Başbakan Tayyip Erdoğan insanları güvenli bir ülkede yaşadıklarına inandırmaya çalışıyor. Sorumluluk almaktan kaçıyor, yaşanan korkunç olayların suçlusu olarak mağdurları ve ailelerini gösteriyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın partisinin Ankara İl Kongresi’nde binlerce insana seslenirken söylediklerini duyduğumda aklıma ister istemez sosyal psikologların kullandıkları bir psikolojik kavram olan “adil dünya inancı” kavramı geldi. Recep Tayyip Erdoğan kendisi gibi düşündüğüne inandığı bir kitleye sesleniyor belki o an, ancak Türkiye’de yaşayanlar onu televizyonlarından izliyor ve toplumsal olaylara yönelik fikirlerini öğrenmiş oluyor. Yaptığı konuşmada sayısı son dönemlerde artan cinayet ve katliamlardan bahsediyor. Bunların hangileri olduğunu hepimiz biliyoruz ve aklımıza en trajik birkaç tanesi hemen geliveriyor. Daha sonra ise Başbakanımız bu oldukça karmaşık ve birçok sosyo-psikolojik faktör tarafından şekillendirilmiş olan toplumsal olayları bir hamlede tek bir kaynağa yükleyerek şu sözleri söylüyor: “Acaba biz nerede hatalar yaptık diye üzerinde durmalıyız. Sınırsız, kontrolsüz bir ahlaki erozyonun olduğu yapılanma gerçekten bizi dertlendiriyor. Onun için aileye sahip çıkacağız”. O trajik olayların yaşanma sebebi neymiş?
Aile… Başka suçlu aramaya gerek kalmıyor. Özellikle de ailedeki disiplin eksikliğinden yakınıyor: “Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya…” diyor ve ardından davulcu ve zurnacıların da gönlünü almayı ihmal etmiyor…
Yaşamda iyi şeylerin iyi insanların, kötü şeylerin ise kötü insanların başına geleceğine duyulan inanca ve bu doğrultuda geliştirilen düşünce sistemine “adil dünya inancı” deniyor. Diğer bir ifadeyle, kurbanı değil de o şiddet eylemini yapanı koruyan ve destekleyen bir düşünce biçimidir. Adil dünya inancına göre düşünen bir insan için, başına kötü şeyler gelen insanlar bir şekilde bu yaşadıkları şeyi hak etmiştir. Örneğin tecavüze uğramış bir kadın bunu hak etmişti çünkü açık saçık giyinmiştir, öğretmeni tarafından tekme tokat dövülmüş bir çocuğun suçu terbiyesiz davranmış olmasıdır, acımazca öldürülmüş bir eşcinselin ise zaten o kadar yaşamış olması bile kâr sayılmalıdır…
Peki neden bazı insanlar toplumsal birtakım olayları değerlendirirken “adil dünya inancını” esas alır? Bu sorunun tek bir yanıtı yok tabii ki ama en önemli sebep, adil dünya inancının kişiye, içinde yaşadığı fiziksel ve sosyal çevreyi güvenli, durağan bir yer olarak algılaması illüzyonu sağlamasıdır. Adil dünya inancına sahip olan bir kişi bu tür olumsuz olayların kendi başına gelebileceği ihtimalini son derece düşük görür. Çünkü, kendisi kendi doğruları doğrultusunda davrandığı sürece başına kötü bir şey gelmeyecektir. Oysa yaşanan ülkede cinayet, soygun, tecavüz, işkence, cinsel istismar, fiziksel saldırganlık, ayrımcılık gibi suçlar artıkça bunlara maruz kalma olasılığı da toplumdaki her bir birey için artıyor. Recep Tayyip Erdoğan bunu bildiği halde güvenli bir ülkede yaşadıklarına insanları inandırmaya çalışıyor. Sorumluluk almaktan kaçıyor ve yaşanan korkunç olayların suçlusu olarak olayın mağdurlarını ve ailelerini gösteriyor. Karşısında da zaten adil dünya inancı yüksek bir dinleyici kitlesi bulduğu için, bunda hiç de zorluk çekmiyor.
