Bir cinayetin anatomisi

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Bir cinayet, üzerinden 24 saat geçmeden bugünün teknolojisiyle bile değerlendirilemiyor. Yapılan değerlendirmelerin büyük bir bölümü de 24 saat sonra boşa çıkıyor. Çünkü bir cinayetin delillerini toplayabilmek, bunların laboratuvar sonuçlarını görebilmek için en erken 24 saate ihtiyaç var. Üzeyir Garih’in öldürülmesi olayı da ilk saatlerde yapılan değerlendirmelerin 24 saat sonra çürüdüğü bir cinayet oldu. Üzeyir Garih’i kim ya da kimler, neden öldürdü? Deli Fuat lakaplı 13 yaşındaki ayakkabı boyacısı elinde bıçakla görünmüştü. Hem de koşarken. Herkes fail diye onun peşine düştü. Çok geçmeden yakalanan 13 yaşındaki ayakkabı boyacısının cinayetle bir ilgisinin olmadığı netleşti. Ayakkabı boyacısı bir kokoreççiden bedava ekmek arası istemişti. Kokoreççi de bir şartla bunu vereceğini söylemişti. Şart, bıçakların bileylenerek kendisine getirilmesiydi.

Üzeyir Garih öldürüldükten sonra otopark görevlileriyle bir dilenci kız (8 yaşında) elinde bıçakla gördükleri ayakkabı boyacısını fail yerine koymuşlardı. Gerçeğin böyle olmadığı önceki gece yapılan sorgularla ortaya çıktı. Kokoreççi ve bıçakları bileyleten ayakkabı boyacısı çocuk emniyette sorgulandılar. Sorguda ortaya çıktı ki çocukların bileylettiği saat ile Üzeyir Garih’in öldürüldüğü saat arasında büyük farklar vardı.

Böylece ilk günün cinayet çözüm senaryosu çürütülmüş oldu.

Cinayet delilleri

Şimdi gelelim Üzeyir Garih cinayetinin delillerine; Üzeyir Garih kendine özgü yaşayan, kendi içinde gizemleri olan, nevi şahsına münhasır bir işadamı. Babasının arkadaşı olan bir Nakşibendi şeyhinin mezarını yaptırıyor. Babasının mezarına hangi sıklıkla gittiği bilinmez ama bu mezarı sık sık ziyaret ediyor. Ayrıca bu ziyaretleri sırasında koruma ve şoför yanında bulunmuyor.

Bu ziyaretler sırasında kiminle veya kimlerle buluştuğu ise hiç kimse tarafından bilinmiyor. Kırk yıllık ortağı İshak Alaton’a göre Nakşi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi’nin mezarına değil, hemen yakınında bulunan Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarına ziyarete gidiyor. Oysa kız kardeşi, dostları, mezarlıktaki yetkililer Garih’in Nakşi şeyhini ziyaret ettiğini söylüyorlar. Ayrıca bir Musevi olan Garih’in üzerinden Kuran – ı Kerim’den alıntılarla yapılmış muskalar çıkıyor.

Bir ilginç olayı da, Garih’in Nakşibendi şeyhinin mezarını yaptırttığı, hem eski çalışanı hem de dostu ustabaşı Cemal Cumalı’ya anlatıyor. Garih, mezarcı ustasına, “Ben babam ve ailem Küçük Hüseyin Efendi’nin aynı mahalleden komşularıydık. Küçük Hüseyin Efendi evimize sık sık gelir gidermiş. Hatta annemin çocuğu ilk sıralar olmadığı için Küçük Hüseyin Efendi annemi okumuş. Benim adımı da babam Küçük Hüseyin Efendi’nin isteği üstüne koymuş. Rüyamda Küçük Hüseyin Efendi bana göründü ve bu mezarı yaptırmamı istedi.” diyor. Şimdi Üzeyir Garih’in İslam dinine ve bu Nakşi şeyhine olan inanılmaz yakınlığı ilgi çekiyor.

Şeyhin hangi düşünceleri Garih’i bu denli etkiledi ki her hafta sonu Garih kendini şeyhin mezarına taşıyor. Şoförü Garih’in bu mezarlık ziyaretlerine gitmediği için olayla ilgili bulguları, daha çok otopark bileti, pazartesi günleri arabada bulduğunu ifade ediyor. Garih’in bir özel koruması var. Ama onu zaman zaman yanına alıyor. İstanbul Emniyeti’ne sordum, herhangi bir resmi koruma başvurusu yok. Bu da Garih’in tehdit almadığı ya da tehdit alıyor ise bunları önlem alacak denli önemsemediği sonucunu ortaya çıkarıyor.

Kapkaç cinayeti mi?

Önceleri bir kapkaç cinayeti gibi gözüken bu olay, bence daha derinden ve teknik araştırma isteyen bir cinayet vakası. Bu cinayet işleniş biçimi ile de çok dikkate değer. Üzeyir Garih Eyüp mezarlığının otoparkına aracını park ettikten sonra uzunca bir yolu yürüyor.

Bu sırada kimlerle karşılaştığı, konuştuğu, yanında kimin olduğu ya da geçmiş gelişlerinde kimlerin olduğu, herhangi bir şeyin alışverişinin bu sırada yapılıp yapılmadığı, bunlar birer sır. Garih mezara geldikten sonra katil veya katilleriyle yüzleşiyor. İlk bıçak darbesini büyük olasılıkla boynu ve yanağına gelecek şekilde alıyor.

Yara izleri bıçağın uzunca olduğunu, bıçağı kullanan kişinin de güçlü bir insan olduğunu gösteriyor. Büyük olasılıkla bir erkek. Daha sonraki darbeler hep göğsüne ve böbreklerine gelecek şekilde vurulmuş. Katil, bıçağı olanca gücüyle ve sertçe saplamış. Çünkü ilk tespitlere göre bıçak yaraları bir veya iki parmağı alacak derinlik ve genişlikte. Garih, katil veya katilleriyle karşılaştığında biraz direnmiş hatta bir ara mezarı kapatan demir kapıyı aşmaya çalışmış ama başarılı olamamış.

Katilini tanıyor muydu?

Garih, katilini tanıyor muydu? Bunu da şimdiden bilmek olanaksız. Üzeyir Garih, yaşı ilerlemiş olmasına rağmen her sabah sporunu yapan, dinç ve sağlıklı bir insan. Katili bu nedenle bir bıçak darbesi vurmakla yetinmemiş. Bıçağı en az yedi kez Garih’in ölümcül darbeler alabileceği şekilde kullanmış. Bu da bize gösteriyor ki birileri ya da biri Garih’e burada saldırı düzenlemeyi planlamış. Çünkü Üzeyir Garih’in dolarlarla dolu olan, kredi kartları bulunan cüzdanına hiç dokunulmamış. Ayrıca kolundaki milyarlarca lira eden Rolex saatine el sürülmemiş.

Katilin veya katillerin Garih’ten aldıkları tek şey, yaklaşık 24 saat boyunca hiç kullanmadığı cep telefonu. Katil veya katiller Garih’in cep telefonunu alarak, onun can havliyle bir yerlere ulaşıp katil veya katillerle ilgili bilgi vermesini, yardım almasını engellemek istemişler. Çünkü mezarlık oldukça sapa ve dikkat çekmeyen bir yerde.

Garih’in cep telefonunun da mezarlık civarında bir yere atıldığı sanılıyor. İlk teknik bulgular da bu yönde. Yani Garih’e saldıran kişi veya kişiler bu cinayeti tasarlamış izlenimi veriyorlar.

