| 
Ben de faturayı görene kadar bu hikayeye inanamadım. Ankara’da ikamet eden B.S, iki aydır Kayseri merkezli bir tarikatın peşinde. Sebebi, cep telefonundan bu tarikata yaptığı bağış. B.S. “Ben bağış yapmadım” diyor. Cep operatörü AVEA ise “Bizce bir sorun yok” açıklamasında bulunuyor. Sonra işler acayip hale geliyor. **** B.S. Milli Eğitim Bakanlığı tarifesinden AVEA hatlı bir cep telefonu kullanıyor. Hattın Mayıs faturası eline ulaştığında, şaşırıp kalıyor. Çünkü 40 liralık faturanın 10 lirasını “Bağış – VERENEL” adlı bir kalem oluşturuyor. Halbuki kendisi böyle bir bağışta bulunduğunu hiç hatırlamıyor. İlk iş olarak “Verenel”in ne olduğunu araştırıyor. Karşısına Kayseri merkezli bir yardım teşkilatı çıkıyor. Dernek yalnızca Avea faturalı hatlarından SMS kanalıyla bağış topluyor. B.S. hemen Avea müşteri hizmetleriyle irtibat kuruyor ve iki kez şikayette bulunup 10 liralık tutarın tarafına iadesini istiyor. Bakın sonra neler oluyor… 

Emekli büyükelçi Ümit Pamir, Kürt sorununun çözümü için önce bir referandum yapılmasını önermiş. Böylece Kürtlerin ‘ayrılık’ isteyip istemediğini öğrenebilecek, sonuca göre de bir yol haritası geliştirebilecekmişiz. Türkiye bence bu aşamayı çoktan geçti. Türkiye Kürtlerinde ‘ayrılmak’ diye bir düşünce yok. Niye olsun ki? Eşit yurttaşlar olarak özgürce yaşadıkları, AB üyeliğini almış, etnik, dinsel ve düşünsel çeşitliliği zenginlik olarak benimsemiş, iç düşman paranoyasından kurtulmuş, komşularıyla dostça geçinen ve müreffeh bir Türkiye’den neden kopmak istesinler? Ayrıca, Kürtlerin çoğu bilir ki ‘ayrı’ bir devlette Kürt milliyetçileri ‘tek parti, tek lider’ sultası altında şimdiki Türkiye’den kat be kat daha dayanılmaz bir rejim yaratacaklardır. 

“Ergenekon” davası ile birlikte Gülen cemaati ve Kemalist kesim arasındaki tarihsel mücadele farklı bir boyut kazandı. Aslında bu süreçte iki temel dinamiğe dikkat etmek gerekiyor. Birincisi, Kemalizm’in 1990 sonrasında, önceki dönemlerin tersine topluma yönelik yapılanmaya doğru gitmesi, yani devletten kopmasa bile özerkleşme sürecine girmesidir. Kemalist kesim, ulusalcı duruşunu bir taraftan korurken, diğer taraftan da Atatürk sembolü üzerinde serbest piyasada Cumhuriyetin kuruluş günlerine öykünmesi, Post-Kemalist sürecin dinamiklerini ortaya çıkardı. Aynı süreçte çeşitli sivil toplum örgütleri de eğitim alanında yaygınlık göstermeye başladı. 

