İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Erzurum’da ehliyetsiz araç kullanırken “dur” ihtarına uymayıp kaçan 18 yaşındaki gencin, yakalandıktan sonra polisler tarafından sille tokat dövülmesi olayı için “bireysel ve münferit bir davranış” savunması yapmış.
“Haklarında şikayet olmamasına rağmen” haklarında soruşturma başlatıldığını ve görev yerlerinin değiştirildiğini bildirmiş. Bakan ayrıca “meslek ilkelerine uygun olmayan davranışları ortadan kaldırmak için Emniyet personeline hizmet içi eğitim” verildiğini söylemiş.
Eğer bir olay “milyonda bir görülen, nadir rastlanan” türden ise ona bireysel, münferit denebilir. Ama sık sık görülüyor, üstelik fotoğraflarla ve TV görüntüleriyle belgelenerek kesin kanıtı da ortaya konuyorsa artık ona “kurumsallaşan bir eylem, tutum tarzı” olarak bakılır.
Sadece son aylarda bile kaç “polis dayağı” olayı basına yansıdı; örneğin Ortaköy’de polise itiraz eden genci yere yatırıp kafasına basanlar veya siyasetçilerin bulunduğu yerlerde konuşmaya kalkan veya tepki gösteren gençlerin kafasını boynundan makasa alıp sıkan, kolunu bükenler… Arabayı durdurmadığı için vurup öldürdükleri ya da dövüp hastanelik ettikleri kaç kişiyi duyduk.
Demek ki olay münferit değil. Haklarında şikâyet olması da hiç önemli değil bunlar kamu davası açılacak olaylardır. Hizmet içi eğitim de yetmez, yetseydi zaten mesleğe başlamadan “ilkelerini” öğrenmiş olmaları yeterdi. Burada çözüm ancak suç işleyen, görev ihlali de yapan polislerin hem hak ettikleri hukuki cezayı mutlaka almaları (olayların gizlenip, suçluların kurtarılmaması) hem de psikolojik tedavi görmeleridir.
Aynı şekilde orduda “as”ları olan, alt rütbedeki askerlerin eline pimi çekilmiş bomba verip cezalandırmaya kalkan ve 4 erin şehit olmasına sebep olan teğmen (olay savaş şartlarında geçiyor ve asker nöbette uyuyarak koca bir bölüğü ölüm tehlikesine atıyor olsa bile) ve son haberde “içine kuru ot atılan ateş kuyusuna” erlerin uyarısına rağmen, askerî aracın ateş alacak kadar yakın olduğu şartlarda ısrarla ot attıran ve erlerin hastanelik olmasına neden olan çavuş da hem hak ettikleri hukuki cezayı almalı, hem de psikolojik tedavi görmelidirler.
Biz toplum olarak zaten çözüm arayan bir hükümet olmadığı için her gün bu tür şiddet, vahşet haberlerini duyarak yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Bir de Emniyet’te veya orduda, yani ülkenin güvenlik güçlerinde duymak hakikaten bardağı taşırıyor.
İlgililerden acilen bir “ceza açılımı” bekliyoruz LÜTFEN!
*****
ESKİ YÖK ÜYESİ’NDEN MEKTUP
YÖK’ten bir süre önce istifa eden Bülent Serim 1 Eylül Salı günkü yazımda kendisinin de adının geçtiği bölüme bir itiraz mektubu göndermiş. Ne demiştim hatırlayalım:
‘… Ama yine de ben en çok YÖK, Adalet Akademisi, Adli Tıp Kurumu gibi çok önemli kurullardaki görevinden (YÖK üyesi Bülent Serim de görevinden baskılar nedeniyle istifa etmişti) yıldırma sonucu kolay yolu seçerek istifa edenlere kızıyorum. Ya Kurtuluş mücadelesini yapanlar da onlar gibi olsaydı?’
Bülent Serim’in “Hiç hak etmediğim halde beni çok ağır biçimde suçluyorsunuz. Bu devlete 43 yıl hizmet verdim. Son görevim YÖK üyeliğiydi. Bu görevden ayrılmamın nedeni ‘baskı sonucu yılgınlık duyup, kolay yolu seçmem’ değildi” diye başladığı mektubu şöyle devam ediyor:
“Bana göre kolay yol ‘hiç dikkate alınmasa’, ‘hiç etkili olmasa’, ‘çağdaş, laik eğitim düzenini korumaya hiç yararı bulunmasa’ da toplantılarda görüşümü belirtip, YÖK üyeliği titrinden yararlanmayı sürdürmekti.
Ne yazık ki tüm kurumlar gibi YÖK de AKP yandaşlarının eline geçti. Amaçları AKP’nin Anayasa Mahkemesi’nin saptadığı hedefini adım adım gerçekleştirmek. YÖK’ün, biri başkan 21 üyesi var. Prof. Dr. Celal Şengör, Üniversiteler Arası Kurul’ca seçilmesine rağmen iki yıldır atanmadığı için YÖK 20 üyeyle görev yapıyordu. Bu üyelerin büyük çoğunluğu ‘AKP’ye yakınlığıyla bilinen’, ‘AKP milletvekili adayı olmuş’, ya da ‘ilahiyatçı özelliği öne çıkmış’ kişilerden seçilip atandı.
Türban, imam hatip liseleri, ilahiyat fakülteleri, vakıf üniversitesi kurulması gibi konularda onaylanması imkânsız kararlar alınıyor. Bu kararlar alınırken, büyük çoğunluk konulara önyargılı yaklaştığı için, daha doğru bir anlatımla sonuçlar önceden belli olduğu için, toplantılarda ileri sürülen en haklı gerekçeler bile dikkate alınmıyor.
Kısacası YÖK, bir anayasal kurum gibi değil, AKP’nin organı gibi çalışıyor. Bu durumu çok ağır ifadelerle eleştirip kamuoyunun dikkatini çekmem gerekiyordu. Ben bunu yaptım. Yaptığım iş YÖK’te kalıp, toplantılarda (işe yaramaz (!) doğruları söylemekten daha önemli ve daha zor idi.”
Bülent Serim’in mektubunun önemli bir kısmı böyle… AKP’nin “en başta demokratikleşmesi gereken ilk 4 kurum arasında” saydığı üniversitelerin nasıl demokratikleştiğini anlatıyor. Mektubu “katıldığım için” değil, cevap hakkına saygı duyduğum için yayımladım. Bence ne olursa olsun böyle önemli kurumlarda, kurullarda görev yapanlar benzer şartlar altında istifa etmeden de durumu topluma duyurabilirler. Asıl böyle zamanlarda sabır göstermek, hep eleştirip hem de devam etmek gerekiyor. Benim görüşüme göre yapmaları gereken bu… Ama herkesin görüşü kendine tabii!
Ruhat Mengi – Vatan
Yazara Ulaşmak İçin : rmengi@gazetevatan.com












Bu konu hakkındaki yorumunuz