Garih’ın gizemli hareketleri

Üzeyir Garih cinayeti işleniş şekli bakımından Garih’in yalnız kaldığı noktalar önceden takip edilerek saptanmış izlenimi veriyor. Ancak her ünlünün cinayeti, hele Üzeyir Garih gibi arkasında çok sayıda gizemli hareket bırakırsa, pek çok senaryoyu da gündeme getirir. Bunların içinde casusluk iddialarından tutun da özel hayat dedikodularına kadar her şey bulunur. Ölen kişi Türkiye’nin sayılı işadamlarından olduğu için, bir de bu iddiaların içerisine mafya dedikoduları katılır.

Musevi kimliği onu uluslararası İslami terör örgütlerinin hedefi haline getirir. Bunlar günlük dedikodular olarak yansır. İçlerinde öyle veya böyle gerçeğe yaklaşanlar da bulunabilir. Ama önemli olan cinayet olayıdır. Maktul ile katil ilişkisidir. Cinayetleri deliller çözer. O yüzden polisin en başta yapması gereken şey, olay yerinde olağanüstü titizlikle çalışarak delil toplamaktır. Delilsiz, cinayetin çözülmesi mümkün değildir. Bu cinayeti de çözecek olan şey, delillerdir. Üzeyir Garih’in mezarlık gizemidir.

Bu cinayet, eldeki delillerle öyle hemen çözülecek türden cinayetlere benzemiyor. İstanbul polisi bu olayla ilgili olarak uzun ve sıkı bir çalışma yapmak durumunda kalacak. En basit cinayet senaryosu gerçeğe en yakın olandır kuralı maktulün ve katilin kimliğine göre değiştiği için, bu cinayetin öyküsünü de deliller üzerindeki çalışmalardan sonra öğreneceğiz. Karmaşık cinayet öyküsünü 24 saat değil, daha uzun zamanlar boyunca tartışmaya devam edeceğiz.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Bu kasetler hiç bitmez…

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Kanal D’de bir konuşma bandı yayınladık. Amacımız; kamuoyundan gizlenmeye çalışan, kendisine yöneltilen hiçbir soruya yanıt vermeyen AK Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın siyaset ve dünya görüşünü halkımıza yansıtmaktı. Çünkü Türkiye’yi yönetmeye talip olduğunu söyleyen herkesin şeffaf davranması gerektiğine inanıyoruz.

Bu kaset yayınlandıktan sonra, insanların kafasında Tayyip Erdoğan’a ilişkin daha belirgin fikirler oluştu. Yani basın adına önemli bir görevi yerine getirdik… 

Konuyu saptırmayalım

Ancak bazı çevreler tartışmayı kasetin içeriğinden Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlerinden saptırıp başka bir noktaya çekmeye çalışıyorlar. “Cambaza bak taktiği” ama bu tutmaz. Tutmadı da Nazlı Ilıcak ve diğerleri takiyelerine iftirayı da ekleyerek yalanlarına kifayetsiz muhterisliklerini de katarak olayı saptıracaklarını sanıyorlarsa boşa kürek çekiyorlar. Nazlı Ilıcak’ın iddiasına göre bu kasetteki sözler daha önce yayımlanmış. Bu da yalan…

Ev ev dağıtıldı

Recep Tayyip Erdoğan aynı içerikli konuşmaları o kadar çok yapmış ki, bundan sonra çıkacak her kasette aynı sözleri tekrar tekrar dinleyeceğiz. Ve bazıları da hukuki açıdan zaman aşımı süresini doldurmamış olacak.

Çünkü imam hatip lisesinde vaizlik eğitimi de alan Erdoğan, hatip olarak bütün Türkiye’yi karış karış dolaşmış bu inançlarını ve düşüncelerini sergilediği propaganda kasetlerinden yüzlerce doldurmuş. Tıpkı Şevki Yılmaz, Cemalettin Kaplan ve diğerleri gibi. Bunlar yüzlerce adet çoğaltılmış. Türkiye ve Almanya’da propaganda amaçlı olarak ev ev dağıtılmış.

Sözleri yalan mı?

Hadi farzedin ki bu kaseti ikinci kez yayımlıyoruz. Ne değişecek? Erdoğan, bu sözleri söylememiş mi olacak? Bu yaygaraları yapanların amacı değişim nedametlerini dile getirmek değil. Hukuki sorunlardan kaçmak. Efendim kaset 94 değil 1992 yılına aitmiş, eee farzedin ki öyle olsun.

Değişen ne? Akılları sıra bunu söyleyerek ceza zamanaşımı süresini dolduruyorlar. Oysa kimsenin derdi Tayyip Erdoğan hakkında soruşturma ya da dava açılması değil. Ben şahsen bu tür soruşturmalara karşıyım. Sorun Tayyip Erdoğan’ın düşüncelerinden dile getirdiklerinde…

Aynalar düşman kesildi

Elbette Erdoğan istediği gibi düşünüp istediği gibi konuşabilir. Buna itiraz edilebilir mi? Ama elmayken ben armudum diye kendinizi tanıtmaya kalkarsanız o zaman siyasete daha başlarken yoksunuz demektir. Sorun buradan kaynaklanıyor. Yalanı, iftirayı çarpıtmayı kendine politik kılıf olarak edinenlerin maskesi düşürülünce aynalar birden düşman kesiliyor. Bizim yaptığımız bunların yüzüne ayna tutmaktır. Gördüklerinden bu kadar ürktülerse bu onların sorunu…

Ilıcak’ın maskesi düştü

Nazlı Ilıcak ve diğer tek sesli, tek renkli panayır cazgırların maskeleri daha önce düştüğü için yazdıklarının bir anlamı zaten yok. Ama tarihin not defterinde döneklerin, liboşların, yalakların, salakların, yağdanlıkların ayrı bir yeri vardır. Zemzeme işeyen adam gibi unutulmasınlar diye yaptıklarıyla hep hatırlanırlar. Ve tarih hep ileriye doğru gittiği için çocuklarının, torunlarının boynunda birer yafta olarak bunları taşırlar.

Her on yılda bir edindikleri yeni sahipleri ve ücretlerine göre fikir değiştirenler, her yeni belediye başkanıyla geliştirdikleri ticari ilişkiler sayesinde siyasi düşüncelerini yeniden düzenleyenler, ahlak dersi vermeye kalkarsa, “bak bunu da yutturdum” diye düşünürlerse sadece kendilerini kandırırlar. Komik oluyorlar, komik…

Ülsever’e ne oluyor?

Bir de Cüneyt Ülsever merak etmiş soruyor, “Bu kasette montaj var mı, yok mu açıklanmalıdır” diye… Ben de kendisi hakkında açılmış davaların sonuçlarını merak ediyorum. Bu kasete montaj diyenin alnını karışlarım. Bunu Recep Tayyip Erdoğan söyleyemiyor. Ülsever ve diğerlerine ne oluyor acaba? Kişi herkesi kendi gibi bilirmiş. Biz onların bildiklerinden değiliz.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Recep Tayyip Erdoğan kaç para kazanıyor?

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Aynı cümleyle başladım güne. “Yanlış hesap yapıyorsunuz.” Yanlış hesapladığım şey, Recep Tayyip Erdoğan’ın şirketi Emniyet Gıda’nın karı. Ben ciro üzerinden kar hesaplaması yapıp da geliri aylık 40 milyar olarak gösterince, bütün okurlar ayağa kalktı adeta.

Yanlış hesap okurdan dönüyor. Hesabın doğrusunu okurlarımın yolladığı 102 adet hesaplama içinden birini yayımlayarak hatamı da düzeltmiş olayım.

“Bugünkü Tayip yazınızda bir hesap hatası yapıyorsunuz. 6.5 trilyonluk ciroda Ülker’in verdiği en fazla komisyon % 10 dur. Bu da 650 milyar yapar. 650 milyardan masraflar çıkıldıktan sonra kalan karın % 12’si Tayyip’e kalacaktır. Bu da vergiden sonra en fazla 250 x 0.12= 30 milyar olup 7 aylık ciro üzerinden hesabınızı yaptığınızda aylık 4.28 milyar lira eder. Erdoğan’ın servetinin kaynağını biraz daha araştırmanız gerekiyor. Ciro üzerinden kar hesaplaması size çıplak bir rakam verebilir ama o karı göstermez.”