Yetkeci kişilik
Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda sosyal psikolojideki yetkeci (otoriteryan) kişilik özelliği çerçevesinde de ele alınıp değerlendirilebilir. Yetkeci kişiliğe sahip insanlar otoriteyi, toplumsal normları aşırı derecede önemseyen, önyargılı davranan bireylerdir. Horgörme eğilimi fazla olan bu bireyler, din, ırk ve cinsiyet gibi konularda ayrımcılık yapmaya oldukça yatkınlardır. Bunun temelinde de aslında erken çocukluk döneminde yeterince sevilmeme, aşağılanma ve horgörülme yatıyor. Çocukluk dönemine damgasını vuran bu yaşantıların bastırılmaya çalışılmasının yarattığı kaygı ile başa çıkmak için ise “savunma mekanizmaları” kullanılır. Bunlardan en yaygın olarak görülenlerinden birisi de “yansıtma”dır. Birey kendisiyle ilgili sahip olduğu olumsuz düşünceleri, çevresindeki diğer insanlara kin, nefret, horgörme ve saldırganlık olarak yansıtır. Dolayısıyla, Başbakanımız mağdurların ailelerini suçlu bulma eğilimi ve cinsiyetçi yaklaşımıyla sahip olduğu yetkeci kişiliği de gözler önüne seriyor. Cinsiyetçi yaklaşım denilmesinin sebebi ise Başbakan’ın Ankara İl kongresinde kullandığı atasözününün aslının “kızını gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar ya zurnacıya” oluşudur. Bu atasözünü kullanırken hangi vahşi cinayeti kastettiğini hepimiz anlıyoruz…
Medya gençlerin ahlakını bozuyor!
Ayrıca, Recep Tayyip Erdoğan aynı zamanda medyaya da yükleniyor ve medyanın gençlerin ahlakını bozduğunu düşünüyor. Oysa ki başta kendisi, gerek konuşma üslubu, gerekse toplumsal yaraları basite indirgeyici, bilimsellikten ve insanlıktan uzak yaklaşımıyla gençler için çok olumsuz bir model oluşturuyor. Sadece o değil İstanbul Eski Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın “kızlarını neden takip etmemişler” sözleri de emniyet mensuplarına olan güveni bir o kadar zedeleyici oldu. Bu ülkede sadece kız çocukları değil erkek çocukları da risk altında ve ailelerinin yanı sıra toplumun diğer kurumlarının da desteğine ve korumasına ihtiyaç duyuyorlar. Ama görülen o ki özellikle bazı kesimlerce benimsenen bu yaklaşım, başta kadınlar ve çocukların mağdur olduğu durumları görmezden gelen bir düşünce sistemini yerleştirmeye çalışıyor.
Son olarak bu yazılanlar çerçevesinde şu sonuçlara varılabilir:
* Adil dünya inancı, karşılaştığımız yaşadığımız çevreyi daha güvenilir olarak algılamamızı sağlasa da, olayları değerlendirirken yanlı ve mağdur olanı anlamaktan uzak bir bakış açısı geliştirmemize neden oluyor.
* Bu düşünce sistemi özellikle de toplum liderlerinde görüldüğünde, toplumun tüm bireylerini de olumsuz yönde etkileyecek kötü bir örnek oluşturuyor.
* Ahlak gelişimi açısından daha üst düzeylerde yer alabilmek, ancak tutuculuktan uzak ve çok yönlü düşünebilmekle gerçekleşebilir.
* Özellikle de bu konudaki toplumsal bilincin gelişmesi konusunda, sosyal bilimler alanında çalışan insanlara önemli roller düşüyor.
Psk.Dr.GÖZDE ÖZDİKMENLİ DEMİR – Radikal











Bu konu hakkındaki yorumunuz