve de maalesef milli birlik yerine tehlikeli bir ayrışma ortaya çıktı. Bir yerlere Başbakan geri dönecekse Avrupa Birliği yol haritasına dönüp gerekeni yapması ve herhangi bir pazarlığa girmemesi en doğrusudur.

Özet: Türkiye hükümetler geçmişte uzun süre Kürtlerin varlığını dikkat almadılar ve hatta inkar ettiler. Geçmişte kültürel hakların tanınması ile halledilebilecek bir mesele bugün adeta ameliyatı gerektirir oldu. Hükümetlerin ortak iki hatasından birincisi Kürtler ülkenin asli unsurudur sözüdür. Sanki tali unsur varmış gibi. İkincisi de terör bitsin bazı hakları tanırım politikası. Temel haklar pazarlık konusu olamaz.Bu ikinci hata Öcalan’ı hükümetinkine paralel ama onunla çatışan kendi yol haritasını açıklamaya cesaretlendirmiştir.Düşman birimlerle müzakere kamu oyu beraberliği gerektirir ve İngiltere ve İspanya’nın aksine Türkiye’de bu yoktur.En doğru yol AB’nin demokratikleşme yol haritasına dönmektir.

Yalım Eralp bu yazıyı İstanbul Kültür Üniversitesi bünyesindeki “Global Political Trends Center” için yazdı.

CNN TÜRK

Bu konu hakkındaki yorumunuz

  

  

  

Diğer sounçlar..

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Post Type Selectors
Filter by Categories
BİLİM VE TEKNOLOJİ
DÜNYA
DW HABER
EKONOMİ
GÜNDEM
KÖŞE YAZILARI
KÜLTÜR & SANAT
MEDYA & MAGAZİN
SAĞLIK
SPOR
YOUTUBE