Şimdi daha çok ihtiyaç doğuyor bu şirketin geçmiş dönem karlarını ve vergisini bulup ortaya çıkartmaya. Aslında bunu Tayyip Erdoğan kamuoyuna çıkıp yapsa, mal beyanında bulunsa daha iyi olmaz mı? Bu arada benim mal beyanından sonra, kendi mal beyanlarını açıklamayıp suskun kalan Albayrak kardeşler unuttum sanmasınlar. Unutmam, unutmam.

Avukatının anlattıkları

Recep Tayyip Erdoğan’ın avukatı Hayati Yazıcı ile konuştum. Yazıcı, Erdoğan’ın şahsi servetinin bir milyar dolar olmadığını söylüyor. Doğru, bunu kimse söylemedi ki zaten. Bu konuda Mülkiye başmüfettişinin raporunda yazan ve benim de köşeme aldığım, Rahmi Koç’un da basına dayanarak söylediği Erdoğan’ın AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) için, Albayrak olanaklarıyla birlikte değerlendirdiği para. Müfettiş Candan Eren’in raporunda bunların dökümü ve nerelerden kazanıldığı da yazılıyor. Üstelik bu paraların siyaset fonu ve havuzunda nasıl biriktirildiği de anlatılıyor. Rapor DGM’de.

Müfettişlerin saptadığı 53 ihaleden Albayrak şirketinin aldığı iş toplamı 400 milyon doları aşıyor. Bir siyasi hareketin finansmanında kullanılmak üzere bunların toplandığının bulguları ve savları da Mülkiye başmüfettişinin yaptığı çalışmada yer alıyor. Tabii müfettişin mafyavari yöntemler ile rüşvet ve zimmetle ilgili suçlamaları konusunda kararları DGM savcılığı vereceği için ben herhangi bir yorumda bulunmayacağım. Onlar çete soruşturmasının konuları.

Hayati Yazıcı olayla ilgili daha önce bir rapor hazırlayan müfettiş Mehmet Gündoğan’ın raporunun daha önemli olduğunu savunuyor. Rapora şöyle bir baktım. İnceliyorum. Onu da değerlendireceğim. Gözüme çarpan bir Albayrak bölümü var. Albayrak kardeşlerin eşleri belediyede çeşitli yönetim kurulu üyeliklerinde bulunmuşlar. Bunlar araştırmalarda birkaç gün ile pek çok yönetim kurulu üyeliği için sabit görülmüş. Ama Gündoğan bunda soruşturulacak bir şey ve yasalara aykırılık bulmamış. Raporu okumaya devam ediyorum.

Bir de Yazıcı uçak söyleşimizde Erdoğan’ın mal varlığı ile ilgili açıklamalarını, bu siyasi finansmanda kullanıldığı söylenen 1 milyar dolar ile karıştıranlar olduğunu söyledi. Erdoğan’ın konuşmamız sırasında bana “Yıllardır özel sektörde yöneticilik yaptım. Daha sonra da ticari faaliyete başladım. Yani Medine fukarası, boşta gezen birisi değilim” dediğini aktardı. Ama ben bunu bir milyar lira ile çağrıştıracak şekilde yazarak kötü niyet göstermişim. Yazı ortada. 1 milyar dolar için “O müfettiş matematik biliyor mu” diye soran da Tayyip Erdoğan. O bölümle mal beyanını ayrı yazan da benim. Ülker distribütörü olduğunu söyleyen, Anadolu yakasına Ülker’i dağıttığını anlatan da Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi. Şimdi ortaya çıkan belgeler de gösteriyor ki söyledikleri doğrudur.

Ülker distribütörlüğü ve özel sektör çalışmalarının siyasi finansmanla ilgisi yok. Ama yukarıda hesabını yaptığımız şahsi mal varlığının esas kaynağını oluşturan Emniyet Gıda’nın kar durumunun da zaten Erdoğan’ın siyasi faaliyetleri açısından bir kıymeti yok. Kimse de Erdoğan’ın malını mülkünü merak için sormuyor bunları. Bu hareket nasıl finanse edildi deniyor. Çok mu zor bir soru.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

İşte Tayyip Erdoğan’ın şirketi

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Recep Tayyip Erdoğan dün partisinin kuruluş dilekçesini verdi. Türk siyasi yaşamına ve kendisine hayırlı olmasını dilerim. Erdoğan mal beyanında bulunmadı. Ama bana anlattıklarından ve daha sonra Ülker grubunun yaptığı açıklamadan yola çıkarak Erdoğan’ın “Çok para kazandım” dediği şirketine ulaştım.

Erdoğan’ın şirketinin adı Emniyet Gıda. Bu şirket Ülker ürünlerinin dağıtımında görev alıyor. Ülker’in en büyük dağıtım firması Atlas. Ama Atlas Ülker’in yan kuruluşu zaten. 200 aracı var. İstanbul’da Ülker’i 500 araç dağıtıyor. Bunlardan 59 adet araç Emniyet Gıda’nın elinde.

Emniyet Gıda’da Recep Tayyip Erdoğan’ın hissesi yüzde 12. Diğer ortaklar ise şunlar:

“Reşat Sözen, Ziya Ülgen, Mustafa Erdoğan, Atilla Özokuner, Nuran Sözen, Ergun Bodur.”

Erdoğan’ın şirketinin bu yılın ilk yedi ayında yaptığı işin toplam cirosu 6.5 trilyon lira. Bunun yüzde 40’ını vergi olarak düşün geri kalanın yüzde 12’sinin Recep Tayyip Erdoğan’a aylık getirisi nereden baksanız 40 milyar lira yapıyor.

Bir de şunu belirtmem gerekiyor, Ülker grubunun Erdoğan’ın siyasi faaliyetiyle ilgisinin olmadığı yaptığı açıklamalardan belli oluyor. Böyle gösterilmesinden rahatsızlık duyulduğu da açıklamalarda net bir şekilde yer alıyor.

Sola hayatta başarılar

Türk siyasetinin önemli eksikliklerden biri, sol siyasi partilerin kimlik ve kişilik gerilemeleri. Dolayısıyla oy olarak sürekli kaybetmeleri. Çünkü 12 Eylül solda liderlik ve kurumsallık kavramlarına ağır darbeler indirdi. Sonrasında Necdet Calp ve Erdal İnönü liderlikleri de kayıpları artırdı.

Zaman sol olduklarını dile getiren partilerin solculuklarını ellerinden alıp götürdü. Solda kısır ve anlamsız çelişkiler yumağının, kifayetsiz oyuncuları birbirlerini ve kendilerini tatmin etmeye çalışırken, halkın sorunlarıyla ilgileri neredeyse gözlemcilik noktasında kalıyor.

Erdal İnönü ile Deniz Baykal bir araya geliyor, anlaşmaları zaten mümkün değil, sonra başlıyor kavga. Sen davet ettin, ben davet ettim. Konuşmayı beceremiyorlar. Erdal İnönü, Deniz Baykal’a “Gel de sizin Eşref’in evinde buluşup, CHP’nin nasıl iktidar olacağını konuşalım” demiş. Baykal da aklından “şu bizim Eşref demek ikili oynuyor, hem benden, hem İnönü’den yana” diye düşünüp düşünüp en yakın bildiği adamının evine gidip İnönü ile konuşmuş. Sonra da bunu Baykal değil İnönü basına sızdırmış. Ah sol elim, acemi elim, zavallı elim.