İnsanların kimliklerini etnik yapı ile tanımlamasını hiçbir zaman benimseyemedim. Hele ülkemiz gibi, oldukça çok etnik grupların yaşadığı; bu grupların yüzlerce yıldır kültür etkileşimi içerisinde olduğu; karışık evliliklerle güçlü dostlukların kurulduğu; emperyalist güçlere karşı, omuz omuza kanlı ve onurlu savaşımların verildiği ülkelerdeki insanların etnik kimliklerini birincil kimlik tanımlama öğesi saymalarını hiç benimseyemedim. Bırakın benimsemeyi, hep yadırgadım. Kafatasçı zihniyeti savunanların, etnik ayrımcılığı kaşımaları beklenmeyen bir şey değil… Emperyalistlerin aynı tutumları da, doğru olmasa bile, kendi içinde tutarlı bir etkinliktir. Asıl yadırganması gereken, kendini “solcu” olarak tanımlayanların dünyaya etnik pencereden bakmaları… Günümüz Marksçılarının bir bölümü; nerdeyse sınıf mücadelesine koşut olarak, etnik mücadeleyi benimsemiş durumdalar. 
 Can Ataklı O yazımda “çok iddialı bir görüş ama” demiştim. “Çok iddialı görüş” Köksal Toptan’ın bir daha Meclis Başkanlığı için aday gösterilmeyeceğiydi. Nitekim öyle oldu. Toptan çok beklemesine rağmen Başbakan tarafından aday yapılmadı. Yapılmayacaktı zaten. Çünkü AKP’nin çekirdek kadrosundan gelmeyen Toptan’ın “miadı dolmuş” yani “son kullanma tarihi” gelmişti. İşin aslına bakarsanız Toptan’ın “son kullanma tarihi” bile yoktu, sadece toplumu ve muhalefeti kandırma operasyonunun bir parçası yapılmış ve iki yıl kendisine tahammül edilmişti. Miadı dolunca AKP “özüne” döndü. Artık devletin en tepesindeki üç isim de aynı kaynaktan gelen, aynı fikirleri paylaşan, aynı hedefe kilitlenmiş isimlerden oluştu. Türkiye teknik olarak bir “İslam Devletine” dönüşmedi belki ama görüntü fiilen öyledir. 

 Yavuz Oğhan Cumhurbaşkanı’nın “iyi şeyler olacak” sözleri tam unutulmaya yüz tutmuştu ki hükümet harekete geçti ve İçişleri Bakanı’nın koordinasyonunda “açılım” için kolları sıvadı. Devlet bu süreçte soruna çözüm bulabilmek için her şeyi konuşmaya hazır. Ama bu kırmızı çizgilerin olmadığı anlamına da gelmiyor. İşte o kırmızı çizgiler… Tek devlet… PKK ile birlikte Türkiye yıllardır bir bölünme korkusu yaşıyor. Bu korku nedeniyle tek devlet prensibi kırmızı çizgilerin başında geliyor… Açılım için çalışanlar “her şey konuşulabilir ama bölünme asla” diyor. Şunu da hatırlamakta fayda var. Bugün artık PKK dahil kimse bölünmeden bahsetmiyor, herkes bütünlük içinde bir çözüm arayışında… En azından söylemde öyle görünüyor. Anayasal özerklik… Bu kavramı da kimse bugünlerde pek dile getirmiyor. Ama başlayan açılım sürecinde kimileri bu iş “anayasal özerkliğe” kadar gider mi endişesi taşıyor. Süreci başlatanlar bu endişeleri ortadan kaldırmak için anayasal özerkliği kırmızı çizgi olarak tarif ediyor. 

 Mustafa Mutlu Tüm dikkatlerin Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapacağı atamalarda yoğunlaştığı günlerde Anayasa Mahkemesi’nde çok ilginç bir “operasyon” gerçekleştirildi… Hem de sessiz, sedasız! Bilmeyenler için söyleyelim; Anayasa Mahkemesi’nde üyelerin yanı sıra tam 26 raportör görev yapar. Bunların 3’ü üniversitelerden, 3’ü Danıştay’dan, 5’i Sayıştay’dan, geriye kalan 15’i ise idari ve adli yargı üyeleri arasından bizzat Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın istek yazısıyla görevlendirilir. Kurumda şu anda 26 raportör kadrosunun 25’i dolu durumda. Sadece Sayıştay’a ait bir kadroda boşluk bulunuyor. Durum böyleyken; geçtiğimiz hafta içinde Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç, Yüce Mahkeme’nin en kıdemli raportörü Ali Rıza Aydın’ı makamına çağırdı ve bir “rotasyon”a gitmeyi düşündüğünü, bu nedenle kendisinin eski kurumu olan Sayıştay’a yine Uzman Denetçi olarak dönmesini istedi. 
| |