Baykal’ın ne ilk ne de son taktik savaşlarından biridir bu. Yapar, yapmıştır. Dün “Atlayın kırmızı plakalarınıza gelin” diye bağırdıklarını, bugün CHP’den attı. Şimdi yeni parti kurulmasın diye kendi yol ve üslubuyla mücadele veriyor. Bunun ne kendisine ne de CHP’ye yararı olacaktır. Erdal İnönü’ye gelince solda onun liderlik değil, danışmanlık dönemidir artık. Liderliğini gördük. Olmuyor. Deniz Baykal zaten biliniyor. Sol kendini arıyor. Ama aslında bir lider bekliyor. Bulunsa çok şey değişecek. Bulunana kadar da bu halk Bülent Ecevit ile (Allah uzun ömür versin) yetinip, sola hayatta başarılar dilemeye devam edecek.

FIKRA

Kim cennete gidecek?

Ankara’daki siyasi arayışlarla ilgili yorumlanan bir fıkra:

Genç yedi rahip, kimin cennete gideceğine karar vermek için piskoposa başvurmuşlar. O da günah çıkartmalarını, bunun sonucunda kimin cennete gideceğinin belli olacağını söylemiş. Genç rahipler sırayla günah çıkarma odasına girip itiraflarını yapmaya başlamışlar. Birinci, “tek günahım Agop ile yatmak” demiş. İkinci de tek günahının Agop ile yatmak olduğunu söylemiş. Üçüncü de tek günahının Agop ile yatmak olduğunu tekrarlamış. Böyle devam eden günah çıkarma, altıncı rahibin de Agop ile yatarak günah işlediğini itiraf etmesiyle sürmüş. Yedinci rahip odaya girmiş ve “günahsız” olduğunu söylemiş. Piskopos şaşkın “hiç mi günahın yok” demiş. Rahip “yok” diye yanıt vermiş. Piskopos “O zaman cennetlik sensin” demiş. Odadan çıkarken seslenmiş, “Senin adın neydi?” Yedinci rahip “Agop” demiş.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Tayyip’in servetine Ülker grubu itiraz etti

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

“Çok para kazandım” deyip Ülker’i adres gösteren Tayyip’i Ülker grubu yalanladı:

“Bizim distribütörlüğümüzden o kadar para kazanamaz”

Konumuz Recep Tayyip Erdoğan’ın serveti… Ankara – İstanbul uçağında mal beyanıyla ilgili olarak bana “13 yıldır bir arkadaşımla ortak şirketimiz var, iş yapıyorum, para kazanıyorum diye davul mu çalacağım yani; Ülker Bisküvileri’nin Anadolu yakası distribütörlüğünü yapıyorum. Çok iyi para kazandım, şirketim de 13 yıldır çok iyi para kazanıyor” açıklamasını yaptı. Recep Tayyip Erdoğan servetinin büyüklüğündeki etkenlerden birini de bu şirketten önce çalıştığı özel sektörde kazandığı paralar olarak gösterdi. Ama asıl zenginlik bu “Ülker distribütörlüğünden” geliyordu. Bana göre makul bir açıklamaydı. Ülker büyük bir firmaydı. Erdoğan bu firmaya yakın olabilecek bir ideolojik çizgideydi. Ülker zenginliğini Erdoğan ile paylaşmak istemiş olabilirdi. Doğaldı.

Ama bu düşündüklerimin hepsini boşa çıkartan, Erdoğan’a servetiyle ilgili yeni açıklama yapma zorunluluğu getirecek bir gelişme oldu. Ülker firmasından bana bir yazılı açıklama ulaştırıldı. Ayrıca bir yönetici beni arayarak açıklamayla ilgili bazı ayrıntıları da aktardı. Önce Ülker’in Recep Tayyip Erdoğan’ın servet açıklamasını yalanlayan beyanını aynen okuyalım birlikte, sonra detaylara inelim:

“Ülker Grubu 

İstanbul, 11 Ağustos 2001 

Sayın Tuncay Özkan

Milliyet Gazetesi / İstanbul 

Sayın Özkan;

Değerli gazetenizin 11 Ağustos 2001 günkü nüshasında yer alan “Çok Para Kazandım” manşetli haber yazınızın grubumuzla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Sadece haberde Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın beyanları arasında gösterilen ’13 yıldır Ülker distribütörüyüm’ ibaresi ile ilgili olarak şu bilgileri sunmayı yararlı bulduk;

Ülker Grubu’nun halen yaklaşık 500’e yakın distribütörü bulunmaktadır. Bunların seçiminde özellikle gıda ağırlıklı bir grup olmanın doğal sonucu olarak gerekli özelliklere sahip depo ve dağıtım araçları ile gerekli teminatların alınması başlıca faktörleri teşkil eder. Kuşkusuz tüm distribütörlerimiz yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren kuruluşlardır. Bunlar bağımsız serbest ticaret yapan firmalar olmakla, bunların hangi ölçüde kar ettiklerinin grubumuzun özel ilgi alanı dışında bir husus olduğu kolayca takdir edilecektir.

Bilgilerinizi rica ederiz, saygılarımızla.

Ümit Görker Basın Müşaviri”

Bu açıklama bana ulaştırıldığında bir Ülker yetkilisi de bana telefonla ulaşarak şu bilgileri aktardı:

“Sayın Erdoğan bizim Üsküdar civarında faaliyet gösteren distribütörlerimizden, ki çok sayıda varlar, birinde yüzde 10 civarında ortaklığa sahipmiş. İki ortaklar galiba. Konuyu araştırıyoruz. Kendisinin kastettiği serveti bizim sayemizde yapması mümkün değil. Bizim satışlarımızdan elde edeceği kazanç zaten bellidir. Öyle çok çok para kazandırıp, kazandırmadığı da resmi kayıtlarda mevcuttur. Bu konuda başka faaliyetlerinin de bulunması gerekir. Sözlerden bütün finansmanını Ülker grubundan karşılıyor gibi bir anlam çıkarmak yanlış olur. Biz profesyonel bir grubuz. Yıllık ciromuz belli. Bir yanlış anlamayı engellemek için size ulaştık.”

Recep Tayyip Erdoğan ve ona destek olanların zengin olmaları, çok çok para kazanmaları kimin umurunda? Çalışırlar kazanırlar. Allah daha çok versin. Ama siyasete giren insanların kazandıkları paraların, servetlerinin kaynaklarını doğru düzgün açıklamaları gerek. Hatalar olabilir, bunlar düzeltilir de. Önemli olan mal beyanını doğru açıklamak. Bu Ülker distribütörlüğü başta olmak üzere olayları aydınlatmakta yarar var.

Şimdi Recep Tayyip Erdoğan, birkaç gün içinde servetini, kaynaklarını ve ortada bulunan “yanlış anlamaları” giderecek detaylı açıklamalarını yapacaktır. Çünkü kendisi Türkiye’nin ana sorununun dürüst liderlik ve dürüst idare olduğunu söylüyor.

Bu ilkenin uygulamasına sizden başlasak Sayın Erdoğan. Örnek olsanız. Hem Albayrak kardeşler hem siz mal beyanınızı halka açıklasanız. Ziyanı yok hatalarınızı sonra da düzeltirsiniz. Hele bir başlayın, arkası geliyor zaten.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Şeriatçı değilim desem inanır mısınız?

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Recep Tayyip Erdoğan ile dobra dobra 

Ankara’dan uçağa bindim. Ön koltukta Recep Tayyip Erdoğan oturuyordu. Yanına oturdum. Hal hatırdan sonra, başladık konuşmaya. Erdoğan: “Sizden hiç beklemezdim. Yazdığınız yazılarda öyle şeyler var ki inanılmaz” dedi. “Bu ülkenin yolsuzluk durumunu, nasıl yönetildiğini benden iyi biliyorsunuz, ama bana haksızlık ediyorsunuz, biz sizinle konuşuyoruz, bana bir sorsaydınız” diye sitem etti.

Ben de kendisine ulaşmak için hangi yolları kullandığımı söyledim. Konuşmama kararı almış. Uçakta 45 dakika kendisiyle konuşma fırsatım oldu. Konuşmamızın ana bölümlerini, sorularımı dahi yazmadan, onun aktardığı şekliyle yazacağım. Uçakta ikimizin konuşmasına tanık olan bazı yolcular pür dikkat bizi izlediler. Erdoğan’ın yanındaki arkadaşları bu konuşmaları yazacağımı duyunca, biraz tedirgin oldular, ama Erdoğan onları sakinleştirdi. Uçaktan indik VİP aracına değil, bizim bindiğimiz otobüse bindi. Sohbete devam ettik.

Bu ne samimiyet Tuncay Bey?

“Bu Albayrak kardeşlere öbür dünyada hesap vereceksiniz” deyince, ben “Albayraklar ile bu dünyada da, öbür dünyada da hesaplaşırız. Ne diyorlarsa buyursunlar, öbür dünyada sorulacak çok hesap var” dedim. Tam bu sırada bizi dinleyen bir vatandaş laf attı: “Oooo Tuncay Bey bu ne samimiyet Allah aşkına. Biz eskiden Tayyip Bey’i çok severdik. Sizin yazılarınızı okuyunca sevgimiz azaldı. Şimdi böyle görünce şaşırdım. Ben, Tayyip Bey Türkiye’yi yönetir diyordum, Milliyet’teki yazılarınızı okuyunca görüşümden vazgeçtim” dedi.

Erdoğan atıldı, “Sen şimdi o yazılanlara inandın mı yahu?” dedi. Adının Nuri Altan olduğunu öğrendiğim İstanbul Ticaret Odası Meslek Komite Başkanı yanıtını aktardı: “Ben Tuncay Bey’in yazdıklarının yüzde 80’inin doğru olduğuna inanıyorum”.

Erdoğan, “Hata ediyorsun” dedi ve İstanbul’u yönetmek üzerine neler yaptıklarını anlattı. Türkiye’nin yönetiminin İstanbul’dan sonra mümkün olacağını kaydetti.

Atatürk Havalimanı’nın çıkışında bir kameranın beklediğini gördük. Yan yana görüntüledi ikimizi. Erdoğan bana dönüp, “Siz getirttiniz değil mi kamerayı” dedi gülerek. Ben hayır dedim ve kameramana sordum “Nerede çalışıyorsunuz?” Kameraman Kanal 7 deyince bu sefer ben dönüp yüklendim “Kamerayı sizin getirttiğiniz ortaya çıktı.”

Hatemi’nin hatası

Anayasa Mahkemesi’nin kararı var. Bu bir af yasası değildir. Bu nedenle de Anayasa’nın af ile ilgili hükmü buna uygulanamaz. Bu bir ceza ertelemesidir. Sayın Hatemi bu konuda bana , “Aman sana bir tuzak var, dikkat et” diye anayasal engel var diyor. Kendisi ne ceza ne de Anayasa hukuku bakımından uzman değildir. Uzmanların sorunu değerlendiren ve bir engel olmadığını belirten raporları da var. Sayın Hatemi’nin sözleri siyasal değerlendirme ve bir arkadaşı uyarma. Ama bunu basına yapmasını yanlış buldum. Benim hukuki bir engelim yoktur. Bu nedenle de partinin kuruluşunda veya kurucular kurulunun hazırlanmasında benim hukuki durumumla ilgili bir sorun yoktur.

Ben Amerikalı Tayyip değilim. Türkiyeli, Kasımpaşalı Tayyip’im. Bunlar boş laflar. Ben eskiden beri dış misyon yetkilileriyle görüşürüm. Bunlar beni engellemek için uydurulan, üretilen senaryolar. Tayyip Erdoğan Kasımpaşalıdır. Amerikalı değil. Bugün başbakan olsam, Şaron ile zamanlama açısından görüşmezdim. Ama bütün dünya liderleriyle görüşülmesinden yanayım.

Ben Müslümanlığa uygun yaşıyorum

Bana hiç kimse sormuyor vatandaştan, ama bir tek basın soruyor: Şeriatçı mısınız? Şimdi ben desem ki, şeriatçı değilim. Buna basın inanacak mı? Ben Müslüman’ım. Buna uygun yaşıyorum. Vatandaşın böyle bir derdi yok. Avrupa veya Anglo – Sakson geleneğinde Hıristiyan’ı, Müslüman’ı, Yahudi’yi, Ateisti, bir arada tutan ve onları koruyan laikliktir. Bizde öyle mi? Değil. Laiklik inancını bütün bu grupları koruyan ve onların inanç özgürlüklerine saygı duyan bir duruma getirmek lazım. Bakın şu başörtüsü olayına. Kenan Evren bile başörtülü çocukları okullara aldırdı. Şimdi alınmıyor. Kadın okuryazar nüfus bundan çok büyük zarar görüyor.

Hasan Cemal değişti ben de değişirim

Hasan Cemal 1968’deki Hasan Cemal mi? Hasan Cemal değişiyor da bana gelince olmaz mı? Ben de değiştim. İnsan için 40 yaş kemale erme, olaylara daha akılcı ve duygulardan arınarak bakma yaşı. Ben de yaşam çizgim içinde geldim bu noktalara. Bu gelişte elbette ben de değiştim. İnsan 20 yaşındaki gibi bakmıyor 40 yaşından sonra olaylara. Kemale erme budur. Ama bu o günlerin bir tortusu, bir etkisi olmadan olur mu? Olmaz. Hasan Cemal Marksistti, buhar olup uçtu mu o kimliği? Bir tortusu kaldı tabii ki. Değiştim derken bunları söylüyorum.

Çok iyi para kazanmıştım

Bana mal varlığımla ilgili sorular soruluyor. Yok İstanbul – Ankara arasında nasıl gidip geliyormuşum? Yok toplantılar hangi paralarla yapılıyormuş? Bizim toplantılarımızı düzenleyen arkadaşlar uçak biletlerimizi de karşılıyorlar. Afyon toplantısında da herkes kendi parasını ödedi. Arabam 100 bin marka alınmış bir Mercedes. Şimdi satsam 60 bin mark eder. Binemez miyim? Şirketim var, 13 yıldır iş yapıyorum. Davul mu çalacağım yani. Benim bir ortakla birlikte şirketim Ülker Bisküvileri’nin Anadolu yakasının distribütörüdür. Çok iyi para kazandım. 13 yıldır da şirketim çok iyi kazanıyor.

Albayrak’tan bir şey çıkmaz

Benim Albayrak ilişkim okul sıralarına dayanır. Sonra parti teşkilatlarımız içinde Albayrak ailesinden pek çok adla birlikte görev yaptım. Ben göreve geldikten sonra Albayrak şirketine verdiğim ihalelerin ne olduğu belli. Müfettiş raporunda bir milyar dolar yazıyor. O müfettiş matematik biliyor mu? Raporda hepsi sıralanmış diyorsunuz. Görmedim. Sonra o müfettişin raporunu bırakın, ondan öncekinin yazdığına bakın. Adamı da görevden almadılarsa, burası Türkiye, alırlar. Orada her şey açık. Bu müfettişe gelince o görevlendiriliyor. Ama daha DGM karar vermedi. Bakalım savcı ne diyecek? Belki de kovuşturmaya gerek yok diyecek.

Yeni partimiz 4-5 gün içinde

Yeni partiyi 4-5 gün içinde kurmuş oluruz. Bu parti kuruluşunda bizim Saadet Partisi yöneticileriyle bir çatışmamız mümkün değil. Geçen gün Recai Kutan’ı ziyaret ettim arkadaşlarımla. Orada da söyledim ve anlaştık ki kırıcı ve birbirimizi zedeleyici bir süreç yaşanmamalıdır. Bizim muhalefet etme anlayışımız da böyle olacak. Partide milletvekillerimiz ile kurucular kurulumuz arasında bir doğrusal orantı yok. Ayrıca bir de Merkez Karar Yürütme Kurulumuz olacak. Biz Türkiye’de yasama ile yürütme arasındaki iç içe geçmişliğin dönüşmesini istiyoruz. Örneğin milletvekili seçildi mi, bakan olamayacağını bilecek. Yürütme üzerinde etkisi kalmayacak. Amerikan başkanlık sistemi bizim şimdi gündeme getirip benimsetebileceğimiz bir olgu değil. Ama biz kuvvetler ayrılığı prensibini doğru işletmek için çalışacağız.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

1 milyar dolar kaç ihale eder, ya da mızrak çuvala sığar mı?

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Albayrak şirketi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın birlikte götürdükleri siyasi hareketin finansal gücünün 1 milyar dolar olduğunu Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren’in raporundan aynen alarak bu köşede yayımlamıştım. Candan Eren ve diğer müfettişler yaptıkları incelemelerde 1994 ile 2001 yılları arasında Albayrak şirketinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden aldıkları dolaysız, yani aracısız, bir başka firma üzerinden olmayan ihaleleri ve diğer bulguları değerlendirerek bu sonuca ulaşmışlar. Tek tek döküm yapıp, listesini de tutmuşlar. Örneğin son birkaç yıl içinde Albayrak şirketinin belediyeden aldığı saptanabilen ihale sayısı 53. Bu ihalelerin toplam bedeli 470 milyon doları aşıyor. Ama bunu Albayrak şirketi ilanlar yoluyla şöyle açıklıyor: “Bizim aldığımız ihale tutarı 11 milyon dolardır.” İyi de dört kez iptal edildikten sonra Albayrak şirketinin konsorsiyumuna verilen metro ihalesinin sadece ihaleye çıkış bedeli 180 milyon dolar. Bu kadarı ayıp olmuyor mu? 

Albayrak şirketi yalanlarını sardığı gazetenin kağıdını bu parayla alamaz. Alabiliyorsa açıklasınlar mal beyanlarını görelim bakalım nereden gelmiş paralar. Ama ne onlar ne de Recep Tayyip Erdoğan’ın mal beyanında bulunmaya niyeti var. Niye bundan bu kadar kaçınıyorlar? Sonuçta Recep Tayyip Erdoğan eski bir işçi – memur, Albayrak kardeşler yap satçı müteahhit. Çok değil 15 yıllık bir muhasebe yapacaklar o kadar. Mal beyanı denilince bu kadar gocunacak ne var ki?

Tam sayfa ilan yalanlarıyla bu mızrak, bu çuvala sığar mı? Şu metro işinin, Akbil olayının, İGDAŞ dosyalarının, diğer belediyelerle ilgili ihale gerçeklerinin belgeleri ortaya dökülmeye başlasın o zaman göreceğiz, o zaman göreceğiz eğriyi doğruyu.

İşadamı Rahmi Koç bu köşede de dile getirdiğimiz 1 milyar dolar gerçeğini söyleyince Albayrak ve Erdoğan hareketinden yapılan açıklamaları inceledim. İnanılmaz. İyi de gerçekleri ne yapacaklar? İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin kuruluşları devlete bir kuruş vergi vermemiş. Maliye’nin yapma dediğini yapmış, sahte para yerine elektronik bilet kullanmış. Hazine garantili hiçbir dış borcunu ödememiş, tamamını devlete yüklemiş. Sonra da toplanan paralar ihaleler yoluyla Albayark’a. Bunların hepsini saptayan raporlar ortada. Candan Eren devletin müfettişi. Mülkiye Başmüfettişleri Kurulu devletin kurulu. Raporun sunulduğu yer DGM. Soruşturmayı açanlar hukukun savcısı. Raporda yazılanlar da devletin kağıdına yazılmış, mühürlenmiş. Üstelik sadece bu rapor mu var sanıyorlar? Bu ülkenin siyaseti kör olsa da, Maliye’si sağır değildir.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Niçin sadece Amerika’da müthiş Türk olunuyor?

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Dr. Ali Erdemir, sürtünme katsayısını sıfıra yakın bir oranda ortadan kaldıran müthiş buluşun sahibi olan müthiş Türk. Artık Chicago’da yaşıyor. Peki ama Dr. Ali Erdemir neden ve niçin Türkiye’de değil de Amerika’da müthiş Türk oldu? Türkiye’de değil de niye Amerika?

Bu sorunun yanıtları aslında içinde bulunduğumuz açmazın da yanıtlarını içeriyor. Şimdi NASA’nın, Amerikalı bakanların, sanayicilerin ve üniversitelerin peşinde koştukları bu müthiş Türk, az bir zaman önce Türkiye’de ve Türk üniversitelerindeydi. Fark nerede?

Erdemir’i sevgili dostum, değerli bilim adamı Prof. Dr. Süleyman Pampal sayesinde yakından tanıdım. Birlikte oldum. Merak ettiğim bu soruyu ona sorma olanağı buldum. Yanıt şöyle oldu:

“Ben aslında sürtünmeyle ilgili buluşumu Türkiye’de üniversitede iken gerçekleştirmişim. Ama bulduğumun bu şey olduğunu anlamamıştım. Kendim de inanmıyordum. Çünkü burada kimse böyle bir buluşun bizim tarafımızdan gerçekleştirilebileceğine inanmıyordu. Biz de doğal olarak kendimize inanmıyorduk. Oysa buluşun ortaya çıktığı nokta Türkiye. Amerika’da ben neyi bulmuşum diye deneyler yapınca, olay üzerinde yoğunlaşınca, laboratuvara kavuşunca, sağlamalarını yapınca gördüm ki, benim Türkiye’de iken buldum diyemediğim, adını koyamadığım şey, bu buluş.”

Amerika’da mütevazı koşullarda bir laboratuvar, insanca yaşayabileceği bir ücret dışında Ali Erdemir’e fazladan bir olanak sağlanmamış. Ama yaptığına inancı körüklenmiş.

Ali Erdemir sade, abartıdan, gösterişten, uzak bir Anadolu insanı. İngilizcesi duru, Türkçesi Orta Anadolu lehçesinin baskısı altında. Adam gibi bir adam, bilim adamı.

Ali Erdemir Türkiye’de de müthiş Türk’tü. Ama biz içimizdeki müthiş insanlara müthiş demekten korkarız. Üniversitede bile olsa… Çünkü üniversitelerimizi ele geçiren dar kadrocu, bilim oligarşisi ve kurumsal biçimi olan YÖK, kendinden büyük hiçbir şeyi kabul etmemektedir. Yükselen kesilmekte, iyi olan dışlanmaktadır. İçerideki numuneler savunma amaçlı olarak tutuluyor. ODTÜ’de Türkiye’nin en genç ve uluslararası alanda gıda teknolojisi üzerine tek kitap yazmış profesörü Mustafa Özilgen’in başına gelenleri hatırlıyorum da, insan olarak yüzüm kızarıyor. O da yurtdışına çıkmak üzeredir şu sıralar. Tıpkı binlerce beyin göçüne hazırlanan Türk gibi.

Amerika’da “Müthiş Türk” olanlar, Türkiye’de de müthişler. Arada bilgi ve insana, etiğe ve üretilene saygı farkı var o kadar. Arada çetesiz, oligarşisiz çalışma ve yaşama farkı var.

Türkiye’de bir bilim adamına 500 dolarlık maaşı çok görenler, milyon dolarları yandaşlarına peşkeş çekerken hiç acımazlar. Üniversiteleri iğdiş edip YÖK belasını ortaya salanlar özgür fikir ve üretimden korkarlar. Sonrası… Kendi vatanında sürgün “Müthiş Türkler” batar, Amerika’daki “özgür” müthiş Türkler başarıdan başarıya koşar. Arada 300 bin dolarlık laboratuvar, 3 bin dolarlık maaş ve koskoca bir oligarşi farkı var. Yani adam farkı var. Kaynağın bol, adamın kıt olduğu ülke Türkiye. Siyaset ekonomiyi, bu çelişkileri düzeltmeyecek de ne yapacak? Kaynak transferi işi bitti. Bu konularda projesi olan siyasetçi öne çıksın. Diğerlerinin tarihin derin çöplüğünde yerleri çoktan hazırlandı bile.

Haydi sıra sizin mallarda

Albayrak kardeşler, arkalarındaki dümeni sallayan kaşar gazetecileri ile polis – politikacı müsvettelerinin dümen suyundalar. Bana “Mal varlığını açıkla Tuncay Özkan” diye seslendiler de ben de malımı ortaya koydum ya, arkadaşlardan o gün bugündür çıt çıkmıyor. Ne oldu beyler, “müthiş” mal varlığımdan ürktünüz mü? Hayırdır, nerelerdesiniz?

Siz de mal beyanında bulunun da neymişsiniz görelim. Mal varlığınızı açıklamak zorundasınız. Gösterin şu malınızı, mülkünüzü de millet anlasın ne mal olduğunuzu. Takkeniz, takiyenizi kapatmaya yetmiyor artık. Haydi bakalım sıra sizin mallarda! Mızrak çuvaldan taşıyor…

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

Metro, Albayrak ilişkisi

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Metro İstanbul için bir rüyaydı. Sonuçta dünyanın en kısa mesafeli ama en pahalı metrosuna kavuştuk. Metro ile Albayrak firması ne alaka diyeceksiniz. Öyle demeyin, çünkü metro ile Albayrak firması tam 180 milyon dolara çok zor şartlar altında buluştu. Buluşurken yanına Cengiz İnşaat ile Cegelec Division’u da aldı. Ama dedik ya, buluşma çok zor oldu. İhale tam dört kez ertelendi. Çok kavga verildi. Diğer katılımcılar çekildi. Albayrak için bunca erteleme neden? Neden metro? Bu konuda soruşturma bitince bu soruların yanıtı da ortaya çıkacak. Bu fiyata, bu metro nasıl yapılmış? İhaleler ertelenirken devletin 30 milyon dolar kaybetmesine neden göz yumulmuş? Neden? 

Spor ve Albayraklar

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Spor AŞ diye bir yan kuruluşu var. Bu kuruluş İstanbul’daki belediye ile ilgili spor klüpleri ve spor salonlarıyla ilgileniyor. Sponsorluk anlaşmaları yapıyor. Ancak nedense tüm işlerini Albayrak ile yapıyor. Spor AŞ İstanbul’daki spor salonlarının bakım ve onarım işlerini sürekli olarak Albayrak şirketine veriyor. Karşılığında büyük paralar aktarılıyor. Son olarak Abdi İpekçi Spor Salonu’nun bakımı yine Albayrak şirketi tarafından yapıldı. Belediye kuruluşu Spor AŞ’nin başında müdür olarak son döneme kadar Osman Atalay vardı. Osman Atalay bir süre önce Albayrak şirketinin sahibi olduğu Yeni Şafak gazetesinin başına geçti.

Belediyenin reklam işlerini de hep Albayrak şirketinin yakın olduğu bir reklam şirketi yapıyor. Son olarak uyuşturucu kullandığını açıklayan ünlü oyuncu Van Damme’ın Türkiye’ye getirilmesini bu reklam şirketi organize etti. Karşılığında şirkete 100 bin dolar para aktarıldı. Bu para aktarımı İçişleri Bakanlığı tarafından soruşturma konusu oldu. Hala soruşturuluyor.

Bir de Spor AŞ ile ilgili yeni bir bilgi. Spor AŞ’nin başkanı geçmişte Recep Tayyip Erdoğan idi. Yardımcısı kim dersiniz, Albayrak ailesinin kardeşlerinden biri: Nuri Albayrak. Ayrıca,Tayyip gitti ama yanılmadınız Nuri Albayrak hala görevinin başında.

Bir de bu şirkete yapılan bağışlar var. Örneğin bir araziyi belediyeden alan işadamı ve şirketi, ilginçtir bağış için bir hayır kurumunu değil de nedense bu şirketi seçiyor. İlginç değil mi?

Kumar baronlarına mahkeme kıyağı

Türkiye gariplikler ülkesi. Hukuk tuzun koktuğu yer. Son dönemde hukuk alanında olanlara şöyle bir bakın. Banka hortumcularını koruyan ve kollayan kararlardan tutun da, Ömer Lütfü Topal gibi kumar, kokain ve kan üzerinde Türkiye’nin trilyonlarını yutan mafya babalarına kadar pek çok konuda hukuk garip kararlar veriyor. Tuz koktu, hukuk gerek.

Bu köşede Ömer Lütfü Topal ile Sudi Özkan adlı kumar baronlarının Türkiye’ye olan borçlarını hep yazdık. Bunlarla ilgili bütün maddi deliller MİT, Emniyet, Maliye yetkililerinin elinde. Hesap uzmanları ve müfettişler olayların aslı astarını ortaya çıkardılar. Ama mahkemeler bir garip.

İstanbul 5. Vergi Mahkeme’sine dikkat diye yazdım durdum. Adalet Bakanlığı uyudu mu, yoksa bu konuda bir soruşturma açtırdı mı bilemiyorum. Ömer Lütfü Topal ve Suudi Özkan’dan devlet toplam 3 milyar dolar istiyor. Yani IMF’den dilendiğimizin 5’te biri. Bunlarla ilgili ihtiyati tedbir kararları da mevcut. Mallar da. Ömer Lütfü Topal Kuşadası’nın neredeyse dörtte üçünün sahibi. Ama mahkeme kendisinin bakması gereken dosyayı bilirkişiye yolluyor. Bilirkişi hırsızları haklı buluyor.

Bilirkişi nedense mahkeme tarafından “Türkiye’nin en vatanperver”leri ilan ediliyor. Ama belgeleri yeterince inceleyememekten olsa gerek bu kahraman bilirkişiler devletin 3 milyar dolarlık alacağının yarısından fazlasını bir kalemde siliyorlar.

Buradan sesleniyorum, bu iş bu kadarla bitmez. Bitemez. Bu ülkede göz göre göre hukuk böyle işletilemez. Adalet Bakanlığı uyursa Danıştay uyumaz. Dur der. Demelidir.

Kumar baronlarının parası, satın aldıkları siyasileri, hukukçular ordusu varsa bu ülkenin Adalet Bakanlığı var. Hakimler ve Savcılar Üst Kurulu var. Bu işi çevirecek hukuk adamları, siyasileri, bürokratları var. Paranın değil devlet itibarının ve belgelerin, hukukun geçerli olduğu yerler ve yetkililer hala var.

Var değil mi? Sesim duyuluyor değil mi? Görmesi gereken gözler kör, kulaklar sağır, diller mühürlü değil değil mi?

Bu kumar baronlarının davasını karar yerine nutuk yazıp, tatile çıkmakla kapanır sananlar, Ankara’da adam tutmakla, ayarlamalar yapmakla biter sananlar, Danıştay’ı bile etkilemeye çalışan o eski müsteşarlar iyi bilsinler. Bu iş 5. Vergi Mahkemesi’nin kararıyla bitmez. Kumar baronlarının kan, uyuşturucu ve gözyaşına dayalı zulmüne sessiz kalanlar, bu zalimlikleri onaylamış sayılırlar. Türkiye bunu unutmaz.

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr

İtalya’dan çürük ağaçları aldılar

Print Friendly, PDF & Email

Tuncay Özkan

Bugün önemli bir ifadeye yer vereceğim. İstanbul Belediyesi’nin Recep Tayyip Erdoğan dönemindeki en önemli projesi. Ağaçlandırma seferberliği. Sadece dikim için açılan çukurlarına trilyonlar yatırılan bu projeyle ilgili gerçekleri duymaya hazır mısınız? İşte 32 kısım tekmili birden ağaç dikmenin öyküsü. Hem de eski bir RP milletvekili adayının ağzından:

“Bilgisine başvurulan İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski park ve bahçeler müdürü ve aynı zamanda kapatılan Refah Partisi Antalya milletvekili adayı Ali Karakoç’un ifadesinden:

Söz konusu 200.000 ağacın alınması işi ben gelmeden önce belediye iktisadi teşekküllerinden olan İSTAÇ’a ihale edilmiş idi.

O günlerde yapılan ihale kapsamında ağaçların bir kısmının yurtiçinden bir kısmının da yurtdışından satın alınması için gerekli girişimler yapıldığından, İtalya’dan satın alınması düşünülen ağaçların şartnameye uygun olup olmadığının tespiti için, İSTAŞ AŞ Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nden yetkili teknik eleman istenmesi üzerine, İştirakler Daire Başkanı Necmi Kadıoğlu’nun başkanlığında, ben ve teknik elemanlarım ağaçların alınacağı yer olan İtalya’ya gittik.

İtalya’dan çürük ağaç

Ben ve yanımdaki teknik elemanlar İtalya’da satın alınması düşünülen ağaçlardan bir kısmının teknik şartnameye uygun olduğunu, ancak çoğunun şartnameye uygun olmadığını tespit ettik. Türkiye’ye döndükten sonra bağlı bulunduğumuz Genel Sekreter Yardımcısı Adem Baştürk’ün başkanlığında değerlendirme toplantısı yapıldı. Bu toplantıda İtalya’da görmüş olduğumuz ağaçlarla ilgili teknik bilgileri aktardık. Akabinde İtalya’dan sipariş verilen ağaçlar gelmeye başladı. İSTAÇ AŞ tarafından ithal edilen bu ağaçlar, taşeron firmalar marifetiyle bizim daha önceden projelendirdiğimiz yerlere dikilmeye başlandı.

İlk partide gelen 350 – 400 civarındaki ağaçların tamamı İtalya’da incelediğimiz ve onay verdiğimiz ağaçlardandı. Bu ağaçların tamamı dikildi. 2. partiden itibaren yine İtalya’da bizim onay verdiğimiz ve vermediklerimiz karışık olarak gelmeye başladı. Ben hemen Genel Sekreter Yardımcımız Adem Baştürk’e, onay vermediğimiz ağaçlardan da geldiğini, bunların dikilemeyeceğini bildirdim ve tespitlerimi rapor halinde kendisine sundum.

İtiraz etme bakan ol

Aynı rapordan bir adet de İSTAÇ AŞ’ye gönderdim. Benim verdiğim rapor hiç dikkate alınmadı ve onay vermediğimiz ağaçlar da dikilmeye devam etti. Bunun üzerine ben, Adem Baştürk’ün yanına giderek itirazımı sürdürdüm… hatta bu görüşme sırasında Necmi Kadıoğlu’nun İtalya’da bana “Bu ağaçların alımına itiraz etme, bunlar çok küçük hadiseler biz geleceğin başbakanı için çaba sarf ediyoruz, ben geleceğin Maliye bakanıyım, sen de bizimle ters düşmezsen geleceğin Tarım bakanı olursun dediğini ve benim de bu tür organizasyonlar içerisinde yer almak istemediğimi kendisine söylediğimi hatırlatarak Adem Baştürk’ün odasından ayrıldım.

200.000 Ağaç Kampanyası ile ilgili olarak dikilen ağaçlardan sadece 12.000 adedine tarafımızdan onay verilmişti. Diğerlerine onay verilmemişti.

Gece sök halk görmesin

Öyle ki onay verilmeyen ağaçların büyük bir bölümü dikiminden 2 ay geçtikten sonra kurumaya başladı, bunun üzerine Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan beni yanına çağırarak, kuruyan ağaçları, Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nde görevli personel vasıtasıyla geceleyin halk görmeden söktürmemi istedi, bir kısmını da taşeron firmalara söktüreceğini söyledi.

Ben personelimin yetersiz olduğunu ve bu hatanın benim personelimden kaynaklanmadığını, dolayısı ile kuruyan ağaçları İSTAÇ AŞ’nin sökmesi gerektiğini söyledim.

Belediye Başkanı emrinde görevli olduğumuzdan ve verilen emri yerine getirmek için kuruyan ağaçlardan çok az da olsa bir kısmını personelime geceleyin söktürdüm. Büyük bölümü ise İSTAÇ marifetiyle taşeron firmalara söktürüldü ve 1. Ağaç Kampanyamız bu şekilde sona erdi.

1997 yılında yine Büyükşehir Belediye Başkanlığı İstanbul’a 400.000 ağaç kampanyası başlattı. Bunun üzerine ben Adem Baştürk’ün yanına gittim ve 400.000 adet ağacın parasının yurtdışına gitmemesi için yurtiçinde Orman Bakanlığı’nda bir araştırma yapacağımı, olmazsa özel sektör üreticileri ile toplantı yapacağımı, yurt içinde temin edemememiz halinde o zaman yurtdışından alınabileceğini söylediğimde, bu olaya sıcak bakmadı, İSTAÇ AŞ’nin bu konuda uzmanlaştığını, benim bu konu ile fazla ilgilenmememi, Tayyip Erdoğan’ın düşüncesinin de bu yönde olduğunu söyledi.

Toplantı neticelerini rapor halinde bağlı bulunduğum Genel Sekreter Yardımcımız Adem Baştürk’e sundum. Raporu inceledikten sonra Tayyip Erdoğan’la görüşeceklerini söyledi ve raporu aldı.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra Adem Baştürk’e hatırlattığımda, bu konularla benim ilgilenmememi, fazla ilgilendiğimden dolayı Müdürlüğümüzü Mustafa Öztürk’ün başkanı olduğu Çevre Daire Başkanlığı’na bağladıklarını söyledi. Akabinde, benim teknik elemanlarımın, Necmi Kadıoğlu, Mustafa Öztürk ve Adem Baştürk’ün talimatları ile hareket ettiğini, hatta bana bağlı elemanlardan Necmi Kadıoğlu’nun akrabası olan Ahmet Temel ve Şevket Abit Ağaoğlu’nun yurtdışına ağaç seçmek için gönderildiğine şahit oldum.

İmza atacak adam çok

Bu gelişmeleri hazmedemediğimden dolayı Tayyip Erdoğan’la görüşmeye gittim, yaptığım görüşmede ve yukarıda izahını yaptığım konuların tamamını belgeler ile kendisine aktardığımda, konuların kendisi tarafından yönlendirileceğini, bu konularla ilgili Necmi Kadıoğlu, Adem Baştürk’e gerekli talimatları verdiğini, onların gönderdiği evrakları imzalamak durumunda olduğumu söylediğinde, ben de kendisine aynı siyasi görüşe sahip olduğumuzu, buralara gelebilmek için halka bu şekilde söylemlerimizin bulunmadığını, söylemlerimizle icraatlarımızın çakıştığını ve bundan vicdanen rahatsız olduğumu dolayısı ile prosedürlere uygun olmayan evraklara imza atmayacağımı söyledim. Tayyip Bey de bana imzalayan birisinin olacağını söyledi. Bunun üzerine ben bu şartlarda çalışamayacağımı ve Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nden ayrılacağımı söyledim ve o gün ayrıldım. Akabinde beni danışman olarak görevlendirdiler. O tarihten beri aktif bir görev verilmedi, halen Florya’da sosyal ve turistik tesislerde memur olarak çalışmaya devam etmekteyim.”

Kaynak : Tuncay Özkan – Milliyet.com.tr